Gülmek bir direniş şekli mi?

Dosya Haberleri —

31 Temmuz 2022 Pazar - 20:00

Özgür Amed

Özgür Amed

  • "Böyle bir kıyamette mizahın işlevi ne olabilir? Bence fazlasıyla var. Çünkü mizahın kendisi politik bir olgu. Bu durumdan büyük bir güç devşirebiliriz. Mizah; her şeyden önce toplumsaldır. Toplumsal olanın ahlaki olması da beklenir. Bu ahlakilik bana göre üç akstan tezahür ediyor."
  • Mizahın şöyle bir özelliği var: Değişim ve dönüşümü talep eder. Yıkıcı olması biraz bundandır. Ama bu yıkım, inşaya hizmet eden bir yıkımdır, iyimserlik içerir. Hakeza sömürgenin de belirgin şöyle bir özelliği var: Kederli insanlara ihtiyaç duyar."
  • "Hep bir ifade etme, kendini rahatlatma, saldırı sonuçlarını en aza indirme, sıkıntıları paylaşma derdi taşıdık. Özgüveni olan bir halk, mizah yapabilir, kaldırabilir. Özgüvenli bir halkız. Mücadeledeki öznelliğini keşfettiğinden şiddetine karşı gelebiliyor, anlam verip biçimlendirebiliyor." 

Röportaj: MAHİR FIRAT FİDAN

“Mîrkûtên xwe bilind bikin”… Bu slogan ilk Kürtçe mizah dergisi olarak kabul edilen Mîrkût’un sloganı. 3 sayıdan sonra dergi kapanır. Kısa bir serüven olur, fakat Kürtçe mizahın, politik zeminde kendine bir biçim yaratması için bir işaret fişeği niteliğindedir. Daha sona ardılları gelir, Tewlo, Îsot, Pîne… Ve yakın zamanda tekrar yayın hayatına başlayan Golik…

Kürdistan’da savaş tüm boyutlarıyla devam ederken yaşanan olaylar o kadar çok yönlüdür ki, mizahın temel izleği artık politikadır. Bu mizah dergilerinde önemli karakterler yaratılır. Yaratılan karakterlerin gerçeklikle olan bağı çok güçlüdür, çoğunlukla olaylar olduğu gibi verilir. Bazen ise hiçbir mübalağaya yer vermeden.

Kürdistan’da mizah artık direnmenin bir parçası olarak görülmeye başlanır. Bu kadar sancılı bir savaşın kendi çelişkilerinden yeni bir yol yaratması zaten kaçınılmaz bir gerçeklik. Tam da böyle bir zamanda, mizah, anlam yaratabilmenin ve diğer açıdan iktidarın baskı araçlarını savunmasız bırakmanın belki de en önemli yollarında biri olur. Gündelik yaşamın içerisine sirayet eder. 

Gülmek artık bir direnme şekli midir gerçekten? Peki ama nasıl? Bu soruları, mizah ve direniş arasındaki bağı kendine bir metod olarak seçen ve bu alanda çalışmalar yapan, ‘Kürdocul İşler’ ve ‘Böbreği Kim Yedi?’ kitaplarının yazarı olan Özgür Amed ile konuştuk. 

Mladen Dolar’ın “Gülme ideolojinin bir koşuludur. Gülme bize ideolojinin tam manasıyla harekete geçebildiği mekanın ta kendisi olan mesafeyi sağlar” sözünü bir çıkış noktası olarak ele almak istiyorum. Kürt toplumunda mizahın Kürt Özgürlük Mücadelesi açısından ele alındığında nasıl bir yeri var?

