Gılgamesh’la Trump’ın duvarı aynı mı?

  • Doğa kimsenin "benim” veya “bana ait” diyebileceği bir şey değil. Bugün belki de herkes için söylenebilecek en doğru şey, her birimizin duvarın birer parçası olduğumuzdur. Doğada var olana "benim" demenin mantıksal bir karşılığı yoktur. 
Peru’nun başkenti Lima'da iki mahalleyi (zengin ve fakir) ayıran bir duvarın resmi.  FOTO: CRIS BOURONCLE / AFP

 

BARIŞ BALSEÇER

 

Duvar, tarihin her döneminde insan uygarlığının vazgeçemediği bir sembol ve tahakküm aracı olmuştur. Uygarlığın bilinen ilk kayıtlarından biri olan Gılgamesh Destanı’ndan günümüz devletlerinin sınır politikalarına kadar her yerde bir duvar var. Bireyler arası ilişkilerden topluluklar arası ilişkiye kadar yaşamın her alanında da her gün yeniden örülen duvarlar aslında günümüz dünyasını da her yönüyle şekillendiriyor. Dolayısıyla Kapitalist Modernite’nin saldırgan ve hegemonik karakterini de besleyen en önemli aygıtlardan birinin duvar olduğu söylenebilir. Günümüz dünyasında tüm sınırların birer duvar olduğuna itiraz edecek yoktur fakat baskıcı rejimler bununla da yetinmez, duvarı somutlaştırır. Hemen hemen tüm devletlerin sınırlarını çevreleyen, fakat yer altındaki kurtçuklardan gökyüzündeki kuşlara hiçbir canlının aslında önemsemediği duvarların insan topluluklarını nasıl hapsettiğinin en belirgin örneklerini Amerika kıtasında görürüz. Hem hegemonyanın hem de ideolojik anlamda kapitalizmin temsiliyetini üstlenen ABD ise duvarı bir tahakküm aracı olarak kullanan devletlerin başında geliyor. Neredeyse Amerika kıtasının tamamında kendi politikalarını domine kılan ABD, sınırlara ördüğü duvarlarla aslında duvarın toplumların yaşamı üzerinde ne denli etkili bir sembol olduğunu da gözler önüne seriyor. 

Biz de tahakküm ve hegemonyanın bu denli etkili ve kökenleri uygarlığın başlangıcına dayanan aracını, yani duvarı, tüm yönleriyle gazeteci-yazar Aykan Sever’le konuştuk. 

 

Korunaklı alan olarak ifade ettiğimiz yaşam alanlarımızın sınırını belirleyen “duvarın” insanlık tarihinde iktidar, ırkçılık, inanç v.b kavramlarla bağıntısı nedir? “Duvar”ın metaforik anlamı, somut düzlemde bize kendini nasıl gösterir?

Elbette duvarın metaforik ve somut düzlemlerde tek bir karşılığı yoktur. Benim için duvar somut ve metaforik anlamda olumsuzlukları çağrıştıran bir kavram. Örneğin özel mülkiyetin ortaya çıkışında ilk karşılaştığımız şey duvardır. Kişi bir arazide sahiplik iddia eder ve ilk iş olarak arazinin etrafını bir çitle kapatır. Bunun sonucunda da başkalarını dışlama, yani "ötekileştirme" ortaya çıkıyor. Hatta duvar, özel mülkiyetle beraber bir tür düşmanlığın ortaya çıkışını da temsil eder. Zaten tarihte mülkiyet sürecini biçimlendiren öğelerden birisi duvar, yani sınırdır.

