• Bir kere mizah taraftır, sömürgeciden değil sömürgeleştirilenden yana olur, ezenden yana olamaz. Zayıfı değil de gücün maskesini düşürdüğünde devrimci olur. Acının sahibini konuşturduğunda devrimci olur, fiskeyi ezene savurduğunda olur.
  • Apê Musa’nın ‘yarasalar’ hikayesinin başına gelenleri, 2. Abdülhamit döneminde 'burun' kelimesi ile mücadeleyi, Tewlo ve Pîne dergisinde konu edilen başlıkları hatırlatıyor. Şimdi iktidar, ya mizah yapanlara da kayyum atayacak ya herkesi içeri atacak.
  • 'Hakikati çileyle kim evlendirdi' sorusuna ilginç şekilde Nietzsche cevap verir ve 'Rahipler' der... Neşe, gülme, mizah; hakikatin örtüsü altında bize özgürlük duygusu veren şeydir. Örtünün kalkması, görmeyi sağlar. Hakikatin neşesi vardır.

 

GÜLCAN DERELİ

Deniz Göktaş'ın "Ölü Deniz" adlı stand-up gösterisi ve ardından tutuklanması, ülkenin içinde bulunduğu traji-komik halin de bir gösterimi oldu. Gülmenin, neşenin, hüküm süren güçlerin komik hallerini sergilemenin, onları mizahın gücüyle bulundukları tahttan indirmenin bir cezası var elbette. Büyüklük ve güç gösterisi mizahın çemberinden geçerken küçülür, komik bir parodiye dönüşür. Her mizah değil ama egemene, iktidara, ezene yönelen mizah, tarih boyunca ezilenlerin neşesi olmuştur. Bu manevi güç, gündelik hayatın içinden hep kendine bir yol bulmuştur. İşte bu ele avuca sığmaz güç, muktedirleri hep rahatsız eder. Nasrettin Hoca'dan Apê Musa'ya hep böyle olagelmiştir. Bu vesileyle Özgür Amed ile gülmenin, mizahın tarihine ve bugününe kısa bir yolculuk yaptık. Özgür Amed'in yanıtlarıyla mizahın devrimci gücüne selam durduk.   

İlk sorum, herkesin aklındaki o soru. İktidarlar, neden mizahtan korkarlar?

Bu sorunun birçok cevabı var. Hepsini toparlarsak, bence temel neden mizah karşısında henüz bir silahlarının olmaması. Tabii en baştan “hangi mizahtan?” diye sormak da gerekiyor. Etrafımızda sayısız türde üretilen mizah var. İktidar hepsinden korkuyor mu? Hayır. Tersine düzenli ürettiği mizah alanları var. O halde çerçeveyi doğrudan politik mizaha göre konuşalım.

Birkaç basit durumu göz önüne alalım. Dünyanın herhangi yerindeki bir iktidarın temel yakıtı nedir? Büyüklük takıntısı ve ciddiyet tavrıdır. Yolundan mimarisine, binasından bürokrasisine sürekli devasa görüntüler yaratmakla kafayı yemiş bir yapıdır iktidar. Büyük kelimeler onun can suyudur. Haliyle ciddiyet onun her şeyidir. Bu ön kabul kenarda dursun.

İkinci bir durum, lütfen artık kabul edelim, iktidarlar eleştiriden korkmaz, çok da umurlarında değil; çünkü istedikleri zaman uğraştırır, dava açar, ceza verir vs. öfke duyulmasını da severler. Çünkü somut uğraşacağı bir alandır. Fakat evet, mizahtan korkarlar. Demin söylediğim iki büyük gücünden ötürü korkuluyor, ilki ciddiyeti yerle bir eder. İkincisi, büyük anlatı balonunu bir iğne ile söndürür. Muktedirin janti elbisesini buruşturup çöpe atar.

