• CHP'nin üzerine, iktidar alternatifi olduğu kadar demokrasi istemesi ve özellikle Özgür Özel’in “Kürt halkından ve Kürt sorunundan” söz etmesi nedeniyle de gidiliyor.

FUAT ALİ RIZA

“Ara seçim” ve “Erken seçim” tartışmaları arasında Türkiye siyaseti daha çok parçalanıyor ve de geriliyor. AKP-CHP iktidar mücadelesi, yargı tarafından CHP’ye 'mutlak butlan' kararı verilmesine kadar gelmiş bulunuyor. Özgür Özel Yönetimi ile Kemal Kılıçdaroğlu grubu arasındaki mücadele son noktaya ulaşmış durumda. İç ve dış gelişmeler, çözüm üretemeyen Türkiye siyasetinin çıkmazını iyice derinleştiriyor.

Şimdi herkes, CHP hakkında mahkemenin verdiği ‘mutlak butlan’ kararı sonrası ne tür siyasi gelişmelerin yaşanacağını tartışıyor. Mevcut durumu yaratan nedenleri ve olası gelişmelerin nasıl olacağını anlamaya çalışıyor. Kuşkusuz bu konuda iç ve dış gelişmeleri ve bunların Türkiye üzerindeki etkilerini inceleyen çok önemli görüşler var. Ancak olayı basitleştirmeye ve gerçekleri gizlemeye çalışan yaklaşımlar da çok.

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru ve çarpıcı değerlendirmeyi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan yapmış bulunuyor. DEM Parti İmralı Heyeti, 24 Mayıs günü İmralı’da yaptığı görüşmede Önder Abdullah Öcalan’ın, söz konusu ‘mutlak butlan’ uygulamasını, “Cumhuriyetin temel demokrasi ilkesinden yoksunluğuna” bağladığını belirtiyor. Bu durum, 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olmadığı anlamına geliyor.

Çok iyi biliyoruz ki, 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye devletinin bir cumhuriyet olduğu ilan edildi, ancak hiçbir zaman bir demokratik cumhuriyet olamadı. Dolayısıyla aslında tam bir cumhuriyet de olamadı. Çünkü tüm kurulları ve işleyişiyle gerçek bir cumhuriyet olabilmesi için mutlaka demokratik olması gerekirdi. Çünkü cumhuriyetin temel ilkesi demokrasiydi.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Devletini esas olarak askeri bürokrasi kurdu. Ordu komutanları olarak Mustafa Kemal ve İsmet İnönü tarafından yönetildi. Sonrasında da sanki bir kuralmış gibi on yılda bir askeri darbe yapılarak, devlet üzerindeki askeri hegemonya sürdürülmeye çalışıldı. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri peş peşe yaşandı. Bu temelde devletin gerçek sahibi olarak hep ordu görüldü. Buna “Askeri vesayet rejimi” de denildi. Uzun süre başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olan Süleyman Demirel, her zaman “Devlet ve hükümet” derdi. Kendisine “Devlet kim?” diye sorulduğunda da “Ordu var ya” cevabını vermişti.

Son askeri darbe olan 12 Eylül 1980 darbesi, kendini “Kurucu irade” ilan ederek, devletin ordu dışındaki tüm kurum ve kurullarını dağıtarak yeniden şekillendirdi. Bazı çevreler tarafından bu yeni devlete “İkinci Cumhuriyet” de dendi. Bu yeni devleti uzun süre Kenan Evren, Turgut Özal ve Süleyman Demirel yönetimleri idare etti; ardından da Tayyip Erdoğan yönetimi iş başına gelerek çeyrek asırlık idare sistemini kurdu.

Cumhuriyetin yüzyılı dolunca, özellikle AKP ve MHP çevreleri “Cumhuriyetin İkinci Yüzyılı” kavramını ortaya attılar ve yeni süreci bu adla şekillendirmeye çalıştılar. Fakat zaman belirleme dışında bu kavramın farklı bir içeriği yoktu, dolayısıyla da çoğunluk tarafından benimsenen bir adlandırma olmadı. Nihayet Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tanımladığı ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin 27 Şubat 2025'te ilanıyla hem Türkiye ve hem de devlet aslında yeni bir döneme girdi. Önder Abdullah Öcalan, bu yeni sürecin devletini “Demokratik Cumhuriyet” olarak adlandırdı. Böylece yüzyıldır cumhuriyetin yaşadığı temel ilke eksikliğini gidermeyi hedef aldı.

Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti tarihini bir “Demokrasisiz cumhuriyet dönemi” ve bir de “Demokratik cumhuriyet dönemi” olarak ifade edebiliriz. Birincisi 29 Ekim 1923'ten 27 Şubat 2025'e kadar uzanan dönem olurken, ikincisi ise 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile başlayan ve henüz inşa sürecinde olan dönemdir.

