İstanbul Sözleşmesi’nin öğrettikleri

Elif KAYA yazdı —

4 Ağustos 2020 Salı - 12:26

  • Kadına yönelik şiddet ve kırım politikalarının arttığı şu dönemde İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme tartışması oldukça manidar.

İnsanın aklına şu soru takılıyor: Acaba mevcut şiddet düzeyi yetersiz görüldü de daha fazlasını uygulanma önünde sözleşme engel mi oluşturuyor? Her gün kadınların öldürüldüğü, evde, sokakta taciz- tecavüz tehditi altında bulunduğu bir ortamda, engelleyici yasaların kaldırılmasının tartışılması ya bilinçli bir gündem saptırması yada faşizmin gelip dayandığı son noktaya işarettir.

Eğer gündem saptırma amaçlıysa, yıkıcı politikalar yolda demektir. Toplum bu gündemi tartışmakla uğraşırken, faşist politikalar toplumun dikkatinden kaçırılarak pratikleştirilecektir. Daha önceki deneyimlerden biliyoruz, kadın bedeni ve emeğine dair ne zaman ortaya bir gündem atılmışsa, akabinde anti- demokratik uygulamalar devreye konulmuştur. Kadın bedeni, işgal ve savaş politikalarının sınandığı, toplumun nabzının yoklandığı alan gibi ele alınır.

İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasının tartışılması, faşizmin gelip dayandığı son noktaysa o da vahimdir: ciddi ciddi tedbir almayı gerektirir. Faşizmin geldiği aşamaya bakıldığında bu yabana atılır bir seçenek de değildir. Faşizmin ataerkillikten, geleneksel toplum ve aile yapısından beslenir. Bunu zayıflatacak ortadan kaldıracak her uygulamayı kendisi açısından ölümcül bir tehlike görür. Bu nedenle muhafazakar aile yapılanması ve toplumsal değerler faşizmin kutsalları gibidir. Bu nedenle faşizm kadını mevcut hiyerarşinin en alt katmanına yerleştirmeyi temel görev bilir.

Türkiye devleti bu amaçla son yıllarda iki temel politikayı iç içe yürütmüştür. Bir yandan Kürt kadınlarına yönelik gözaltı ve tutuklama furyasıyla, örgütlenme, mücadele etme kriminalize edilip, kadınlar etkisiz kılınmaya çalışılmıştır. Diğer yandan tanıdık veya tanımadık kişiler tarafından sokak ortasında yapılan saldırılar evin dışında kadının güvende olmadığı duygusu yaratılmıştır. Bu her iki durum da birbirinden bağımsız olmayıp, bir konsept dahilinde yürütülen politikalardır. Mücadele eden kadın toplumsal zeminden tecrit edilerek etkisizleştirilmeye, sıradan kadınlar ise her an tanımadığı birileri tarafından tecavüze uğrama tehditi altında tutularak teslim alınmaya, geleneksel aile sınırlarına çekilmeye çalışılmakta. Bir kadına yönelik tecavüz aslında tüm kadınlara yöneltilmiş bir tehdittir. İstanbul Sözleşmesi etrafında yapılan tartışmalara baktığımızda, kadınları muhafazakar aile ve evin sınırlarına çekme bir devlet politikası olarak uygulanmaya konulmuş gibi. Sistem yaşadığı krizi kadın bedeni ve emeği üzerinde geliştirdiği politikalarla aşmaya çalışıyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin mevcut aile değerlerini zayıflattığı, “artık kimsenin evlenmediği, evlenenlerin ise boşanmak için kuyrukta beklediği” ifadesi ailenin yaşadığı krizin derinliğini ortaya koyuyor.

Aslında dikkatlice bakıldığında İstanbul Sözleşmesi’nin uygulamada olduğu 6 yıllık zaman zarfında kadına yönelik şiddet olaylarında ciddi bir düşüşün gözlemlenmediğini görebiliriz. Zihniyet yapısı değişmeden salt sözleşmelerle hakların güvenceye alınmadığına en iyi örneklerden biri de bu yaşananlardır


Her şerde bir hayır vardır derler. Bu tartışmaların ortaya koyduğu sonuç da: özgürlük haklarının, toplumsal yasaların devlet himayesinde güvenceye alınamayacağı gerçeğini ortaya çıkarmış olmasıdır.

Kadın kazanımlarının nasıl güvenceye kavuşturulması gerektiği, sorusu kadınlar cephesinden tartışılması ve cevaplar oluşturulması gereken temel bir konu olarak önümüzde duruyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.