Mizahın tehlikesi rahatlatmasındadır. Korkuyu aşma gücündedir. Mesela korku genelde yalnız yaşanır, oysa bir kahkaha, bir gülme için genelde iki kişiye ihtiyaç var. Korku aşılırsa devasa görünen her neyse küçülür. Küçülen iktidarın korku tesiri de düşer. Bence hikaye biraz bu denklemde cereyan ediyor.

Bir diğer durum şu, iktidarın mizah ile baş edecek bir aracı yok. Uçucu, bulaşıcı bir şey mizah, ama en “kötüsü” adı konmamış bir örgütlülük sağlıyor. Fakat merkezi olmayan bir örgütlülük bu. Bir merkezi olmadığı için basılamıyor, tutanağa geçiremiyorsun, üye listesi yok, tapusu yok vs. Bunlar bir iktidar açısından bayağı ciddi yapısal meseleler.

Biraz çocukça olacak ama insan neden güler, gülme ihtiyacı nerden kaynaklanır? Gülmek, mizah toplumsal bir ihtiyaç mı? Neden güleriz? 

Yok yok, bence bu çocukça bir soru değil.  Antropolog Robin Dunbar'ın ilginç bir tezini okumuştum. Diyor ki, maymunlar birbirlerinin tüylerini ayıklayarak bağ kurar. Bu yol, stresi azaltmanın temel bir aracıymış. Primatlar, bu fiziksel temas sayesinde endorfin salgılarmış. Sürü büyüyünce tüy ayıklamaya ömür yetmez olmuş ve gülme icat edilmiş...

Hoşuma gitmişti bu bakış açısı, çünkü temel bir ihtiyacın yerini gülme alıyor, aynı işlevi görüyor ve bu keşfediliyor.

Bergson’un “Gülme” adında bir eseri var. Gülmeyi hayatın katılığına karşı bir tepki gibi görüyor. Bence makul bir açıklama. Neticede hayatın ağırlığını tek başımıza taşıyabilecek faniler değiliz. İnsan, genelde olumsuzu düşünerek yol alır, plan programı ona göre yapar. Bu bize evrimsel bir armağan. Fakat yaşam olumsuzlanma üzerinden de gidemez. Gülme, bu çelişkinin açığa çıkmasıdır. Gülme ile yükümüzü omuzlardan biraz indiririz. (Daima komik olana gülmeyiz elbette, saçma olana, üzücü olana, korkutucu olana da gülünür) Hafiflik hissi bununla ilgili. Yas yerinde gülmeyen var mıdır? Genelde yasın son günlerinde ahali ölen kişinin sürekli komik anıları anlatılır ve birlikte gülerler.

Buradan bakınca hayatımız ortalama olarak Nasreddin Hoca'nın türbesi gibi. Kapısında kocaman bir kilit asılı ama etrafında duvar yok. Bunu gördüğümüzde ya da fark ettiğimizde yapacak iki şey var. Ya ağlarız ya güleriz. Ağlamak durumu kabul etmektir; gülmek, duruma rağmen yaşamaya çabalamaktır. Çok ilginçtir, bunu en iyi cezaevlerinde görürüz. Gerçekten de ağlama/sızlanma(hapse düşmeyi kabul etme anlamında) ve gülme dışında seçenek yok orada. Gülen direnişe katılıyor, ağlayan ise devletin eline düşüyor.

Viral bir söz vardı, insan endişeden ibaret diyordu galiba. Bence endişeden çok beklentiden ibaret. Ve beklentilerimiz ile gerçeklik arasında genelde uçurum var. İşte zihnimiz bu aradaki uçurumu gördüğünde kısa devre yapar. Bu kısa devrenin çıkardığı ses gülmedir. Ortaokulda Fen Bilimleri hocamız, elektrik ünitesinde “Kısa devre, doğru yola davettir” deyip duruyordu. Kısa devreden zevk alan ilk insan olabilir. Çünkü ona göre enerji, güvenli ve anlamlı bir hattan akmasa ışık da olmazdı. Hoca haklı gibi. Toplumun ışığa ihtiyacı var. Gülmeye, mizaha ihtiyacı var.

