Haydut devletin fotoğrafıdır bu

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

  • Kimi "Peygamberim", kimi “sen yaşa ben ölem“ diye yoluna atılıyor, oylarını başından aşağı boca ediyor. Birey olamamış, kişilik kazanmamış, salt itaat etmeye alışık kul olan bir toplumda, haydutluğa tepki olur mu?

Geçenlerde yazdığım bir yazıda, “Kürtleri kırarak bastırma“ politikası, komşu ülke topraklarını işgal ve içeride terör rüzgarlarıyla Türk devletinin bir “haydut devlet" yapılanması olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

Bu durum, halklara dayatılan soykırımlarla başladı. Son kuşağın namuslu kalemlerinden biri olan Gökçer Tahincioğlu’nun T24’te, bugün yayımlanan yazısında İstinaf Mahkemesi yargıcı Ayhan Altun’un “Susurluk vak’ası“ davasının “beraat“ kararına isyan ile eklediği “karşı oy“ yazısına dayanak, “haydut devlet“in 1990’ların bir fotoğrafını sunuyordu.

Olağanüstü durumlarda, ağızlarda pelesenk olan bir söz vardır: “Dünyanın başka yerinde olsa yer yerinden oynar, toplumsal deprem olur“ şeklinde noktalanan.

Ama burası, dünyanın bir başka bildik yeri. Kalabalıkları itaatkâr Türk devleti. (Halk demiyorum, çünkü halk olma durumundan çok uzak bir kalabalık söz konusu). İthal edilip devşirilenleri dahil, bu kalabalıklar dün bulundukları yerlerde birer kuldu. “Çok yaşa“ demekle yükümlü...

Aynı kalabalıklar bugün Türk sisteminin şeflerine teslim olmuş köle, kul itaatkârlığıyla biat halinde. Kazançları devlet kapısından. Üç kuruşluk zamla eğiliyorlar. Burada, kullukta olduğu üzere birey kişiliği ve bu kişiliğin hak ile özgürlüğü yok, sadaka biçiminde veren, bağışlayan diktatör var.

Günün diktatörü 22 yıldır avenesiyle birlikte, bu kalabalıkların cebinden, kazancından yiyiyor, “lüküs“ içinde debeleniyor. Emrinde köşkler, saraylar, dizi dizi araçlar ve araçlaşmış personel...

Vergilerin toplandığı yer olan Hazine, özel kasası sanki. Ne alıp götürdüğünü, nerelere neler harcadığını bilen, denetleyen makam, kurum yok...

Ülkede şu sıralar, seçim kampanyası var. Halkın vergileriyle beslenenleri ve halktan çalınan ile doldurulan havuzdan tıkınan tekmil medya diktatör ve avenesinin müjdelerini evlere, her yere naklediyor. Diktatör düşmanı, düşman Kürtleri nasıl kahredip, son günde kaç tanesini öldürdüklerini müjdelemek için, yanında avenesi, peşinde koruma orduları, seyyar hastanesiyle uçaklardan inip helikopterlere binerek, şehirlerin göklerinden aşağıya iniyor. Mikrofonu eline alıp kullarına “sabır“ diye haykırıyor. “Sabredin bir sene sonra doyasıya ekmek yiyeceksiniz“ diyor.

Tabii ki, tüm masraflar halkın cebinden. Halkı deseniz, yüz kişiden 80’i aç. Bunu ben söylemiyorum. Piyasa ve kazançlar ve de rejimin istatistikleri söylüyor. İnsanlar, beslenmeyi bırakın midelerini ekmek ve bulgurla dolduramıyorlar. En ucuz ekmek 10 lira. Beş kişilik aileyi düşünün ve ekmek maliyetini, siz hesap edin. Et, sebze ve meyve vitrinde seyirlik, bunlar için.  

Ama aç çoğunluk soyulduğu halde, Anayasa Mahkemesi’ni terörist yuvası ilan eden, haydut devletin kullarını her gün biraz daha sıkıştıran diktatöre ilah diye tapınır. Kimi "Peygamberim", kimi “sen yaşa ben ölem“ diye yoluna atılıyor, oylarını başından aşağı boca ediyor. Birey olamamış, kişilik kazanmamış, salt itaat etmeye alışık kul olan bir toplumda, haydutluğa tepki olur mu?

O nedenle, Gökçer Tahincioğlu’nun İstinaf mahkemesi yargıcından aktardıkları sineğin kanat sesi kadar bile yankı uyandırmadı. Koyunları aç bırakırsanız, bir süre sonra “mee“ diye ses verirler. Bunlarda tıs yok...

Soygun yani yoksulluk kader bunlarda. Her gelene, kasasını doldurma hak.

Bu rezalet baki dursun konumuza dönersek, yerimin darlığı nedeniyle, İstinaf yargıcının tesbitlerini özgün olarak aktarmaya kalkışmayacağım. Ama özetlersek konu, 1996 yılında Susurluk’ta meydana gelen trafik kazasında polis, asker, MİT’çi ve mafya’nın “Kürtlerle savaş“ adı altında nasıl çeteleştiği ortalığa saçılmıştı, ya...

Bu olayın davası, alt mahkemede sonuçlanmış, onay için İstinaf Mahkemesi’ne gelmişti. Mahkeme de yükseklere bakarak mı, her neyse “beraat“ kararına onay mührünü basmış, ancak üç yargıçtan biri olan Ayhan Altun karşı çıkmıştı.  

Hatırlayanınız vardır: Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, mafyanının kucağında mafyalaşan asker, polis ve MİT’çileri görünce soruşturma açtırmış, çıkan rapordan sonra olayı mahkemeye sevk etmişti. Mahkeme talimat üzere, Tansu Çiller’in Emniyet Genel Müdürü, sonra Adalet Bakanı olan Memet Ağar, MİT’çi eski yarbay Korkut Eken ve özel harekat polis şefi İbrahim Şahin ile 18 kişi hakkında Kürt iş adamlarını hedef alıp soyduktan sonra cinayet işlemekten dava açmıştı. Dava iktidar değişimleriyle değişik şekillere büründükten sonra, AKP, Ergenekon, Mafya döneminde beraatle sonuçlanmış ve bu karar en son İstinaf Mahkemesi’nce de onaylanmıştı.

Burada bir parantez açayım. Ağar, Reiz Diktatörün özel dostu. Tansu Çiler de onun oy avcılığıyla meşgul.

Geçelim bunları. İstinaf’ın üyelerinden Ayhan Altun, 160 sayfalık karşı oy yazısıyla beraatın onaylanmasına itiraz ediyor. Altun, devletin “sakıncalı“ Kürt iş adamları listesi hazırlandığını ve listenin Başbakan Tansu Çiller tarafından açıklanmadığını, bu arada Ağar, Şahin ve Eken çetesinin taarruza geçip iş adamlarını kaçırıp soyduklarını, sonra öldürüldüklerini belirtiyor. Yani devlet haydutlaşmış. Haydut çetesinin reisi de Ağar, Şahin ve Eken...

Altun, bu arada mahkeme dosyasından hareket ederek iş adamlarını kaçıran, kaçırma emri veren, soyan ve öldürenlerin adlarını tek tek sıralıyor...

Dosyadan bu kadarını aktarayım şimdilik...

Ama katillerin başı sorarsanız onlar, devletin yüksek katlarında, “en saygın birer Türk büyüğü“ olarak ağırlanıyorlar...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.