Statü belirsizliği süreci de belirsizleştiriyor

Faik Özgür Erol

Faik Özgür Erol

  • İmralı Heyeti’nden Faik Özgür Erol, Rêber Apo'nun koşullarını ve statüsünü belirsizlikte tutmanın, süreci ve Kürt sorununa çözüm yaklaşımını belirsizlikte tutmakla ilgili olduğunu söyledi.

BARAN HEBÛN / İSTANBUL

Rêber Apo'nun artık negatif aşamayı geride bırakarak pozitif inşa aşamasına geçilmesini istediğini, 27 Şubat’ın yıl dönümünde yaptığı açıklamanın da bu temelde olduğunu hatırlatan DEM Parti İmralı Heyeti üyelerinden Faik Özgür Erol, "Yeni döneme geçiş çağrısıdır. Bu çağrının bir muhatabı, kuşkusuz siyasi ve hukuksal gereklerini yerine getirme merci olarak devlet ve siyasi iktidardır. Çağrının diğer önemli muhatabı ise Kürtler ve tüm demokratik kesimlerdir" dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin 24 Şubat'taki Grup Toplantısı'ndaki konuşmasıyla yeniden gündeme gelen Rêber Apo'nun statüsüyle ilgili tartışma devam ediyor. DEM Parti de İmralı'daki iletişim koşullarının yeniden düzenleneceği hukuki bir statünün belirlenmesini istiyor. Rêber Apo'nun statüsü belirlenmeden İmralı Adası’nda cezaevi dışında ve daha geniş kullanım imkanları olan yeni yapıya geçmeyeceğini söylediği ifade ediliyor. İmralı Heyeti'nde yer alan avukat Faik Özgür Erol, son İmralı görüşmesi ve “statü” meselesine dair sorularımızı yanıtladı.

Yaklaşık bir ay önce Rêber Apo ile bir görüşme gerçekleştirdiniz. Sizi nasıl karşıladı, sağlığı nasıldı?

Evet, yaklaşık bir ay sonra (16 Şubat) gerçekleşen bir görüşmeydi. Bu kez görüşme yerine ilk olarak Sayın Hamili Yıldırım geldi. O ve Ömer Hayri Konar’dan sonra Sayın Öcalan geldi. Hemen ardından diğer iki arkadaş da geldiler. Sayın Öcalan’ın sağlık durumu iyiydi. Bir gözündeki problem nedeniyle geçtiğimiz yıl bir operasyon geçirmişti. Bu aralar diğer göz için de aynı işlemin yapılması planlanıyor.

Son görüşmede ulusal birlikle ilgili değerlendirmelerde bulundu mu?

Sayın Öcalan’ın çok uzun bir süredir ulusal birliğe dönük perspektiflerinin olduğunu biliyoruz. Ulusal kongre ve konferans çağrıları olmuştu. 2014-15’te bu çağrıları yoğunlaşmıştı. Bugün de benzer ve güncellenmiş bir perspektife sahip olduğunu söyleyebiliriz. 2025’in başında henüz 27 Şubat çağrısını yapmadan önce Güney Kürdistan’daki Kürt siyasetlerinin görüşlerini almak istemesi, bu yaklaşımın sonucuydu. Devamında karşılıklı diyaloglar oldu. Onların da bu sürece pozitif katkı sunmaları ile birlikte Kürt halk gerçeğinde de karşılığını bulan ve büyük talebe dönüşen bir ruh ortaya çıktığını gördük. Sayın Öcalan, son görüşmede Kürtler arası ilişkiyi demokratik bir birlik olarak ifade etmişti. Bu, hem parçalardaki Kürtlerin kendi içinde hem de parçaların kendi arasında geliştirmesi gereken bir birlik anlayışıdır. Bunu, Kürtlerin birlikte yaşadığı ulusları ve devlet yapılarını da gözeten bir yaklaşımla demokratik bir araya geliş, kendi arasında demokratik bir yönetim ilkesi olarak ifade edebiliriz.

Son toplantıyı “entegrasyona giriş toplantısı” olarak tanımladı. Bu, nasıl anlaşılmalı?