Deniz Göktaş'ın gösterisi ve ardından tutuklanması, mizahın gücüne dair tartışmaları yeniden tetikledi. Çoğu zaman ihmal edilen bir güç mizah. Hepimiz gündelik hayatın içinde bazı şeylere güler, bazı şeylere ağlarız, hüzünleniriz. Mizah ve gülmek hangi anda ve durumda devrimci olur, toplumu özne yapar?

Mizah her zaman devrimci midir? Önce bu sorunun cevabını vermek gerekiyor. Bence her zaman devrimci değildir. Bir kere mizah taraftır, sömürgeciden değil sömürgeleştirilenden yana olur, ezenden yana olamaz. Zayıfı değil de gücün maskesini düşürdüğünde devrimci olur. Acının sahibini konuşturduğunda devrimci olur, fiskeyi ezene savurduğunda olur. Bunu yapmıyorsa zaten nalet gelsin ona. Bir ezilen kendi hikayesine gülüyorsa mağdurluktan da artık istifa etmiş sayılır. Yani kendi hikayemizin nesnesi olmak mı, anlatıcısı olmak mı? Tüm mesele bu bence. Anlatıcı sizseniz orada mizah da vardır başka şeyler de. Kürtlerin özneleşmesi meselesi biraz da buradan okunmalı diye düşünüyorum. Zindanların trajikomik anlatıları, Otpor hareketinin Miloseviç’i sokak ortasına koydukları fotosuyla, her fotoya bir sopa bir kuruş diyerek halkı meydanlara yığarak iktidarı çaresiz bırakmaları vs. dikkate değer deneyimler.

Toparlarsam; bence aşağıdan kurulan bir mizah, özneleşmeyi de getiriyor. Şöyle, tek başına gülme ve birlikte gülme farklı şeylerdir. Birlikte güldüğünde güçlenirsin. Zamanında kralların, soyluların en fazla korktuğu şey karnavallardı, haliyle yasaklanıyordu. Çünkü burada topluca taklitleri yapılırdı. Kutsal görülen sıradanlaşıyordu. Korkulan normalleşiyordu. Dokunulamaz görülen gülünç hale geliyordu. Devrim budur; yani, “bize denilen/gösterilen gibi değil mesele” fikrinin yeşermesidir… Andersen’in “çıplak kral” masalı bu yüzden hâlâ politiktir. Deniz Göktaş’ın hikayesinde de cezalandırılan şeylerin başında “toplu gülme” olduğu unutulmamalı. Milyonlar güldüğü için tehlike çanları çaldı.

Deniz Göktaş’ın gösterisini yüklemesi, sonrasında yaşananlar, tutuklanması ve yapılan tartışmalar hakkında ne düşünüyorsun?

Öncelikle geçmiş olsun. En kısa zamanda tahliye edilmesi dileğiyle. Büyük ihtimalle benzer durumları yaşamaya devam edeceğiz. Yaşananlar, öncesi ile sonrası ile gerçekten absürt. Apê Musa’nın ‘yarasalar’ hikayesinin başına gelenleri, 2. Abdülhamit döneminde “burun” kelimesi ile mücadeleyi, Tewlo ve Pîne dergisinde konu edilen başlıkları hatırlatıyor. Hazır gündem bunlar iken, araya sıkıştırayım ve “Vatandaş Abuzer” kitabını yeniden yeniden okumak için güzel bir zaman diyeyim.

1877 yılında Hayal dergisinde bir Hacivat ve Karagöz karikatürü yayınlanır. Karagöz’ün elleri zincirlidir. Hacivat “bu ne hal?” diyor. Bunun üzerine Karagöz “Kanun dairesinde serbestî” diyor. Karikatür sahibi hapse atılıyor. Şimdi bu görüntünün üzerinden söyle 150 yıl geçmiş ama yine bir devlet dairesinde elleri kelepçeli pozları konuşuyoruz.