Oysa doğa kimsenin "benim” veya “bana ait” diyebileceği bir şey değil. Bugün belki de herkes için söylenebilecek en doğru şey, her birimizin duvarın birer parçası olduğumuzdur. Doğada var olana "benim" demenin mantıksal bir karşılığı yoktur. Öte yandan insanlık tarihi de mantıksal süreçlerden oluşmuyor maalesef. Sümerlere baktığımızda da Gılgamesh'in yaptığı ilk şey “güvenlik gerekçesiyle” insanlara kentin etrafını duvarla çevirmelerini söylemesidir. Aslında bu, onun özel mülkiyet ve beraberinde egemenlik alanının sınırını belirler. Burada birileri sınırın diğer tarafında bırakılmıştır. Aynı zamanda duvarı örenlerin kendisi de bir zulüm altındadır. Aslında iktidar ve mülkiyet sahibi için duvar örenler, kendilerini duvarla örülmüş alana esir etmişlerdir. Bir tür yabancılaşma durumu söz konusudur burada da.

Biraz daha yakın tarihe bakarsak duvar hakkında ne söylenebilir?

Orta Çağ Avrupası üzerine konuşursak kaleler ve şatolar derebeyinin mülkünün merkezini temsil ederdi. Derebeyi kendisini ve mülkiyetini korumak için etrafında hendekler ve kalın duvarlar olan şatolar örer. Doğuda ise duvar az da olsa daha “toplumsal bir alanın sınırını belirler” diyebiliriz. Örneğin Çin Seddi, imparatorluğa çekilen sınırdır. "Kuzeyden gelen saldırılara karşı savunma" olarak söyleniyor ama geniş bir alana sınır çekilmiştir. Ayrıca Çin Seddi günümüz Türk resmi tarihinin “Korku salan, dünyaya hâkim olan Türklük” propagandasının da malzemelerinden birisidir.

Aykan Sever

Öyleyse ırkçı, milliyetçi duyguların da duvardan beslendiğini söyleyebilir miyiz?

Geçmişle doğru bir hesaplaşma yapılamadığında tarihteki birçok öge, yeni biçimleriyle karşımıza çıkar, fakat özü itibariyle çok değişmeden bugüne taşınırlar. Dolayısıyla ırkçılığın özel mülkiyetle, yani duvarla doğrudan bağlantılı olduğunu söyleyebilirim. Bir tür yeni sembollerle de çerçevesini çiziyor. Egemen Türklük Orta Asya'dan geldiğini söylüyor. 

Başta duvarla ifade ettiğimiz durum, burada “geldik ve buranın sahibi olduk” vurgusuyla bir sınıra, duvara işaret ediyor. "Sahibi biziz, bize benzer olanlar bu sınırda yaşayabilir," söylemi ırkçılıkla, ırkçılık ise zindanlarla somutlaşıyor. “Duvardan örülü zindan” ise cezayı simgeliyor. Mülkiyetin içerisinde bir “ceza odası” oluşturuluyor. Örneğin Kudüs’teki “Ağlama Duvarı” Yahudiler için tapınmanın bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Tek tanrıyı esas alan bu dinlere bakıldığında duvar tekliği, teklik ise iktidarın sembolü olarak beliriyor. Duvara ağlayanlar Gazze ve Batı Şeria etrafına duvar örerek -ki Trump dönemi projesidir- açık alan hapishanesi inşa ediyorlar. Bir taraftan güya tanrısal iyiliklere ulaşmanın yolu olan duvar, aynı mekânda başka halklar için bir hapishaneye dönüşüyor. Mesela Berlin Duvarı da iki sistemi, yani kapitalizm ile dönemin reel sosyalizmini ayırıyordu. Bununla bağlantılı olarak Pink Floyd'un The Wall (Duvar) albümünü de ele almak gerekiyor. Bu albüm metaforik anlamda, kendisini bir duvara sıkıştırıp “yalnızlaşan insana” dikkat çekiyordu. Albüm aynı zamanda duvara karşı mücadele edilmesi gerektiğini, bu duvara itiraz edilmediğinde günümüz insanının duvarın bir tuğlasına dönüşeceğini ele alıyordu. Hatta diyebiliriz ki grubun kendisi de böyle bir süreci yaşadı ve duvarın tuğlasına dönüştü.