Evet, girişte görüşmemizi böyle adlandırdı ve bir süre ara vermeksizin bunu anlattı. Değerlendirmesinin önemli bir özetini 18 Şubat’taki açıklamamızda kamuoyu ile paylaşmıştık. Özetle, bugüne kadar gerçekleşen mücadele ve diyalog sürecini “negatif dönem” olarak tanımlıyor. Bir yıllık süreç, inkarın ve isyanın negatif sonuçlarını karşılıklı olarak gidermeye dönük bir süreçti. Öcalan ve Kürt hareketi, kongre, konferanslar, silahların imha töreni, geri çekilme kararı gibi hamlelerle bu aşamanın gereklerini yerine getirdi. Komisyon'un önerdiği ve Meclis gündemine gelmesi beklenen 'Barış Yasası' ve diğer düzenlemeler, etkili bir kapsayıcılıkta olursa negatif dönemi tümden aşma imkânı doğurabilir.

Bu nedenle artık negatif aşamayı geride bırakarak pozitif inşa aşamasına geçmemiz gerektiğini düşünüyor. 27 Şubat’ın yıl dönümünde yaptığı açıklama da bu temeldeydi. Yeni döneme geçiş çağrısıdır. Bu çağrının bir muhatabı, kuşkusuz siyasi ve hukuksal gereklerini yerine getirme merci olarak devlet ve siyasi iktidardır.

Çağrının diğer önemli muhatabı ise Kürtler ve tüm demokratik kesimlerdir. Diyalog, müzakere ve demokratik mücadele iç içe gelişen ve birbirinden ayrı düşünülmemesi gereken süreçlerdir. Süreci bozmak isteyen çok sayıda kesimin varlığı da gözetildiğinde, halkın yaşamsal taleplerinin demokratik savunusunu geliştirmek büyük önem kazanır.

Demokratik entegrasyonu, en az cumhuriyetin başlangıcı kadar değerli gördüğünü söylemişti. Sadece “entegrasyon” kavramını kullanmayıp, “demokratik entegrasyon” demeyi tercih etmesinin bir sebebi var. Liberal bir katılımdan ya da içinde erimekten söz edilmiyor. Türk ve Kürt ilişkisinin tarihinde olduğu gibi bugün de karşılıklı tanımaya dayalı ittifakını tarif ediyor. Kürtlerin demokratik toplum olarak yaşama isteğini ifade ediyor. Demokratik entegrasyon sürecinin, buna dahil olacak tüm toplumsal güçlerin yoğun katılımı, ifadesi ve güçlü demokratik mücadelesiyle şekilleneceği açıktır. Bu açıdan, sivil toplumun demokratik etkinlik ve talepleriyle pozitif aşamada en güçlü rolü oynayabileceği bir dönemde olduğumuzu düşünüyorum.

Meclis Komisyonu’nun raporuyla ilgili eleştirilere ne diyorsunuz?

Bizim görüştüğümüz tarihte komisyon raporu henüz açıklanmamıştı ama son taslak üzerinde çalışıldığını biliyorduk. Zaten bir-iki gün sonrasında rapor Komisyon’da kabul edildi ve açıklandı. Sonrasında rapor hakkında Sayın Öcalan’ın 19 Şubat tarihli değerlendirmesi oldu ve basına yansıdı. Rapor hakkında çok sayıda eleştiri ve değerlendirme yapıldı. DEM Parti de rapora itiraz ve eleştirilerini kayıt düşerek kabul etti. Hem 150-200 yıla yaklaşan Kürt meselesi hem de 50 yıllık çatışma sorununun tarifi ve tanımlaması sorunluydu. Sorun çözme mevkiindeki siyasilerin klişe ya da ezberleri değiştirme cesaretini, daha yeni bir dil kurma gücünü göstermesi beklenirdi. Bu çatışmadan tek bir taraf etkilenmedi ya da tek bir taraf acı çekmedi. Raporun bu dengeyi yeterince kurabildiğini söyleyemeyiz. Çözüm bekleyen siyasi ve hukuki problemler ve çözüm önerileri daha net biçimde tanımlanmalıydı. Bu eleştirileri sürdürmek mümkün fakat raporun sadece bunlardan ibaret görülmesi eksik kalır. İçerik olarak ön açıcı unsurlar barındırdığı da açıktı.

Nelerdi bunlar?