İktidar, günü birlik bastırma üzerinden cezalandırdığını düşünüyor fakat olan biteni büyüten de kendisi. Deniz’i hangi suçtan ne kadar içeride tutacaksın? Bunun sonu nedir? En eski hikaye ile somutlaştırmaya çalışayım. Aristophanes, Babilliler adlı bir oyun yazar. Oyunda dönemin en güçlü ismi Kleon ve diğer elitleri herkesin önünde alaya alır. Vay sen misin bunu yapan! Hemen mahkemeye verilir, cumhurbaşkanına hakaret gibi bir suçla itham edilir. Bu baskı, Aristophanes’i susturmak yerine daha fazla motive eder. İki yıl aradan sonra bu sefer “Atlılar” adlı bir oyun yazar. Kleon tabi eskisinden daha da güçlüdür ama ne gam! En berbat ve ağır karakterde Kleon’u işler. Öyle ki kimse bu karakteri oynamak istemez ve genç yazar kendisi o rolü oynar. Oyunu en önde Kleon da izlemeye gelir. Tüm halk arkasında kahkaha ile ona güler. Artık olan olmuştur.

Şimdi iktidar karar verecek, ya mizah yapanlara da kayyum atayacak ya da paranoya ile hareket edip herkesi içeri atacak. Zor iş…

Kral ve soytarıları bir iktidar hikayesi olarak anlatılır. Mizah burada sarayları, iktidarları, egemenleri eğlendiren bir işlev olarak tarif edilir. Oysa kralın çıplak olduğunu bir çocuk dile getirir ve bu komiktir! Anne bak kral çıplak özdeyişi ne anlatır sence?

Soytarının birden çok anlamı var ama bugün saraydaki güldüren kişiden çıktığı bir gerçek. Kürtçe’de genelde “qeşmer” denir. Ki bence bu kavram çok daha karşılıyor kral-soytarı ilişkisini. Benim en fazla ilgimi çeken şey, aykırı sözleri veya dolaylı olarak hakikati saray içinde dinleme ihtiyacının nasıl doğduğu? Soytarı burada ilginç bir ayrıcalık kazanıyor. Ciddi konuşmadığı için ciddiye alınmıyor; ciddiye alınmadığı için en ciddi sözü söyleyebilir.

Fakat etraftaki dalkavukların asla diyemeyeceklerini de dolaylı olarak söyleyen tek kişi. Birçok yönlü bir durum. Günün sonunda bir nevi ruhsatlı muhaliflik. İktidar ya da kral, adına ne dersek, ona sınırı ve sözlerinin dozajını çizdiği için de kısmen mahkum. Ertesi gün kaldıkları yerden devam ederler hallerine. Ama kral çıplak diyen kişinin bir ruhsatı yok. Korkutucu olan elbette budur. Masaldaki komik şey kralın çıplaklığı değil. Herkesin bunu görüp susmasıdır. İktidarlar şiddetten önce görüntünün tahakkümüne başvurur. İllüzyonlarını buradan yaratırlar. Önemli olan bu illüzyonun dağılması. Bu anlamda çocuk kralın çıplak olduğunu söylüyor fakat meseledeki daha büyük kısım, bütün sarayın yalan üzerine kurulduğunu da ifade etmiş olmasıdır. Burada benim açımdan dikkate değer durum, çocuğunu bir imge olarak devleti, protokolü, bürokrasiyi, yalanı bilmemesi. Ve bu bilmezlikten hakikatin çıkması.

Çok merak ederim. Hep bir hakikat felsefesi yapılır. Hakikat çoğunlukla çile ile ilişkilendirilir. Gülmek ve neşe hakikatin neresinde yer alır? Hakikatin neşesi yok mudur?

