Erkeklerden alacaklıyız

Nevra AKDEMİR yazdı —

9 Ekim 2020 Cuma - 23:00

  • Kadınlığın ev işleri ve soyun yeniden üretimi üzerinden tanımlanması, yani kadınların toplumsal yeniden üretim “görevleri” üzerinden tanımlanması ile şiddet arasında nasıl bir bağ olduğu medyada önümüze düşen tüm şiddet haberlerinde neredeyse tekrar ediyor artık.

Kadınlara yönelik erkek şiddeti haberleri giderek vahşileşerek bir süredir gündemi kaplamaya başladı. Üstelik tüm dünyada. Daha dün 46 yaşındaki adam, imam nikahlı olarak birlikte yaşadığı kadına “yemeğin tuzu az” diyerek şiddet uyguladığı sırada 23 yaşındaki kadın kendisini meyve bıçağı ile savunmak zorunda kalmış. Belli ki zorla evlendirilen bir kadın var, kendini savunmasa belki bir kadın cinayeti haberi okuyacaktık. Bir başka aynı günde düşen haber ise hamile bir kadının Urfa’da nikahlı olduğu adam tarafından odaya kapatılıp saymaya yüreğimin dayanmadığı şekilde günlerce işkence edilmesi haberi oldu. Kadınlığın ev işleri ve soyun yeniden üretimi üzerinden tanımlanması, yani kadınların toplumsal yeniden üretim “görevleri” üzerinden tanımlanması ile şiddet arasında nasıl bir bağ olduğu ise medyada önümüze düşen tüm şiddet haberlerinde neredeyse tekrar ediyor artık.

Bir kadın emeğine dair rapordan faydalanalım: 18 Eylül uluslararası eşit ücret gününde yayınlanan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi’nin (DİSK-AR) Çalışma Hayatında Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği raporuna göre erkekler kadınlardan yüzde 31,4 daha fazla gelir elde ediyor, ücretlerde toplumsal cinsiyet eşitsizliği artıyormuş. Bir karşılaştırma yapmışlar ve 2006 yılında yüzde 12 olan ücret farkının 2019’da yüzde 20,7’ye yükseldiğini tespit etmişler. Kendi hesabına çalışanlar açısından ise durum daha da vahim: Kendi hesabına çalışan erkeklerin geliri kadınlardan yüzde 77,3, yevmiye ile çalışan erkekler ise kadınlara göre yüzde 85,8 daha fazla gelir elde ediyor.

Kadınların üretim süreci içinde olmama nedenleri, kadınların cinsiyetlenmiş bir emek piyasasında kendilerine insana yakışır ve güvenceli iş bulamamasının, bulsa da aynı kalifikasyonda olmasına rağmen daha cinsiyeti nedeniyle emeğinin değerinin düşürülmesinin önemli bir yeri var. Ancak kadınların dünyanın hemen hemen her yerinde ücretli veya piyasada değeri olan bir işi yapmaya dair isteği ve girişimini belirten oran, istihdam oranı erkeklere göre daha düşük. Bunun belirgin nedeni, ev ve bakım işlerinin kadınların üstünde neredeyse doğallaşmış bir görev gibi önceliklenmesi. Kadınlar öncelikle çocuk, hasta, engelli ve yaşlı bakımını üstleniyorlar. Kurumsal bakım hizmetinin devletin üstlendiği bir kamusal hak olmadığı yerlerde ise kadınların hane içi karşılığı ödenmeyen emek gücü olarak ayırdığı zaman çok daha yükseliyor. Kadınlar bu açıdan, devletin kamusal haklarının tırpanlandığı her yerde daha fazla, devletin çekildiği alanları telafi etmek üzere çalışmak durumunda kalıyor. Erkeklerin bu işlerde sorumluluk almaması ise hane içi bakım, ertesi güne güç toplama ve hazırlanmayı öngören ev işlerine ayrılan emek zamanından muaf kalması ise piyasada karşılığı ödenen işlerde daha fazla çalışmalarını ve dolayısıyla da bu eşitsizliğin yarattığı güç ilişkileri ile piyasayı istedikleri gibi belirleyebilmelerinin önünü açıyor. Bu bir kısır döngü. Kadınlar bir alandan çekildikçe, erkekler kadınların o alanda asla var olamayacağı şekilde o alanı yeniden biçimliyor denilebilir.

Pandemi döneminde de bunu açıklıkla gördük. Kamusal eğitim hizmeti eve taşındı. Eğitim hizmetinin online olarak evden verilmesi, kadınların eve iyice hapsolmasını sağladı. Hane içi bakım hizmetlerinin tüm günü organize etmeyi ve bir fiil emek vermeyi gerektiren bir hizmet olduğu oldukça açıkça ortada. Pandemi döneminden önce ücretli ve ücretsiz toplam çalışma saatine bakıldığında kadınlar (7 saat 4 dakika) erkeklere kıyasla (6 saat 10 dakika) günde yaklaşık 1 saat daha uzun çalışmaktaydı zaten. Ancak pandemi döneminde işlerin bir kısmının eve taşınması, yeni bir normali önümüze düşürüyor. Bu “normal” cinsiyetlenmiş ve ırkçı bir zeminde yeniden inşa edildiği için, elbette kimliğimize ve sınıfsal pozisyonuna göre katmak katman eziyeti getiriyor. Devletin piyasalaştırdığı ve çekildiği her hizmet, hayatın dönmesinden sorumlu kılınan kadınların önüne yeni görevler biçiyor.

Ya şiddet… Kadınların aşk, şefkat ve sevgi duygularıyla üstlendiği ve hatta birbirleriyle rekabet ederek kendilerini ev-kadını, namuslu kadın, makbul kadın kimlikleri ile ezme ezilme ilişkilerine “rıza” gösterdiği ve hatta bazen onun parçası haline geldikleri noktada başlıyor işte. Erkeklerin tahakkümlerine itiraz etmek, eşitçe ve insan gibi yaşamak isteyen kadınlar, karar veren ve uygulamak isteyen kadınlar, reddeden kadınlar veya hiçbirşey söylemeyen sadece hayatta kalmak isteyen kadınlar, her kesimden kadına değen bir şiddet bu. Erkekleri kadınlardan güçlü, haklı, özgür, üstün görüldüğü her durumda devletin ve toplumun yargılarını arkasına alan şiddetle kadınlar karşı karşıya. Tüm mekanizma basitçe bir emeğe, bedene ve tarihe el koyma. Aynı kapitalistlerin emeğin artıdeğerine el koyarak birikim yapabilmesi gibi, kadınların emeğine el koymanın kurumsallaştığı bir hal bu şiddet. Bu yüzden patriyarkanın kurulduğu yüzyıllar öncesinden beri erkeklerden alacaklıyız; emeğimiz kıymetsiz değil!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.