Günümüzün duvarlarına gelirsek...

1980'li yıllarla birlikte yavaş yavaş ayrı dünyalar oluştu. Türkiye örneği üzerinden ele alırsak güvenlikli siteler inşa edilmeye başlandı. Bu siteler paraya, zenginliğe sahip olamayanların dışlandığı bir alanı belirliyordu. Dünya çapında ele aldığımızda, örneğin Peru'nun başkenti Lima'da böyle bir duvar var. Kent duvarla ikiye bölünmüş. Bir tarafında yoksullar yaşıyor. Bu alan ağaçsız, yeşillikten yoksun ve gecekondulardan oluşuyor. Duvarın bir diğer tarafı ise herkesin görece daha iyi yaşam koşullarına sahip olduğu bir alt yapıya, yeşil alanlara sahip. Buradaki duvar “sınıfsal farklılığı” görünür kılıyor. Türkiye üzerinden verdiğim örnek zaten globalleşti. Avrupa Birliği, ABD ve Kanada etraflarını bu tür duvarlarla çevirmeye başladılar. Trump'ın politikalarıyla bu durum daha da somutlaştı. Özellikle Avrupa için deniz bir tür duvar rolü oynuyordu. En son geldiğimiz noktada Yunanistan başta olmak üzere bu ülkeler göçmenlere karşı duvarları yükseltmeye başladılar. İspanya da dahil birçok ülke özel çitler ördüler. Hatta insanları geri itmeye başladılar. Duvar burada ortağı olduğumuz dünyada “başkalarını dışarıda tutma aracına” dönüştü.

Bahsettiğiniz duvarlar Orta ve Latin Amerika'da göçmenlerin trajedisine trajedi katıyor. Duvarın buradaki etkileri nasıl, nasıl politikalarla savunuluyor?

Haziran ayının başında Amerika Zirvesi vardı. Orada Biden adeta saçmaladı diyebilirim. Orta Amerika'daki göçmen sorununu Putin'e yani Ukrayna savaşına bağladı. Oysa bu sorun, 100 yılı aşan ABD'nin Güney ve Orta Amerika üzerinde geliştirdiği hegemonik politikalarla ilişkili. Bu coğrafyada ağırlıkla ABD'nin emrettiği politikalar hayat buldu. Politikaları hayat bulmadığında askeri darbeler ve işgaller devreye konuldu. Örneğin Hawaii Eyaleti işgal edilmiş yerdir.

Nüfusu tamamen göçmen olan ABD'nin dışlayıcı, ırkçılıkla soslanmış göçmen politikasını nasıl ele almak gerekiyor?

Dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta, mülkiyetle beslenen ırkçılık. Bu sorun sadece beyaz olmak, aynı köken ve inançtan gelmekle açıklanamaz. Mülkiyet, tüm bu hikayenin temelini oluşturuyor. ABD'de silah taşımanın kutsal oluşu bir tesadüf değil. Bu durum ABD'nin nasıl kurulduğuyla bağlantılı. ABD toplumu “soykırımcı” olarak gelişti. Kıta yerlilerinin çoğunu yok ettiler. Bu yok edişte silah en temel enstrümandı. Silah taşımanın meşruiyeti, Türkiye'dekine benzer. “Biz bu vatanı kanla kurduk” gibi bir söyleme dayandırılıyor. Dolayısıyla pabucu bugünkü “liberal söyleme” bırakmak istemiyorlar. ABD’de silah sahibi olmak, anayasal bir güvenceye kavuşturulmuş durumda. Birçok sivil katliam olmasına rağmen Biden iktidarı bile silah edinmenin sınırlandırılması konusunda adım atmak istemiyor. Anayasa Mahkemesi, New York eyaletinde silah alımıyla ilgili kısıtlamaları eski yasadaki 'silah taşıma kutsallığına' dayalı olarak Haziran ayı içerisinde kaldırdı. 