Her şeyden önce TBMM’nin Kürt sorunu ve bundan kaynaklanan çatışma halinin çözümü için bugüne dek aldığı en kapsayıcı inisiyatif olduğunu ve Kürt realitesine inkârcı yaklaşımdan bir adım daha uzaklaşılmasına vesile olduğunu düşünüyorum. Ciddi meseleler, ciddi ve sorunu çözme gücü olan platformlarda ele alınmalıdır. Komisyon şahsında oluşan Meclis bileşeni bu açıdan önemlidir. Raporda, Türk-Kürt ilişkilerinin tarihselliğine yapılan vurguların da sürecin ruhuna uygun düştüğü kanısındayım.

Diğer yandan, bu bir süreçtir ve daha yolumuz var. Hem siyasi hem de hukuki olarak kat etmemiz gereken mesafeler var. Rapor, Sayın Öcalan’ın da mesajında belirttiği gibi bu sürecin bir sonucudur. Bu süreç ise on yılları bulan siyasi ve demokratik bir mücadelenin sonucudur. Henüz hiçbir şey kolaylaşmış değil. Bu yolun demokratik kazanımlara çıkması, daha da güçlenecek siyasal kararlılık ve demokratik mücadele ile gerçekleşecek. Raporu, bir başlangıç adımı olarak değerlendirebiliriz. Bu açıdan önümüzdeki süreçte yapılacak çalışmalarda ön kapatmayan bir referans oluşturması gerekiyordu ve böyle de oldu. Eşit yurttaşlık, anayasal vatandaşlık, ana dil hakkı, yerel demokrasi talepleri bakımından böyledir. Pratik olarak ise çatışma sorununun hukuksal sonuçlarını çözmeye odaklanan özgün bir yasayı önermesi, ceza ve infaz mevzuatında değişiklik gerektiğini kabul etmesi, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulama gücüne yaptığı atıf ve kayyum pratiğinin sonlandırılması önerileri hukuksal olarak doğru hayata geçirildiğinde ön açıcı olabilir.

Rêber Apo süreci daha güçlü yürütebilmesi için özgür ve bu uygun koşulların yaratılması gerektiğini belirtmişti. Rêber Apo’nun koşullarında bir değişiklik oldu mu?

Hayır, halen bu koşulların oluştuğunu söyleyemeyiz. Bu süreçte kurucu ve dönüştürücü rolünü büyük bir iradeyle ortaya koyan bir Öcalan gerçeği var. Çağrısını yaptı, iradesini ortaya koydu, sorumluluğunu yüklendi ve pratiğe geçirdi. Siyasal bir önderliğin sergileyeceği pozitif yükümlülüklerin tümünü yerine getirdi. Bir yandan çatışma sorununu çözümlerken bir yandan kendi halkı ve yapısına bu değişimin gereklerini anlatan metinleri üretti. Bir yandan tüm ülkenin çıkarına olabilecek demokratik bir dönüşümü ortaya çıkarmaya çalışırken diğer yandan en krizli meselelere pratik çözümler üretti.

Peki, tüm bunlar hangi koşullarda gerçekleşti? Bir adada ve halen çok sınırlı iletişim koşullarında. Bu gerçekliğe hangi cepheden bakılırsa bakılsın vicdan ve saygı ölçülerinde yaklaşılması gerekir. Kürtler, tecrit dönemi boyunca yaptıkları eylem ve etkinliklerde, Öcalan’a uygulanan tecridin Kürtlere uygulanan tecrit olduğunu, Kürt sorununun demokratik çözüm ihtimaline uygulanan tecrit olduğunu savundular. Haklıydılar, haklı oldukları kanıtlandı. Tecridin biraz sınırlanması dahi işte son bir yıllık süreci ve diyalogu ortaya çıkardı. Bugün de Öcalan’a yaklaşım, Kürtlere ve Kürt sorununun demokratik ve siyasi diyaloga dayalı çözümüne yaklaşımdır. O’nun koşullarını ve statüsünü belirsizlikte tutmak, Kürt sorununa çözüm yaklaşımını belirsizlikte tutmakla ilgilidir.

Pozitif bir çözüm aşamasına geçebilmek açısından en kritik adım, Öcalan’ın koşullarındaki eşitsizliğin ve sınırlılığın ortadan kaldırılması olacaktır. Kısa vadede, başta basın organları olmak üzere kendini aracısız ifade edebileceği iletişim olanaklarının, hem Kürt hem Türk sosyalitesine hitap edebilecek şartlarının ve özgür çalışma koşullarının oluşması gerekir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.