Göç yolunda sıkışan hayatlar

Dosya Haberleri —

17 Kasım 2021 Çarşamba - 19:55

  • Türkiye'den Avrupa'ya göç edenlerin hikayesine yer verdiğimiz röportaj serimizin 3. bölümünde biri Almanya'da diğeri Türkiye'de kalan ikizlerin dünyasına kapı aralıyoruz. Hayat onları yaşam kavgasında ayırmış...

Sıla mı gurbet mi: Türkiye’nin üçüncü kuşak göçmenleri

BİLGE AKSU

Türkiye’nin son döneminde hız kazanan bir gerçeğe bakıyoruz bu röportaj serisinde. Çoğunluğu genç kuşaktan olan sayısız insan, Türkiye sınırlarını aşıp başka ülkelere doğru bir yola çıkıyor son yıllarda. Buna beyin göçü denebilir mi, gidenlerin geride bıraktığı ülke onları kaybetmiş sayılır mı, bu bir kaçış refleksi mi yoksa kimse geride kalan ülkeyi o kadar da umursamıyor mu? Bu soruların cevaplarını röportaj serimizde her hafta farklı bir söyleşide aramaya çalışıyoruz.

Bu haftaki konuklarımız iki kardeş Buket ve Demet. Tek yumurta ikizleri. Hayatları boyunca ayrı evlerde bile kalmamışlar. Ta ki Türkiye’nin yeni baskı rejimi onları ayrılmaya zorlayana dek. Şimdi Buket Berlin’de, Demet İstanbul’da yaşamaya devam ediyor. Birbirlerini senede bir görürlerse şanslı hissediyorlar. Sözü kardeşlere bırakıyoruz, iyi okumalar...

Sizin durumunuz bu röportaj serisinin içinde biraz farklı. İkiz kardeşlersiniz ve biriniz Berlin’de, diğeriniz İstanbul’da ikamet ediyorsunuz. İlk bakışta 70’ler Yeşilçam dramı gibi bir durum… Bize ayrı düşme hikayenizden bahseder misiniz?

Buket: Bizim genel olarak ülkede kalmak ve gitmekle ilgili fikirlerimiz benzeşiyor ama farklı sektörlerde çalışmamız nedeniyle Demet’in çizebileceği kariyer yolunu ben ülkemde çizebileceğimi düşünmedim. O sektöre erken atıldı ve yeteneği de bu yöndeydi. Ben bir süre Almanca kursuna giderek dil öğrendim ve sonrasında master için başvurulara başladım. İkimiz için de kolay değildi öncesi de sonrası da. Sonuçta ayrı şehirlerde bile yaşamamıştık daha önce ama ben gittikten sonra sık sık gelir gider birbirimizi görürüz diye düşünmeye başladık. Euro kuru o zamanlar 5 tabii, böyle hayaller daha olası görünüyordu...

Demet: Dışarıdan bakıldığında öyle görünüyor evet. İçeriden de bazen melodrama benzeyebiliyor tabii… Bu hikayenin asıl sebebi iş diyebilirim. Buket ile çalışma alanlarımız çok farklı. Ben görece erken bir vakitte girmek istediğim sektöre girmiş bulundum, henüz öğrenciyken. O noktadan sonra bu ülkede; kendimi geliştirmek, bu alanda çevre edinmek, deneyim kazanmak ve “bir şey olmak” gibi amaçlar edindim ister istemez. Bir noktadan sonra geldiğiniz yola dönüp baktığınızda -her ne kadar yaşımdan sebep kısa bir yol olsa da yürümesi zor bir yoldu diyelim- aynı yola sıfırdan bambaşka bir mekanda başlamak zor geliyor. Bunu düşünürken aldığınız yol bile gözünüzde büyüyor. En azından benim için öyle oldu. Bir noktadan sonra ülkedeki tüm gençlerin kafasında ortak olan o gitme fikriyle boğuşmamayı seçtim. Bunun sebebi ülkemle olan bağım değildi. Şimdilik işler benim için yolunda, diyerek devam ettim. Buket’in ise üniversite yıllarında Erasmus programı ile Almanya’ya gittiğinden beri aklında hep gitmek vardı. Okulu bitirdiği gibi bunun için çalışmaya başladı. Meslek edinmek istediği alana henüz tam anlamıyla giriş yapmamış olması, “baştan” başlamak için ona iyi bir motivasyon oldu sanıyorum. Bunların yanında orayı gidip görmüş olması, yapmak istediği mesleğin ülkesindeki geleceğine dair kaygısı da onu buna itti. Tüm bunlar bizi bu ayrı yaşama getirdi.