Donald Trump 2015 yılında ABD-Meksika sınırına duvar örmeyi gündeme taşıdı. Başkan seçilmesini olasılık dışı görenlere bile “çok güzel bir duvar öreceğiz” açıklamasında bulundu ve “Duvarın maliyetini de Meksika ödeyecek” dedi. ABD'ye en çok göçmen akışı hangi ülkelerden gerçekleşiyor? Bu ülkelerden neden bu göç akışı var?

Ağırlıkla Honduras, El Salvador, Guatemala ve Meksika'dan. Bu göçler birçok nedene dayanıyor. Özellikle bu dönemde küresel iklim krizi ve pandemi Güney Amerika ekonomisini yıkmış durumda. Bu dönemde insani ve ekonomik kaybın 10 yıl geriye gittiği dile getiriliyor. Bu kayba bir de Rusya-Ukrayna Savaşı sonrası gübre fiyatlarındaki aşırı artış da eklendi. Çünkü dünyada belli başlı gübre üreticisi ülkelerden birisi Rusya'ydı. İnsanlar artık tarım yapamamaya başladılar. Küresel iklim kriziyle birlikte örneğin kahvenin üretildiği birçok yerde, kahve üretilememeye başlandı. En önemli faktörlerden birisi de yolsuzluk. Honduras'ta sol-sosyalist yönetim öncesi mevcut yönetim, tamamen yolsuzluğa bulaşmıştı. Yolsuzluğa bulaşan bu yönetimler tamamen ABD destekli. Kolombiya'dan Meksika’ya, oradan da ABD'ye uzanan koridorda uyuşturucu ve insan kaçakçılığı yapılıyor. Bu koridorda köle işçilikten tutun akla gelebilecek insanlık dışı her türden suç işleniyor.

El Salvador'a gittiğimde benzinliklerde bile silahlı korumaların durduğuna tanıklık etmiştim. Genel olarak bir çatışma hali var bu ülkelerde. Çetelerin denetimi, Orta Amerika'dan ABD'nin çeşitli kentlerine kadar uzanıyor ve kendi aralarında örgütlüler. Çok ciddi silahlı şiddet ve cinayetler mevcut. Çetelerin işlediği suçlar araştırılamıyor çünkü gazeteciler de öldürülüyor. Meksika dünyada en çok gazetecinin öldürüldüğü ülkedir. Diğer Orta Amerika ülkelerindeki durum da böyle. El Salvador'a ayrıca dikkat çekmek istiyorum. Şu an devlet başkanı olan Nayib Bukele iktidarının ilk sürecinde çetelerle iş birliği yaptı. Uzun vadede sorgulanır hale geldiğinde, iktidarını daim kılabilmek için çetelere karşı savaş ve peşi sıra “olağanüstü hâl” ilan etti. Otuz bin üzerinde çete üyesini tutukladı. Basın dahil, devletin tüm kurumları kendi kontrolünde. Sadece El Salvador değil ama insanlar özellikle El Salvador'dan kaçmak istiyorlar. Göçün en fazla olduğu Haiti'de ise diktatöryel yönetimler, depremler, fırtınalar, kötü yönetim gibi birçok sorun yaşanıyor.

Aktarımlarınız üzerine; Bu sözünü ettiğiniz ülkelerin tamamı aslında ABD’nin “arka bahçesi” olarak da nitelendirilir. Dolayısıyla bu ülkelerdeki sorunların temel kaynağı ABD’nin ‘kendisi. Öyleyse göçün ABD’ye doğru olmasını neyle açıklayabiliriz? 

Bu ülkelerdeki insanlar geleceğe dair umutlarını tümden yitirmiş durumda. ABD'yi ideal bir yer olarak değil, sadece yaşayabilecekleri bir yer olarak görüyorlar. Yola çıkmanın arkasındaki motivasyon sadece bu. Çünkü kendi ülkelerinde yaşama şansları uçurumun kenarında yürümekle ifade edilebilir. İnsanlar sadece günü yaşıyorlar. Ütopyalardan yoksunlar. Ütopyasını yitiren insan sadece gün içerisinde yaşamaya, mutlu olmaya çalışıp, güne dair sonuçlar çıkarmak zorundadır. Bu durum 'gelecek olasılığını kaybetmek' olarak da ele alınabilir.