Güzel soru. Hakikatin neşesi olup olmadığını daha önce düşünmedim. Fakat burada hakikatin çile ile ilişkilendirilmesinin sinsi bir tuzak olduğunu ifade edeyim. Hatta “Hakikati çileyle kim evlendirdi” sorusuna ilginç şekilde Nietzsche cevap verir ve “Rahipler” der. Çünkü çile, keder ve tüm türevleri, iktidarları yaratan yegane ruh halidir. Bir tirana kederli bir ruh haline sahip bireyden daha iyi gelen bir şey yoktur. Bu anlamda düzenli olarak üretilmesi tesadüf değildir.

İkincisi, sorunuzun esas kısmına sesli düşünerek belki şuradan yaklaşabilirim. Hakikat dediğimiz şey bir ilişkidir, bir olaydır; açığa çıkma halidir, dile gelmedir. Bir tanık, bir söz, bir yargı ister. Ali Haydar Kaytan’ın hakikat çözümlemelerinde, hakikatin ısrarla dilde, bilinç ile varlık arasındaki karşılaşmada aranması çok önemlidir. Gerçek ile farkını buradan kurar. Hakikat, gerçeğin hakkını vermektir demeye getirir. Yunan mitolojisinde Lethe nehri var. Yeraltı dünyasından akan ve içenlere tüm geçmişlerini unutturan "unutkanlık nehri" veya unutuşun kendisi anlamına geliyor. Hakikat ise “aletheia” demek. Yani a-letheia… Unutuşun karşıtı demek. Diğer bir anlamı da ‘örtüsünü kaldırma’dır. Muhteşem çağrışımlar.

Şimdi buradan hareketle, şayet hakikat örtünün kalktığı, unutkanlığın bozulduğu ve gerçeğin hakkının verildiği bir ortam ise neşe bu ortamın adıdır. Neşe, gülme, mizah; hakikatin örtüsü altında bize özgürlük duygusu veren şeydir. Örtünün kalkması, görmeyi sağlar. Mizah, farklı bir görme olayıdır. Bu olaydan çıkan sonuç bizi neşelendirir. Haliyle hakikatin neşesi vardır. Bize iyi gelen yanı bu herhalde.

Mizah üzerine yaptığımız bir söyleşi ama nelere güldüğümüzü sormadım. Hakikaten son dönemde sence nelere güler ve ağlarız? Senin gözlemlerin neler?   

Açıkçası bu çokça öznel ve geniş bir durum. Toplumsal algoritmalar da çeşitli olmuş durumda. Fakat bir iki temel gözlemi ifade etmenin önünde engel değil. Herkes, her şeyin aşırı saçma hale gelmesinden ve bunun normalliğinden bahsediyor. Bir yandan neye baksa komik diğer yandan trajik. Bir çıkmaz hali var. Mesela bir şeyi abartmana gerek yok, gerçek durum onu zaten aşar hale gelmiş. Bir diğer şey, tüm toplum sabah akşam birbirine reels atıyor ve bunlara gülüyor. Link atma yoluyla gülme işlemi gerçekleşiyor. Bir nevi böyle ayakta duruluyor. Rezil şeylere, zeki şeylere ve absürt şeylere çokça gülünüyor.

Son olarak, yaşamda sıkça karşılaştığımız, yaşadığımız, dikkatimizi çeken ama üzerine düşünmediğimiz çelişkileri iyi yakalayan her şeye çokça gülünüyor. Bunlar genelde basit görünümlü ama etki gücü yüksek şeyler. Bu sağaltıcı bir şey, iyi yani. Ağlamaya dair açıkça bir fikrim yok. Var da toparlamak şu an çok zor geldi.

Kahkaha, gülmek çoğu zaman katı devrimci gelenekte de hep bir sorun kaynağı olarak görülmüştür. Muhalefet neden korkar gülmekten, mizahtan?