Buket özellikle sana sorayım önce, sen ülkeyi terk edenlerden misin yoksa belirli bir amaç doğrultusunda geçici bir yurtdışı ziyareti mi bu? Demet’in bununla ilgili herhangi bir tepkisi oldu mu?

Buket: Benim açıkçası başta fikrim Almanya’da kalmaktı. Bunun için dili öğrenip gittim. Kafamdaki plan evet gitmekti ama hiçbir zaman buna “ülkeden gitmek, ülkeyi terk etmek” olarak bakmadım. Yani asıl nedeni Türkiye’den uzaklaşmak değil de Almanya’da olmaktı. Ama ilk senemin sonlarında sanıyorum Almanya bürokrasisi ve iş bulma ihtimalimin düşüklüğü moralimi bozmaya başladı. Bunun yanında kendi dilimi konuşmamanın her zaman getirdiği bir özgüvensizlik var. Beni çekimser hale getirdi. İşe başvurma konusunda inanılmaz tecrübe edindim. Yüzün üzerinde işe başvurmuşumdur. Çok fazla görüşmeye gittim. Ne olursa olsun Almanyalılardan ve daha sonra Avrupa vatandaşlarından dolayı bir dezavantajım var. Yüzünüze gülseler de, kibarlıktan ölürcesine övseler de biliyorsunuz ki sizin yerinize bir Almanyalı seçilecek. Bu çoğu kurumda böyle. Dolayısıyla bununla huzurlu yaşayacak kadar iradeli olabileceğimi düşünmüyordum ve dönmeye karar verdim. Ama maalesef tam o sırada pandemi patlak verdi, Türkiye’deki sayılar korkunç olmaya başladı. Ardından da üzerine Euro kuru aldı yürüdü. Türkiye’deki ekonomik kriz ve işsizlik, içerisinde kolayca tutunabileceğim bir düzen vaat etmedi bana. Kalmaya da böylece karar verdim.

Demet bana ve bu fikrime her zaman saygılıydı. Tabii ki euronun 10 tl olması ikimizi de üzdü. Ben kolay kolay gidip gelemiyordum, o da aynı şekilde. Turistik vizeler pandemi nedeniyle durdurulduğu için vize de alamıyordu. Ama hayat böyle diyerek ayırdık biraz yollarımızı. Daha sık görüşebileceğimiz bir hayat diliyorum şu an sadece.

Demet: Yalnızca iyi tepkim oldu. İkizlik bazen öyle bir şey ki, kendinden çok ikizini düşünüyorsun. Buket’in bu her gün major kötü olaylar yaşanan yerden uzak olacağı fikri beni ferahlattı bile diyebilirim. İkizimin her gece eve sağ salim ulaşması ile ilgili kaygım azaldı bir kere. Bu küçük görünen büyük bir rahatlama.

Peki Demet sen ‘geride kalanlardan’ mısın, yoksa kendi hayat planın olduğu gibi devam mı ediyor? Biraz abartıyor muyuz bu durumu ne dersin?

Demet: Ailemden kimse burada yaşamıyor. Aynı şehirde bir akrabam var yalnızca. Geride kalmak böyle bir şeyse geride kaldım herhalde fakat bunu ben seçtim. Hayat planım devam ediyor ve o planların hepsi şimdilik Türkiye’de görünüyor. Bir iş diğerini getiriyor benim sektörümde. Bir bakmışsın zaten sen planlamadan bile bir sene geçmiş, hep çalışmışsın. Genel olarak bu gitme fikrinden uzak durmaya çalışıyorum. Çünkü zaten tüm jenerasyonun kafasında olan kocaman bir soru bu, nefesi ensemizde yani. Bunu konuşmaktan bile yorulduk. Ya buna tam olarak karar vermeliyim ve ona odaklanıp onun için bir şeyler yapmalıyım -Buket gibi- ya da kafamdan atmalıyım, kendi iyiliğim için.