Venezuela'da siyaset sahnesine ilk çıktığı dönem Chavez'in “Güney Amerika'nın Sosyalist temelde entegrasyonu” projesi vardı. Bu proje neden başarılı olmadı?

Doğru-yanlış tartışması ayrı bir konu ama proje bir araya gelinebileceğine dair umut yaratmıştı. Ama Chavez sonrası Güney Amerika'da bu projeyi devam ettirecek etkili bir akım ortaya çıkamadı. İnsanlar bir belirsizliğe doğru itildi. Yani bölgede ideolojik olarak da büyük bir boşluk oluştu. Asıl sorun da bu. İklim ve ekonomik kriz doğal olarak insanları yerlerinden göç etmeye zorluyor ama “yeni bir şeyler yapabiliriz” düşüncesi elenmiş durumda. Bu büyük bir handikap.

Dile getirdiğiniz tüm sorunlara bakarak “çete” veya “kanun dışılık” gibi tanımlamaların yine de mevcut sistem tanımlamaları olduğunu belirtmeliyim. Ki bu yapıların mevcut sistem tarafından oluşturulduğu da somut. Bu ülkelerde halk hareketlerinin durumu ne durumda?

Elbette “çeteler” sosyal olgulardır. Bir yanıyla adaletsizliğe tepki olarak ortaya çıkan yapılar olarak değerlendirilebilir. Tesadüfen ortaya çıkan yapılar değiller. El Salvador örneği üzerinde gidersek bu gruplar, iç savaş sonrası “sola” yönelik bastırma hareketine paralel olarak açığa çıktılar. Genel olarak devlet tarafından sol hareketler bastırılırken, bu çeteler aynı devlet tarafından teşvik edildi. Ama sizin de belirttiğiniz gibi bazı gruplar ideolojik bir yapılanmaya sahipler. Örneğin New York’ta El Salvadorlulardan oluşan ve ABD'nin “çete” olarak lanse ettiği bir yapı kendilerini “sol” ideolojiye dayandırıyor. Honduras'ta çevreci hareket örgütlüdür, fakat orada da devlet çevrecileri katlediyor. Tanınmış bir aktivist olan Berta Caceres 2 Mart 2016 gecesi evinde vurularak öldürüldü. Caceres tanınan bir isim olduğu için biliniyor ama onlarca çevreci aktivist katledildi. En son mayıs ayının sonlarında gazeteci Ricardo Alcides Avila (25) silahlı saldırı sonucu katledildi.

 

SAID KHATIP/AFP

Amerika ülkelerini baz aldığımızda devlet eliyle işlenen cinayetleri ele alıyoruz. Peki ya ABD'de işler nasıl işliyor? Rakamlar ne durumda?

Cinayetler ABD'de de yaygın. Örneğin Meksika'da yıllık ortalama 30 bin insan cinayetlere kurban giderken, ABD'de silahlı saldırı sonucu öldürülen insan sayısı 40 binin üzerinde. Bu sayıya ABD'ye bir şekilde girip kaçak işlerde, en ağır koşullarda, güvencesiz, ağır çalışma koşullarında çalışıp ölen göçmenleri de katarsak tablo daha vahim bir hâl alıyor. Bu ölümler de gayrı resmi cinayetlerdir.

Duvarın iki yanında da aynı gücün şekillendirdiği toplumsal, ekonomik ve sınıfsal bir yapının hayat bulduğunu görüyoruz? Bu durumda Meksika sınırındaki duvarın anlamı ne?

