Hüzünlü efsane: Cancan kuyusu…

Forum Haberleri —

18 Şubat 2021 Perşembe - 23:00

  • Askerler Cancan Kuyusu’na yöneliyorlar. Kuyunun başına getirdikleri Ermeniler’i teker teker canlı olarak atıyorlar. Aradan tahminen 5-10 gün geçtikten sonra Küçük Söbeçimen köyünün çobanları, derin mağara gibi kuyuya yaklaşınca bir ses duyuyorlar. 

MEHMET BAYRAK

Yapılan bilimsel gen araştırmaları, Türkiye nüfusunun ancak yüzde 5’inin Ortaasya kökenli Türkler’den oluştuğunu ortaya koyduğu gibi; Osmanlı istatistikleri de, dönme ve devşirmelerden oluşan İttihad ve Terakki Fırkası döneminde yani I. Dünya Harbi yıllarında Ermeni, Süryani soykırımları ile devamında Rum ve Yahudi tasfiyelerine kadar Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 35’inin Hıristiyan vb. halklardan oluştuğunu ortaya koyuyor. Bugün, bırakın bu halklara dönük çok büyük tasfiyeyi; aynı süreçte Êzîdî ve Alevi Kürtler başta olmak üzere bir bütün olarak Kürt halkına karşı uygulanan soykırım ve katliamlarla 20. Yüzyıl Türkiye tarihi, bir “Soykırımlar ve Katliamlar Tarihi” olarak anılıyor...

Salt yakın tarihi pek bilinmeyen ve Kürt literatüründe Ber- Ferat yani Batı Fırat bölgesi, Batı literatüründe İçtoroslar veya Karşı Toroslar olarak nitelendirilen Maraş merkezli bölgeye baktığımızda; bu bölgenin gerek coğrafik özellikleri, gerek tarihi, gerek etno- dinsel yapısı, gerekse sosyo- kültürel dokusu açısından son derece ilginç bir konuma sahip olduğunu görürüz.

16. Yüzyılın ortalarına kadar hüküm süren Dulkadiroğulları Beyliği’nin yayılım alanına denk düşen Maraş ili merkezli bu bölge; bir yandan Malatya’nın Darende, Akçadağ (Arğa) ve Doğanşehir ilçelerini; bir yandan Adıyaman’ın (Hısn-ı Mansur) Gölbaşı ve Besni ilçelerini; bir yandan Antep’in İslahiye, Yavuzeli ve Araban ilçelerini; öte yandan Adana’nın Tufanbeyli (Mağara), Saimbeyli (Haçin), Kadirli (Sis), Zeytun (Süleymanlı), Kozan ve Bahçe ilçeleriyle Kayseri’nin Sarız, Pınarbaşı (Zamantı) ve Develi (Everek) ilçeleri ile Sivas’ın Gürün ilçesini içine alan geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Seyhan ve Ceyhan ırmakları bu bölgeden çıktığı gibi; birçok efsaneye konu olan Binboğa, Engizek, Nurhak, Nemrut, Tahtalı ve Gövdeli dağ  silsilesi de bölgeyi kuşatmaktadır.

Geçmişten beri birçok halkın, etnik topluluğun, dinin ve kültürün içiçe yaşadığı Alevi- Kürt yoğunluklu bu İçtoroslar bölgesi; 1860-65’li yıllarda Afşar, “93 Harbi” yani 1877/78 Osmanlı- Rus Harbi sonrası Çerkez iskânından sonra, özellikle 1915 Ermeni soykırımıyla önemli bir demografik değişime uğradı. Bu göç ve iskân hareketlerinin yolaçtığı toplumsal dönüşümün yanı sıra, ortaya çıkan sosyal isyancılık hareketleri ve katliamlar, çok sayıda ağıtlama halk şiirinin ve ağıtlama (şîn) kılamlarının çıkmasına kaynaklık ediyordu...

Bundan dolayıdır ki, bir bölge insanı olarak ünlü folklorcu ve romancı Yaşar Kemal; “Toroslar’ın Alevi Kürtlerinde ve Güney Türkmenlerinde ağıtlar, ağıt törenleri çok yaygındır” diyor. (Ağıtlar; 2. Bas. 1992, s.27).

Cancan Kuyusu’nun trajik hikayesi...

1906 yılında bölgede bir heyetle inceleme gezisi yapan Alman araştırmacı Dr. Hugo Grothe, Kayseri bölgesini “kavimler kapısı” olarak nitelendirmektedir. Gerçekten de, Kayseri merkezli İç Anadolu bölgesi Ermeniler, Rumlar, Yahudiler açısından zengin bir bölge olduğu gibi; diğer etnik ve inançsal topluluklarla birlikte, İçtoroslar’a uzanan hat daha da renkleniyordu. Özellikle İçtoroslar’daki Ermeni varlığı herkesçe bilindiği gibi; gerek Abdülhamid gerekse İttihadçılar döneminde hedef hâline getirilmiş ve büyük tasfiyeye uğratılmıştı...

Kuşkusuz, bu sancılı süreç halkın şîn kılamlarına ve destanlarına da yansıyacaktı. Nitekim, küçüklükten itibaren hayatımda iz bırakan önemli toplumsal olaylardan biri de, 1915 soykırımı döneminde Gürün’den kaçarak, köylerimizi kuşatan Binboğa Dağları’nın eteklerindeki mağaralara sığınan Ermeniler’le ilgiliydi. Bilindiği gibi, mağaralar, zor durumlarda mazlumlara sığınak olan mekânlardır. Bundan dolayı da, Hrant Dink’in ailesinin çıktığı Gürün’den kimi aileler katliamdan kaçarak, komşu köyümüz Kırkısrak’a yakın mağaralara sığınmışlar ve bu Alevi Kürt köyünün sahiplenmesiyle kurtulmuşlardı. Hâlen mezarlarının bir bölümü köyde bulunan bu ailelerden geriye kalanlar, 1950’li yıllardan itibaren İstanbul’a göçmüşlerdi ki, bunların birçoğunu doğrudan tanımıştım.