Bildiğim kadarıyla ailenizde de politik baskılar sonucu göç edenler var. Özgür Gündem Gazetesiyle ilgili dava sonucuydu öyle mi? O süreçten biraz bahsetmek ister misiniz?

Buket: Babamız gazetenin Can Dündar’a destek amacıyla başlattığı süreçte gazeteye genel yayın yönetmenliği yapmıştı çok kısa bir süre. Bundan dolayı yargı süreci başladı. Zaten normalde de tehditler aldığından, onun için de gitmenin en iyisi olacağına karar verdik. Bence belli bir yaştan sonraki yurtdışı göçleri en zoru. Bunu göğüsleyip göze aldığı için hem şaşırıyorum hem de gurur duyuyorum onunla. Sonuçta ne olursa olsun Avrupa’da kimse sizi kırmızı halılarla karşılamıyor. Orada da uzun ve sancılı bir süreçten geçiliyor.

Bizim için de zor bir süreçti. Yargı süresince ve sonrasında sürekli bir endişe halindeydik. Büyük bir adım ve değişiklikti hayatımızdaki. Sonuçta gitmekten daha zor olan bir şey var, o da geri dönemeyecek olması. Ama geri adım atmadı ve bugün de atmıyor. Söyleyeceğini sakınmaması bize örnek oluyor diyebilirim.

Peki ayrı ayrı sorarsam, şu son birkaç yılda iyice artan bir baskı var Türkiye’de. Ayrı ülkelerde yaşayan iki kardeş olarak nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu? Türkiye’de yapamadığımız neleri yapıyor insanlar Berlin’de, ya da orada olup bizde olmayan ne?

Buket: Baskıları gerçekten uzaylı gibi izler ve okur hale geldim. Pandemi de bahane edilerek korkunç bir yere ulaşıldı artık. Birçok arkadaşım konuşmalarımızda sadece ne kadar mutsuz olduğundan ve dayanamadığından yakınıyor. Benim de tabii ki kendi dertlerim var burada ama memleketimde olanları duymak onların yanında ağır kalıyor. Üç yıldır buraya adapte olduğum için bazı uygulamaları aklımın almadığı oluyor hatta. Emin misiniz böyle bir yasak getirilmiş olabilir mi, mümkün mü falan diye soruyorum. Oysa mevcut iktidarda imkansız diye bir şey kalmamış zaten. Benimki de soru.

Berlin’in farkı çok fazla. Artık Türkiyeli popülasyonu inanılmaz seviyede ancak devlet Almanya devleti. Bambaşka bir dünya birçok sosyal açıdan. Bu olanakların ve özgürlüklerin Türkiye’de olmaması canımı acıtıyor. Bazen bisikletle rahatça şehri turlarken, açık bir kıyafetle kimse bakmadan gezerken, gece eve rahat yürürken, ucuza alkol ya da ithal ürünler alırken, bir protestoya rahatça katılırken bu deneyimlerimi arkadaşlarımla ya da ikizimle çok paylaşmamaya çalışıyorum. Bunun onları üzüp sinirlendirebileceğini düşünüyorum. Biliyorum ikizim çok güzel bir çevre kurdu ve kendi gibilerin olduğu bir balonun içinde mutlu. Ancak Türkiye’de gösterdiği emek ve çalışmayla çok daha iyi bir konumda olabilirdi burada. Ben ayrıcalıklıyım ve farkındayım. Olanaksızlıktan işsiz olan ya da yurtdışında kariyer düşünemeyen binlerce genç var. Bu beni üzüyor.

Buradaki yapının sosyal devlet olması tüm bu farkların temeli bence. Mültecilerin ve işsizlerin, durumu olmayanların devletten aldığı düzenli bir yardım var. Bu sadece finansal da değil. Türkiye'deki göçmenlerin böyle bir şansı yok. Almanya’ya geldiğimde beni en çok şaşırtan fark, hayat kalitemin finansal durumumdan bağımsız olarak artmasıydı. Çok az bir maaşla çok uzun süre yaşadım ve bu benim, atıyorum et ya da alkol tüketmeme, başka ülkelere seyahat etmeme engel olmadı. Türkiye’de bunu anlamakta zorlanan arkadaşlarım var. Ama olması gereken de bu gibime geliyor artık. Memleketimdeki gençlerin benden daha çok çalışmasına rağmen daha zor durumda yaşaması ve mutsuz olması, her zaman aklımda olan ve beni üzen bir şey.