Bu coğrafya özelinden ele alırsak ABD'nin hegemon gücü duvarın iki tarafının toplumsal, ekonomik, sosyal yapısını da kontrol ediyor.  Bu ülkelerdeki çoğu yönetim ABD tarafında belirleniyor. Bunu yapamıyorsa hegemonyasını kaybediyor demektir. Örneğin Meksika'daki Andres Manuel Lopez Obrador yönetimi bu hegemonyanın sarsılmasının işaretiydi. Şimdi tamamen temizlendi diyemeyiz ama alabildiğine yolsuzluğa, cinayetlere, uyuşturucu ve insan kaçakçılığına batmış bir ülkeydi. En azından Sosyal Demokrat anlayışıyla Obrador yönetimi bu soruna bir çözüm getirmeye çalıştı. Aynı zamanda ABD'nin hegemonik tutumunu da zaman zaman reddetmeye çalışıyorlardı. Özellikle Trump yönetimi göçmenleri Meksika tarafında tutmak için çeşitli anlaşmalar da yapmaya çalıştı. Yaptılar da. Guatemala'daki asker, polis sayısını arttırdılar. Ama elbette bunlar çözüm değil. Bu Haziran ayı içerisinde yine binlerce göçmen kendi sorunlarına dikkat çekmek için Chiapas’tan yola çıkarak binlerce kilometre yol yürüdüler. Binlercesi yollarda ölüyor, öldürülüyor. Her şeye rağmen bu ülkelerdeki sorunlar çözülmediği müddetçe umut neredeyse insanlar oraya gitmeye çalışacaktır.

80'lere yani Ronald Wilson Reagan dönemine baktığımızda Guatemala, Honduras ve Ekvador'da baskıcı rejimlerin yarattığı kaos ve savaşları görüyoruz. Kitleler de bu savaş, şiddet ve kaostan kaçıyorlardı. O dönemden bugüne anlaşılıyor ki ABD'nin arka bahçesinde işler istenilen gibi gitmediğinde sınıra duvarlar örülüyor ya da asker yığılıyor. “Ulusal güvenlik” olarak lanse edilen bu durumun ucuz bir propaganda olduğunu söylemek mümkün mü?

ABD'nin hegemonik etkisinin özellikle bu dönemde giderek zayıfladığını söyleyebiliriz. Yani her istediğini her yerde yaptıramıyor. Duvar örme daha savunmacı bir pozisyon. Örneğin Güney ve Orta Amerika'da Çin ile ABD arasında ciddi bir rekabet var. Çin buralarda ekonomik ve sosyal olarak etkisini arttırmış durumda. Bu da muhtemelen nüfus hareketlerini motive ediyor. Yani Çin Güney ve Orta Amerika'nın birçok kentinde pazara da hâkim. Çin yönetimi de Çinlilerin burada kendi dükkanlarını açmalarını, ürünleri satmalarını teşvik ediyor.

Çinlilere yönelik bir ırkçılık gelişti mi peki?

Garip şekilde Çinliler ciddi bir ırkçılıkla karşılaşmıyorlar. Paranın aslında bir çözüm olduğunu görebiliyoruz. Örneğin Kosta Rika'da Çinlilerin mahalleleri var ve pazara hâkimiyetleri söz konusu. Ama Kosta Rika'lılar 'Ülkemize neden geliyorlar? Ekmeğimizi elimizden alacaklar' diyerek Venezuelalılardan şikayetçiler.

Peki göç akışı sadece ABD’ye mi?

Kıtada sadece ABD'ye göçler yok. Güney Amerika'da iç göçler de çok fazla. Venezuela'daki kriz Peru'dan, Ekvador'a, Kolombiya'dan Şili'ye kadar uzanan bir göç dalgası yarattı. Bu göç dalgası neo–nazi örgütlenmelerinin önünü açtı. Son dönemde bu yapıların sokağa çıktıkları görülüyor.

Bu iç göçlerin temel sebebi nedir?