Kürtlerin içinden geçtiği tarihi kırılma ve hatlara baktığımızda en kaba şekliyle ortada bir egemen ve egemenin dayattığı bir ‘rejim’ aklı var. Bu aklın dinamosu şiddettir. Ve böyle bir çerçeve içinde hükmedenin, ezilen taraftan istediği temel şey kendinden ödün vermiş, her şeyiyle teslim olmuş bir bünye/toplumsallık halidir. Böyle bir kıyamette mizahın işlevi ne olabilir? Bence fazlasıyla var. Çünkü mizahın kendisi politik bir olgu. Bu durumdan büyük bir güç devşirebiliriz. Mizah; her şeyden önce toplumsaldır. Toplumsal olanın ahlaki olması da beklenir. Bu ahlakilik bana göre üç akstan tezahür ediyor: Birincisi ezilenden yana saf tutmak, ikincisi de kendine neyi dert ettiğini açıkça ortaya koymak, üçüncüsü ben yerine biz diyen bir kolektivite… Bu üç durum, en azından benim için, ayırt edici niteliklerdir. 

Diğer bir altı çizilesi nokta, mizahın kültür ile ilişkisidir. Kültürle çok güçlü bir bağı vardır, çünkü kurucu bir olaya dönmesinin sebebi budur. Anlamın üretildiği ve tüketildiği yer burasıdır. Farklı kıtalardan tutalım bir mahalleye kadar mizahın karakteri değişir, anlaşılma, kavrama düzeyi ve elbette tepki verme tarzımız farklılaşır. Bu bir dezavantaj olarak görülmemeli. Mizah, ölçüsüz bir olay değildir. Örneğin; ezenden, egemenden, efendiden yana bir mizah metamorfoza uğramıştır. Tarihin bize söylediği gerçeklik bu! Ret ve kabul ölçüleri var diye düşünüyorum, öyle olmazsa gülme/komiklik/ironi vs. gibi kavram setinin hepsine mizah derdik, ama değil. Bu çerçevede, mizahın bir talep olduğunu da akılda tutmak gerekir kanımca. Tesadüfen, güzel bir rastlantı diyelim, ‘Sonsuz Talep’ adlı kitapta çok sevdiğim bir tanıma denk gelmiştim: “Mizah, öznenin etik talebin aşırı hatta abartılı yüküne, o talebi kendine yönelik saplantılı bir nefret ve zulme dönüştürmeksizin tahammül etmesini sağlayan daha asgari, daha az kahramanca bir yüceltim biçimidir…” diyordu. 

Toparlarsam, tüm bunlar direnişe işaret eder. Adı konmamış, ama kendine son derece güvenen, egemenin düzenini alt üst etmeye dönük bir başkaldırıya işaret eder. Düşmanın karşısında görmek isteyeceği son kişi onun ‘ciddiyetini’ bozan birileridir. Tarihsel olarak da gülmeye, mizaha duyulan nefretin sebebi bu zaten. Benim iddiam şu: Mizah Kürtlerin özgürlük mücadelesinde bir çeşit praksistir. Neden derseniz? Çünkü mizah, ‘benliğin ve hakikatin belirsizliğine olanak tanıması bakımından olumlayıcı bir güce’ sahiptir. Bu gücü arkasına alan toplumsal mücadelenin kendine dair kuracağı sözün bambaşka olacağını düşünüyorum.

Mizahın gündelik yaşam içerisinde daha yaygın ve sistemli olduğu toplumların tarihine baktığımızda genellikle trajedilerle örülü bir tarih görüyoruz. Kürt toplumu da, bağrında trajedilerle örülü bir tarihi barındırıyor. Özellikle yakın tarihe baktığımızda Kürdistan’da mizah nasıl bir direniş, yani bir nevi trajedileri aşma rolünü üstlendi? Bunu örnekleriyle açıklayabilir misin?

Sanırım Deleuze’ın bir belirlemesidir, ‘Mizah, anlamlandırmayı askıya alan anlam dışılıkla birlikte var olur’ demişti. Gülme dediğimiz eylem zaten bu tezatlıktan çıkar. Sorunuzda mizahın gündelik yaşam uğraşına değindiniz, doğrudur; çünkü mizah, en fazla yaşam akışındaki kesintiler ile uğraşır. Orayı kendine dert edinir. Bunun için sıradan bir göz ile bakmaz, bakarsa değiştiremeyeceğini bilir. Farklı bakar, farklı görür. 