Hatta, bunlardan biri, bir tıp profesörü arkadaşıyla birlikte Afşin (Yarpuz) Ermenileri başta olmak üzere yöre Ermenileri ile ilgilili bir kitap hazırlayacak ve redaksiyonunu bana yaptıracaktı. Öğrendiğim kadarıyla hala tamamlayabilmiş değiller.

1915 Soykırımı döneminde Ermeniler’in en çok katledildiği yerlerden biri de, bu bölgede bulunuyordu. Geçmişten beri halk arasında hüzünlü bir efsane gibi anlatılan “Cancan Kuyusu” katliamı, Besime Akpınar adında emekli öğretmen bir hemşehrimiz tarafından şöylece kaleme alınmış ve bana iletilmişti:

1915 Ermeni Tehciri sırasında 500-600 kişilik bir Ermeni kafilesini “sizi Cancan şehrine götüreceğiz” diye kandırıp Küçük (Kürt) Söbeçimen ile Büyük (Afşar- Türk) Söbeçimen arasındaki dağda bulunan dipsiz kuyuya atmak üzere yola koyulurlar. Ermeni kafilenin çoğu kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Çoğu Sivas ve Gümüşhane civarından toplanan Ermeniler’dir.

Önce Küçük (Kürt- Alevi) Söbeçimen yaylasına getirilip, birkaç gün mola veriliyor. Sonra dağa doğru yönelince, Ermeniler, güvenlik güçlerinin kendilerini imha edeceklerini anlıyorlar.

Askerler Cancan Kuyusu’na yöneliyorlar. Kuyunun başına getirdikleri Ermeniler’i teker teker canlı olarak atıyorlar. Aradan tahminen 5-10 gün geçtikten sonra Küçük Söbeçimen köyünün çobanları, derin mağara gibi kuyuya yaklaşınca bir ses duyuyorlar. Kuyudan gelen sesin bir kadın bir de erkek çocuk sesi olduğunu anlıyorlar. Kuyunun başına gelen çobanlar, aşağıdan “Kurtarın bizi” diye ağlamaklı yalvarışlar duyuyorlar. Çobanlar köye gidip urgan getirip, birbirine bağlayıp kuyuya sallıyorlar ve urganı kendilerine bağlamalarını söylüyorlar.

Önce erkek çocuk, sonra ise 45-50 yaşlarında bir kadını çekip çıkarıyorlar. Üstleri başları yırtılmış, paramparça... Vücutlarındaki yaraların kabuk bağladığını görüyorlar. Vücutlarının çoğu yeri görünüyor.

Çobanın biri, “bunlar Ermeni, başımıza bela olur” diyor; diğeri buna karşı çıkıyor. Kadına, “Sen güneye doğru git, Kürt- Alevi Söbeçimen’e gidin, Alevi- Kürtler sizi korurlar” diyor...

Kadınla çocuk, Kürt Söbeçimen’in sınırına geldiklerinde, ekin biçen bir aileyi (Kekoyê Kahraman) görürler. Ekin biçenler, ardıç ağacının arkasına saklanan, bir görünüp bir kaybolan çıplak bir kadını görüyorlar. Ailedeki kadınları kadının yanına gönderiyorlar. Kadın utanıp gelmek istemiyor ancak elbise verip kadınla çocuğu evlerine getiriyorlar.

Bunları birkaç ay köyde barındırıyorlar. Sonra, Türk- Afşarlar, Kürt Söbeçimenliler Ermeniler’i saklayıp besliyorlar diye devlete şikayet ediyorlar ve köye jandarma geliyor. “Kadınla çocuğu devlete teslim edeceğiz” diye alıp götürüyorlar. Ama yolda ikisini de öldürmek maksadıyla, mavzerle sıkıp üstüste düşen Ermeniler’in üzerini jandarmalar taşla kapatıp, görevlerini yapıp gidiyorlar!..

Ertesi sabah, Küçük Söbeçimen muhtarı Ali Kâhya, atıyla Sarız ilçesine giderken, yolda atı birden ürküyor. Her zaman geçtiği yoldan atın neden ürktüğünü merak edip etrafına bakınca, orda olmaması gereken taş yığınını fark ediyor. Taşa yaklaştığında bir inilti duyuyor. Attan inip taşları kaldırınca, cesetlerin üstünde kalan kadının yaralı olduğunu, çocuğun ise öldüğünü görüyor...

Kadını alıp köye geri getiriyor. Köyde gizlice tedavi ediyorlar. Bir yıl kadar gizlice bakıp barındırıyorlar. O dönemde kaçakçılık yapan kişiler, yöresel şive ile Suriye’de “Ebez” (Ekbez) denilen yere gidip, mal getirip satıyorlar. Kadın, bu durumu fırsat bilip kaçakçılarla görüşüyor ve onlarla birlikte Suriye’ye, Ebez’e gidiyor. Daha sonra, Arjantin’deki akrabalarına kavuştuğu haberi alınıyor...
Geçmişte, Cancan Kuyusu çok yankı yaparmış, cesetle dolunca yankı da bitmiş!..

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.