Muhalefetin de devrimci geleneklerin de katı halleri olur, hiyerarşisi olur. Kendince önem verdiği ciddiyeti olur vs. Politikada esnek olmada zorluklar yer yer iktidara benzeştiriyor. Savaştığına benzememen gerekiyor. İktidarın ciddiyet çerçevesi ile bir devrimcinin ciddiyet çerçevesi aynı sınırlarda duramaz. Gülmeyi unuttuğu için kendi küçük devletini kuran nice yönetimler gördü bu gözler. Hiyerarşik ve katı yaklaşımın olduğu yerde mizah bu muhalefettir, bu iktidardır diye bakmaz. Ezilen, hor görülen için mizah hayatta kalma stratejisidir. Bunu elinden almamak gerek, tersine daha fazla kullanma alanları açılması gerekiyor. Mizaha yaklaşım, bir iç demokrasi meselesi gibime geliyor. Devrimci yapılarda da çok sert, ezberci yaklaşımlar olabiliyor. Elbette bir denge olması önemli. Kaba, cinsiyetçi, anlamsız mizahtan bahsetmiyorum.

Peki gülmenin cinsiyeti var mı?

Toplumsal anlamda tabii ki var. Hem tarihin hem kamusalın erkekler için ayrılan oyun alanları olarak kurgulandığını düşünürsek, gülen erkek özgüvenli oluyorken; gülen kadın ise fazla rahat ve sınırı aşan olarak damgalandığını görüyoruz. Kadının gülüşü, kahkahası tarih boyunca denetime tabidir. Bu korkunç durum sistematiktir, bugün de devam ediyor. Kadının gülüşünden korkan bir sistem var. Biraz geriye gittiğimizde farklı bir durumu hemen görürüz. Demeter, kızı Persephone’nin yeraltına kaçırılmasından sonra büyük bir yas içine girer. Bu yas halinden ötürü dünya kurur, bereket kesilir. Fakat Baubo, böylesi bir anda Demeter’i güldürür. Böylece yaşam canlanır, yas çözülür, bereket geri gelir. Peki Baubo kim? Yunan mitolojisinde neşe, kahkaha ve müstehcenliğin figürü olarak anılan bir kadın. Kadın, yarattığı neşe ile yası bitirendir. Buradaki yas, yaşamdaki donukluktur. Bugün ise tersi yerdeyiz. Gülen, güldüren kadın bin bir yafta ile suçlu ilan edilebiliyor.

Son soru, ülke ve Kürtler en çok neye güler sence? Ya da ülkece neye gülersek barışırız?

Ülkeye veya genele dair biraz önce ifade ettiklerimin üstüne ek bir sözüm yok fakat Kürtler en çok kendine güler. Aileye, akrabaya, düğüne, şehre, bedene, özentiye, laf kalabalığına, politik heyecana, kavgaya gülüyoruz. Kendine güldüğü için başkasına da gülebiliyor. Bence bu bir nimet. Kürtlerde gülünen şeyler genelde içe dönüktür. Az söyleyerek çok şey anlatan tarz bize uymadığı için çok söyleyerek ve bunu performe ederek anlatmak keyif veriyor. Mizahı üretenler alt sınıf ve güldüğümüz şeyler genelde bedenseldir, pazardandır, sokaktadır, minibüstedir, taziyededir, düğündedir, evin mutfağındadır.

Baskı altında bir dil, bir kültür olduğu için iktidara saldırı yoğundur, gündelik politik meselelere çokça yoğunlaşan ve açığa çıkarma yönü baskın olan bir gülme tarzımız var. İnkarın saçmalığını çok iyi gördüğümüz için bu ve türevleri çokça malzeme oluyor. Herhangi bir yerdeki çatlağı çay soğumadan gösterme telaşı bizde hakkı verilen bir pratik. Sorunuzun ikinci kısmına gelirsek, en kestirme çözüm, Türkler de onları Kürde düşman eden yalanlara gülebilirse barışırız gibime geliyor.