Bu farklılığı nasıl yaratır? Çelişki yöntemi ile. Çelişkilerimiz bizim karanlık alanlarımızdır; bu dehlizlerde korkular, sırlar, fırsatlar var. O anlamda bu karanlık alana ne kadar dalıp dalmadığımız son derece kritiktir. Bu salt birey için değil, toplum için de öyledir. James Scott “Tahakküm ve Direniş Sanatları” kitabında bir alt-politika ve gizli/kamusal senaryo olarak yaşamda kendini nasıl dışa vurduğunu genişçe tartışmaktadır. Scott bu bahsettiğimiz “senaryoları” derin bir şekilde açar ve tabi olan ile muktedir olan açısından deşifre eder tüm yöntemleri. İddiası şudur: “Her tabi grup kendi sıkıntılarından, hakim olanın arkasından dile getirilen bir iktidar eleştirisini temsil eden bir gizli senaryo yaratır. Güçlü olanlar da hakimiyetlerinin açık açık itiraf edilemeyen pratiklerini ve iddialarını temsil eden gizli bir senaryo geliştirirler.” 

Ezilenler, gizli senaryolarla gündelik yaşamın çarklarını aşmakta, hiyerarşik temaları mizah, alay vb. yollarla alaşağı etmektedir. 17. yüzyılda da yaşamış olan La Boetie de “insanların iktidar karşısında özneliğinden yoksun bırakıldığında” direnişe geçtiğini vurgular. Boyun eğmeme arzusu, mizahı müthiş bir silaha çevirir. Egemen bu yolla vurulur. Bugün 90’lar tecrübesinden geçmiş ve 2000 sonrası bir değişim dönüşüm ile yeniden kendini yaratan Kürt Özgürlük Hareketi, kolonyalizm ve diğer tüm baskıcı yaklaşımların cenderesinden; köylerinden şehirlerine kadar geçmiştir. Bu geçiş hala büyük bir mücadele ile devam ediyor. Bunlar yaşanırken bizim karşı taraf ile “açık, gizli ve kamusal senaryolarımız” oluştu. Dolaylı ve dolaysız yollardan hep bir ifade etme, darbe vurma, kendini rahatlatma, karşıya zarar verme, saldırı sonuçlarını en aza indirme, sıkıntıları paylaşma derdi taşıdık. Özgüveni olan bir halk, mizah yapabilir, bunu kaldırabilir. Özgüvenli bir halkız. Mücadeledeki öznelliğini keşfettiğinden şiddetine karşı gelebiliyor, onu alaya alabiliyor, anlam verip biçimlendirebiliyor. Pîne dergisi bu anlamda iyi bir yere oturuyor.

Özgür Amed

Mizah, sömürge bilincinin kendini aşması için egemene benzemenin dışında nasıl bir kapı aralar?