Demet: Buket’in günden güne anlattığı pek çok şey oluyor. Hepsi fark. Kültür, yaşayış, anlayış, bürokrasi, özgürlük… o kadar farklı ki. Avrupa ülkelerine Türkiye’nin çok gelişmiş versiyonları gibi bakabiliriz fakat yine de çok başka açıları var. Yurt dışı tatillerinden dönen insanların heyecanla anlattığı şeyleri biliriz fakat orada yaşamak bambaşka bir şey. Buket’in pek çok açıdan oraya daha uyumlu olduğunu hissettiğim zamanlar oluyor.

Berlin’de olup bizde olmayan şeylerin hangi birini söylesem bilemiyorum açıkçası. İfade özgürlüğü, geri dönüşüm, güvenlik gibi pek çok güzellik ilk aklıma gelenler.

Yeni kuşak büyük değişimlere hazırlanıyor fakat esasında yeni kuşağın dünyayı değiştirmek gibi bir kaygısının olup olmadığı tartışmalı. Daha doğrusu, yeni kuşak yalnızca kendi hayatını kurmak ve geleceğini planlamak istiyorken özellikle Türkiye gibi ülkelerde onlara yüklenmiş epey misyon var. Bunu iki ayrı ülkeyi gözlemleyerek nasıl değerlendirirsiniz?

Buket: Yeni kuşağın dünyayı değiştirme kaygısının olduğunu düşünenlerdenim şahsen. Bireysellik, anonimite artıyor bunu yadsıyamayız ancak içlerinde dayanışma nedir, kolektif hareket nasıl olur çok da iyi bilen gençler var. Şu sıralar iklim değişikliğine odaklanıyor birçoğu. Bunu önemli ve değerli buluyorum. Ama kendi hayatını kurtarıp ülkeyi kurtarmasam da olur mantığındakileri de yargılayamıyorum. AKP Türkiye'sinde doğup büyüdüler, yetişkin oluyorlar. Bizim zamanımıza göre dünyayı çok daha fazla takip ediyorlar. Hepsi etraflarında neler olup bitiyor farkında. Haliyle burada bir adaletsizlik var, kalitesizlik var diye kokuyu da alıyorlar. Ben çok sık mesaj alıyorum tanımadığım ve Almanya’da okumak, yaşamak isteyen gençlerden. Bu son iki senedir inanılmaz arttı. Evet diyorum, zorlanırsınız. Gerçekten uzaktan görüldüğü gibi kolay değil buraya gelmek, buraya alışmak. Ama yapabilen de yapsın diyorum.

Almanya’da gençler çok daha rahat ve bu nedenle dünyayı değiştirme konusunda çok motiveler. Birçoğu liseden sonra gap year alıp ülke ülke geziyor. İşsizlik dertleri çok az. Küresel ısınma, Yunanistan’daki mülteci kampları gibi gündemleri var. Bunu bazen kıskanıyorum çünkü Türkiyeli gençler olarak bizim bundan önce düşünmemiz gereken kadın, güvenlik, AKP zihniyeti ve adaletsizlik sorunumuz var.

Demet: Ben bunun hakkında yalnızca kendi adıma konuşabilirim. Türkiye’deki gençler olarak hayallerimiz o kadar ufaldı ki. Kiramızı öderken, arada bir de arkadaşlarımızla dışarıda iyi vakit geçirmek kadar küçük isteklerimiz var artık. Bunun için bile tabiri caizse savaşmak zorundayız. Bu sırada ülkede her gün başka bir şey için savaşman, üzülmen, sesini çıkarman, itiraz etmen gerekiyor. Her gün kendi vicdanınla olan savaşın, ülkene karşı hissettiğin sorumlulukla olan savaşın sürüyor. Bir noktada hissizleşiyor veya alışmaya başlıyor gençler. “Benden beklediklerinizi biliyorum ama ben daha düşüncelerimi bile dile getiremiyorum ki.” demek geliyor o gençlerin içinden çoğu kez. Dışarıda veya balkonda iki dakika huzur içinde oturup bir şeyler içmek bile bu kadar zorken, her şeyi riske atmak anlamına gelen pek çok karar, artık çok daha zorlayıcı sanıyorum.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.