Birinci dönemi kendi içinde ikiye de ayırabiliriz. “Birinci Cumhuriyet” olarak tanımlanan dönem, özünde tek kişi yönetiminin hüküm sürdüğü süreçtir. Yani Mustafa Kemal ve İsmet İnönü dönemidir. Bu dönem bazıları tarafından “Şeflik Dönemi” olarak da ifade edilmiştir. Ardından gelen 1950-1980 dönemini içine alan bir geçiş süreci, askeri darbeler dönemi vardır. Bu ara dönemde “Türkiye nereye gidecek?” diye sorulmuş ve çok yoğun bir iç mücadele (ve hatta iç savaş) sonucunda “Askeri faşist oligarşi” olarak ifade edebileceğimiz “İkinci Cumhuriyet” süreci 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle ortaya çıkmıştır. Bu durumda ‘İkinci Cumhuriyet’ faşist-oligarşi yönetiminin hakim olduğu dönemdir.

29 Ekim 1923-27 Şubat 2025 arasındaki döneme ister tek cumhuriyet isterse iki cumhuriyet dönemi diyelim, bu dönemin temel karakteri cumhuriyetin demokrasiden yoksun olmasıdır. Bu da esas olarak ‘Kürt sorunu’ denen ve Kürt halkını yok sayıp yok etmeyi hedefleyen zihniyet ve siyasetten kaynaklanmaktadır. Kürt halkını inkâr ve imha zihniyeti ve siyaseti, Türkiye halkları içinde demokrasisizlik, yani diktatörlük olmuştur. Kürdistan’daki kültürel soykırım, Türkiye’ye de faşist baskı ve sömürü olarak yansımıştır. Böylece Türkiye zihniyeti ve siyaseti Kürt sorununda kilitlenmiş, demokratik siyaset gelişme imkânı bulamamıştır. Bütün bu süreci “Demokrasisiz cumhuriyet dönemi” olarak tanımlarsak, 27 Şubat 2025 Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile başlayan süreci de “Demokratik Cumhuriyet Dönemi” olarak tanımlayabiliriz. Demek ki şimdi Demokratik Cumhuriyeti inşa dönemine girmiş durumdayız. Bu da Kürtlerin varlığını ve demokratik haklarını tanıma temelinde Türkiye’nin demokratikleşme dönemidir.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tanımladığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin başarısı demokratik entegrasyonun hayata geçmesini ifade etmektedir. Demokratik entegrasyon da demokratik cumhuriyet ile demokratik toplum arasında gerçekleşir. O halde demokratik entegrasyon mücadelesi esas olarak komünal çizgide demokratik toplumu örgütleme ve demokratik cumhuriyeti inşa etme mücadelesidir. Kısaca Barış ve Demokratik Toplum Süreci bir yanıyla demokratik cumhuriyeti inşa süreci olmaktadır.

Peki AKP ile CHP arasındaki kavganın bu süreçle bağlantısı var mıdır? Kuşkusuz vardır ve esas yönü de budur. Elbette çok sığ iktidar kavgası olma boyutu da vardır. AKP elde etmiş olduğu iktidarı başkasına vermek istememekte, bunun için de rakibini etkisiz kılmaya çalışmaktadır. Mevcut haliyle AKP’nin iktidar alternatifi de CHP olduğu için, yargı ve polis gücünü kullanarak CHP’nin üzerine gitmekte ve parçalayıp zayıf düşürerek iktidar alternatifi olmaktan çıkarmak istemektedir.

Fakat ‘mutlak butlan’ kararı temelinde yaşananların bir boyutu budur. Diğer ve esas olan boyutu ise oligarşik cumhuriyetin sürdürülmesi ve demokratik cumhuriyetin engellenmeye çalışılmasıdır. Çünkü CHP üzerine iktidar alternatifi olduğu kadar demokrasi istemesi ve özellikle Özgür Özel’in “Kürt halkından ve Kürt sorunundan” söz etmesi nedeniyle de gidilmektedir. Özgür Özel bu kavramları kullandığında AKP ve MHP sözcüleri anında üzerine giderek “Süreci bulandırma” uyarısı yapmışlardır.

CHP’de yaşananlar, Türkiye’de demokratik cumhuriyet mücadelesinin ne kadar önemli ve acil olduğunu net bir biçimde ortaya koymuştur. Türkiye’nin geleceği kesinlikle demokratik cumhuriyetin inşa sürecinin başarıya götürülmesindedir. İç ve dış durum bu gerçeği çok net olarak göstermektedir. O halde demokratik cumhuriyet mücadelesi en temel mücadele olmaktadır. Bunun için de bilinçli ve cesaretli olmak kadar güçleri birleştirmek, deyim yerindeyse bir Demokratik Cumhuriyet hareketi başlatmak, güçleri demokratik cumhuriyet ittifakında birleştirmek önemli ve de gereklidir. Umarız CHP’ye ‘mutlak butlan’ kararı ile yaşanan kötü görüntüler, böyle bir demokratik cumhuriyet ittifakı ve hareketini yaratarak olumlu görüntülere dönüşür.