Mizahın şöyle bir özelliği var: Değişim ve dönüşümü talep eder. Yıkıcı olması biraz bundandır. Ama bu yıkım, inşaya hizmet eden bir yıkımdır, iyimserlik içerir. Hakeza sömürgenin de belirgin şöyle bir özelliği var: Kederli insanlara ihtiyaç duyar. Hani denir ya “despotların örselenmis¸ ruhlara, örselenmis¸ ruhların ise despotlara ihtiyacı vardır.” İnsanın kendilik bilincine varması, bir başkasının varlığı ile vuku bulur. Bu toplumsallığın da ilk şartı bence. Yani en az iki kişinin varlığı. Sömürgenin temel amacı zaten bu bilinci yarmaktır. Bu yarığa da kendi ideolojik kodlarını yerleştirip kafanın kendisine bedenin başkasına ait olduğu yeni bir form sunmaktır. Mizah, bu forma kavga açar. Çünkü kendi içine bakma cesareti verir. Kendine dönüktür! Kendimize döndüğümüzde, her şeyden önce “üretilmiş toplumsallık ve karakter özelliklerini” keşfederiz ve aşağılık olarak damgalanan her şeyin onun doğal bir parçamız olabileceğini görürüz. Sömürgeleştirilmiş bir birey olmaktan çıkmada çok hayati bir eşiktir bu. Sömürge ve iktidar bağlamında, mizah neye denk gelir sorusunun çok iyi bir cevabının Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanı olduğunu düşünüyorum. Kitapta da ifade edildiği üzere Prometeus'un bile bilmediği yeni bir korkuyu yok etme sanatı ile karşı karşıyayız ve bu sanatın adı gülebilmedir.

Kürdistan’da toplumsal mücadele birçok cepheden devam ediyor. Bunun en önemli cephelerinden biri de zorunlu olarak cezaevleri oldu. Siz de bizzat böyle bir süreci yaşadınız ve cezaevinde yaşadıklarınızın bir kısmını ‘Böbreği Kim Yedi?’ ismiyle kitaplaştırdınız. Mizahı biraz o cepheden anlatabilir misin? Cezaevi mizah için nasıl bir mekandır?

Zindan ya da dilimize pelesenk olmuş haliyle artık cezaevi, cezaevine girmenle başlayan bir süreçtir. Her şey orada başlar, ama dışarıdan bakınca sanki alınmakla bitiyor gibidir, hayır. Yürünen koridordan, pencerenin dizaynına, verilen yemeğin saatinden uyku saatine, görüş günlerinin yönteminden sana verilen eşyanın tabiatına, yaptığın harcamalardan sosyal bir varlık olarak yapmak istediklerine kadar her şey biçilip, tartılmıştır. Zindan dediğimiz şey egemen açısından bir efendi olma, kendini kanıtlama arenasıdır. Zindanın varlığı ve devamlılığı, onu yaratan kafanın varlığı anlamına gelir. Zindan itaati arzular. İçine aldığı birey tarafından tanınmak ister. Varlığını kabul ettirmek için öldürmez, zafer için yok etmez ama bireyin ruhunu gasp eder, ölümden beter bir hal ile ona olmadık şeyleri aşılar. Her zindan aynı zamanda dev bir ekonomi çarkıdır, kişiyi topluma kazandırma, ıslah etme adı altında yoğunca sömürür. Zindanın dayattıklarına boyun eğen, onun arzu ve isteklerine evet diyen kişi “varlık” kazanır. 

Bir yasa koyucu olarak egemen, yaşam üzerinde bir hak sahibi olduğunu bilir. Yarattığı siyasi düzen, kazandığı meşruluk biyo-iktidar politikaları ile süreklilik kazanır. Biyo-iktidar tamamen bedene çalışır. Bedeni kurutur, kemirir. Cezaevi içinde politikalar, bilincin derinliklerine yerleşerek bireye ihtiyaç, arzu ve beklentiler yerleştirir. Simgesel iktidar ile imgesel özgürlük yaratır. İşte cezaevi, bu durumun yoğunlaşmış halidir. Bugünkü tüm kapatılma mekanları tamamen bedensizleştirme, zaman ve mekan üzerinden bedeni delip ruha ulaşma peşindedir. Tüm kuralları bunun etrafında döner.