Birçok ülkede “toprak reformu” adı altında büyük toprak sahiplerine yeni araziler verildi. Temel motivasyon ise 'kokain ekimiydi'. Kokain ekimi bazı ülkelerde 4-5 katına çıkmış durumda. Bu durum sonrası çiftçiler ekim yapamaz hale getirildi ve bu da iç göçlere neden oldu.

Tekrar ABD’ye dönük göçlere gelirsek: Asgari düzeyde bir yaşam için sığınılan duvarın diğer tarafı olan ABD'de göçmenler nelerle karşılaşıyor?

ABD'nin Meksika ile sınırı 3 bin 100 kilometre uzunluğunda ve boş çöllerden sulak alanlara kadar farklı türlerde coğrafi bölgelerden geçerek, Pasifik Okyanusu'na uzanıyor. Duvar ve çitlerden oluşan bu sınır bariyerini aşan göçmenler ise birçok sorunla karşı karşıyalar.

Otoritaryen neoliberal liderlerin ırkçı politikalarını en kolay mobilize etme yöntemleri olan “dış düşman” yaratma stratejisi Trump tarafından da ustalıkla oynandı. Bir göçmen ülkesi olan ABD'de, göçmenlerden oluşan seçmen kitlesini dışarıdan gelen çete üyeleri, hırsızlar, suçlular ve George Soros tarafından fonlanan Ortadoğulu teröristler olarak nitelendiren Trump'ın bu retoriği ülke içinde giderek sertleşen kamplaşmanın da derinleşmesine sebep oldu. Pittsburgh'da 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan Sinagog saldırısının azmettiricisi Robert D. Bowers'ın saldırıyı gerçekleştirmeden önceki son sosyal medya postunda, "Burada oturup insanlarımın katledilmesini izleyemem. Başlarım sizin bakışınıza, ben giriyorum." demiş, Orta Amerika Göçmen Kafilesi'ne de New York merkezli yardım kuruluşu olan Hebrew Immigrant Aid Society (HIAS)'in yardım ederek “işgalcileri” ülkeye “Amerikalıları öldürmek” için Yahudilerin getirdiğini iddia etmişti. Tüm bunlar olurken ülke içinde iltica kararlarını bekleyen ailelerin çocukları ebeveynlerinden kopartılıyor ve ICE'nin (Immigration and Customs Enforcement) insanlık dışı uygulamalarıyla ne zaman biteceği belli olmayan bir zaman zarfında kamplarda tutuluyorlar. Bunun en hazin örneklerinden biri annesiyle kamptan gönderildikten 3 hafta sonra enfeksiyona bağlı komplikasyonlar ile hayatını kaybeden 20 aylık bebek Mariee Juarez oldu.Duvarın diğer tarafında göçmenler beyaz ırkçılar tarafından öldürülüyorlar. Bu yollarda yüzlerce insanın cansız bedeni tespit edildi. Bu gruplar sınır bölgesinde özel olarak insan avına çıkıyorlar. İnsan avı bir geleneğe dönüştürülmüş.

Trump'un ırkçı politiklarına karşı ABD'de bir muhalefet ve de direniş hattı oluştu mu peki?

Alt-right olarak tabir edilen faşist kalabalıkların Trump'ın yabancı düşmanlığı üzerinden yürüttüğü popülist politikalara yanıtları mobilize olmak ve gövde gösterilerinde bulunmak oldu. Fakat dipten gelen ve gün geçtikçe sesleri yükselen ilerici toplumsal hareketleri de görmek gerekiyor. Me Too ile daha da güçlenen kadın hareketi, Black Lives Matter etrafında mobilize olan halk kitleleri, kişisel silahlanmaya karşı liseli öğrencilerin başlattıkları Teens for Gun Reform- March for Our Lives ve Demokratik Sosyalist'lerin seçimlerdeki başarıları ülke içerisinde derinleşen kamplaşmada ilericiler safında sağlam direniş noktaları oluşturuyor diyebiliriz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.