Bunu tüm ciddiyeti ile yapar. Fakat işler idealize edildiği gibi gitmez, hele ki tüm bu dediklerimi çözümlemiş, buna kırk yıl direnmiş bir örgütlülük hali varsa. En güvenlikçi dediğin yerden hoop altı insan ‘uçarak’ özgürlüğe yürür. Tüm sistemin allak bullak olur, inandığın devlet düzeni yerle yeksandır artık. Bu gülünç bir şeydir aynı zamanda. Cezaevleri mizah için son derece işlevsel bir yerdir ama bu doğallığında gelişen bir şeydir. Neden derseniz, çünkü insan orada biraz ‘çıplaktır’, biraz kendi doğal haliyle vardır. Diğer hiçbir hal işine yaramaz. Rol yapamaz, kendini saklayamaz, yapsa bile kendini ele verir. Kısaca sen ve tüm çelişkilerin ortadadır. Bu da birçok şeyi ortaya çıkarır. Kimin belirlemesidir hatırlayamadım, ‘İnsan zaten varlık olarak komiktir, ondan daha gülünç bir şey yoktur’ minvalinde bir şeyler demişti. Cezaevleri tam da öyle bir yer. Mantıklı tek bir yanıt alamayacağınız yerdir. Ee böyle bir ortamda onun kederine ve anlamsızlığına hapsolmak mı yoksa bunu ti’ye almak mı daha iyidir?

Bu kadar yoğun bir savaş sürecinden geçen Kürt halkından olaylara mizahla yaklaşmasını ve direnişi bir nevi buradan kurmasını beklemek nasıl bir yaşam bilinci gerektirir? 

Bugün tarihin en zor kitaplarından, halen en anlaşılmaz kaynaklarından biri kabul edilen Spinoza’nın meşhur “Ethica” kitabı tam da halkın nasıl olur da kendisine düşman bir yönetimi seçmekte ısrar ettiğini anlamak üzerinden yola çıkmıştır. Spinoza’nın “Halk neden bu kadar irrasyoneldir?”, “Neden kendi köleliğiyle övünür?”, “Neden insanlar, sanki özgürlükleri için savaşırmışçasına kölelikleri için savaşırlar?” soruları hala güncel değil midir? Aynı soruları biz de AKP-MHP’den yola çıkarak soruyoruz. Peki değişen ne o zaman?

Egemeni teşhir edecek, iktidarsız bir gücün yani mizahın “potansiyeline” çok erken varmıştır Spinoza. Ona göre olmak, çabalamaktı; anlamak, özgürlüktü. Yine ona göre “duygulanışların birbirini izlemesi varolma ve eyleme gücünün sürekli bir varyasyonudur; sevinç ve keder ise bu varyasyonun iki kutbudur.” Her varlık var olmak/kalmak için çabalar. Bu çabada bazen artı bazen eksi denilebilecek duygulanımlar/karşılaşmalar ve oluşlar olur. O halde yaşamda bizim eyleme gücümüzü düşüren, yaşam enerjimizi geriye çeken, bize ket vuran, bizi üzen (iktidarlar da olabilir) her şey keder üretir. Bu da kötüdür ve aslında köleliği doğurur. Tam tersi, eyleme gücümüzü, enerjimizi, üretimimizi tetikleyen, bize neşe katan şey iyidir. Bu da sevinçtir. 

Soruya geri dönersem, mizahı tam da kederden sevince geçiş olarak da kurgulayabiliriz. Spinoza’nın önemi buradadır. Bu köprü işlevinden yola çıkarak, aslında bizlerin de yaşadığı sürecin teorik arka planına gayet Spinoza’yı almak yanlış değildir. Amaç burada özgürlük hissiyatıdır ve daha yüksek amaç, devlet denen aygıtın beslendiği ruh olmaktan kurtulmadır. Ben Kürtlerin bu yaşam bilincine sahip olduğunu düşünüyorum. En azından gündelik yaşam pratiği bunun somut göstergesidir. Gündelik yaşamdaki söz kurma durumu, yaşamı ele alış şekli son derece sarih ve direngendir. Son derece ironiye açıktır, kendini neşterlemeye açıktır, toplumsal çelişkilerini gören bir yerdedir. Bunu dışa aktaracak yol-yöntem ise daha fakir kalıyor gibi. 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.