• Bugün de kutsanmış halklar ve damgalanmış halklar var. Merkez bankalarına, rezerv para birimlerine, uçak gemilerine, uydulara, üniversitelere ve uluslararası kurumlarda veto hakkına sahip ülkeler adeta modern cennetin içinde yaşıyor. Bir de, Cennet'in doğusunda yaşıyanlar var.
  • Büyük bir güç işgal ettiğinde veya sadakat satın aldığında adı "ulusal çıkar" olur; küçük bir ülke hata yaptığında ise kronik yolsuzluk ya da kültürel yetersizlik sayılır. Böylece güç, ahlaki zarafetini korur. Yağma tedarik güvenliği, tahakküm bölgesel istikrar, sömürü ise uzun vadeli yatırım haline gelir. Gücün dil bilgisi ustadır; çünkü yağmayı bile iş birliği kisvesine büründürür.
  • Eski emperyalizm bayraklarla ve askerlerle gelirdi. Yeni emperyalizm ise anlaşmalarla, bankalarla, yaptırımlarla, yatırımlarla, risk derecelendirmeleriyle, dijital platformlarla ve özenle çevrilmiş ahlaki nutuklarla geliyor. Yoksulluk, manzaradaki estetik bir kusur değil, siyasal olarak inşa edilmiş bir mimaridir.

Mauricio Herrera Kahn* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

"Bazı halklar cennetten günah işledikleri için kovulmadı; sofradaki bütün yerler çoktan başkaları tarafından doldurulmuşken, o sofraya fazla uzakta doğdukları için cennetin dışında kaldılar."

John Steinbeck, Cennetin Doğusu'nu suçluluk, miras ve seçebilmenin dehşet verici ihtimali üzerine kurulmuş büyük bir alegori olarak kaleme almıştı. Kabil ile Habil yalnızca kutsal kitaptaki iki kardeş değil; aynı zamanda dünyaya bakmanın iki farklı biçimini temsil eder. Biri kutsanır, diğeri damgayı taşır.

Yirmi birinci yüzyıl ise bu eski trajediyi jeopolitiğe taşıdı.

Bugün de kutsanmış halklar ve damgalanmış halklar var.

Merkez bankalarına, rezerv para birimlerine, uçak gemilerine, uydulara, üniversitelere ve uluslararası kurumlarda veto hakkına sahip ülkeler adeta modern cennetin içinde yaşıyor.

Bir de diğerleri var; sayıları çok daha fazla. Onlar Cennet'in doğusunda yaşıyor. Tarihin geç ulaştığı, borcun tam zamanında geldiği ve umudun, adına gelecek denemeyecek kadar hafif bir bavulla yürüdüğü coğrafyalarda.

"Cennet, içine girenlere karşı her zaman cömert; dışında kalanlara karşı ise her zaman ibret verici olmuştur."

Bugünün cennetinde melekler yaşamıyor. Orada aslanlar hüküm sürüyor. Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği aynı ideolojiyi, aynı ahlak anlayışını ya da aynı ekonomik modeli paylaşmıyor olabilir. Ancak hepsini bir araya getiren çok daha önemli bir ortak payda var: güç. Para basabiliyorlar.

Yaptırım uygulayabiliyorlar. Hammadde satın alabiliyor, ticaret yollarını kapatabiliyor, savaşları finanse edebiliyor ve hangi ülkenin güvenilir ortak, hangisinin ise bekleme odasında tutulacağına karar verebiliyorlar.

Demokrasi, egemenlik, güvenlik, adil ticaret ve insan hakları üzerine söyledikleri ise çoğu zaman yılın diplomatik mevsimine göre değişiyor. Onlar kükrediğinde piyasalar kulak kesiliyor. Onlar hata yaptığında bedelini başkaları ödüyor. Onlar ihtiyat tavsiye ettiğinde ise ihtiyaç duyacakları yakıtı, gıdayı, çipleri, silahları ve krediyi çoktan güvence altına almış oluyorlar.

Aslanlar, güç ilişkileriyle dolu bu düzeni meşrulaştırmak için açıklama yapmak zorunda değildir; ona "uluslararası düzen" demeleri yeterlidir.

Büyük güçler sürekli kalkınmadan, iş birliğinden, güvenlikten ve istikrardan söz ediyor. Fakat yoksul ülkeleri çoğu zaman tarihsel adalete ihtiyaç duyan yaralı toplumlar olarak değil; nüfuz alanları, emek rezervleri, askerî koridorlar, tutsak pazarlar, stratejik sınırlar ya da hammadde depoları olarak görüyorlar.

Afganistan, Yemen, Suriye ve Myanmar; yoksul topraklar savaşın, yaptırımların, işgallerin, silahların, petrolün, afyonun, dinin, göçün ve ikiyüzlü diplomasinin laboratuvarına dönüştürüldüğünde neler yaşandığını çok iyi biliyor.

Bu ülkelerde yardım çoğu zaman füzelerden sonra geliyor.

Yeniden inşa ise yıkım henüz sona ermeden ilan ediliyor.

Bangladeş, Laos, Kamboçya, Nepal ve yoksul Pakistan aynı kaderin başka bir biçimini yaşıyor. Ucuz fabrikalar. Düşük ücretler. Dış borç. Teknolojik bağımlılık. Ve başkaları bolluk satın alabilsin diye insanın tükenişini ucuza pazarlayan küresel üretim zincirleri...

Haiti, Honduras, Guatemala, Bolivya, Paraguay, Venezuela ve Latin Amerika'nın birçok çevre ülkesi de aynı grameri biliyor.

Koşullu krediler... Doğal kaynakları çıkaran şirketler... Uluslararası kuruluşlar... Her adımı izleyen büyükelçilikler... İtaatkar elitler... Ve kendi kaynakları gemilerle, sözleşmelerle ya da şirket bilançoları üzerinden ülkeden çıkarılırken geriye kalan kırıntılar için şükretmeye zorlanan halklar.

Eski emperyalizm bayraklarla ve askerlerle gelirdi. Yeni emperyalizm ise anlaşmalarla, bankalarla, yaptırımlarla, yatırımlarla, risk derecelendirmeleriyle, dijital platformlarla ve özenle çevrilmiş ahlaki nutuklarla geliyor.

"Yoksul ülkeler liyakatsiz oldukları için değil; çoğu zaman başkalarının cenneti varlığını sürdürebilsin diye dışarıda bırakılıyorlar."

Onlar zekadan, onurdan ya da yetenekten yoksun ülkeler değildir. Aksine; ucuz hammaddeye, kırılgan kurumlara, dar bir seçkinler sınıfına ve ağır dış borçlara mahkum edilmiş; okullarını, hastanelerini, yollarını, temiz su altyapısını ve toplumsal güveni tam anlamıyla kuramadan küresel rekabetin içine itilen toplumlardır.

Onlardan, güçlü kurumlar kurmadan istikrar sağlamaları; teknolojiye sahip olmadan üretken olmaları; eşitliği tesis etmeden demokrasi inşa etmeleri; sermaye biriktirmeden büyümeleri beklenir. Ardından da başlangıç çizgisi yüzyıllar önce çekilmiş bir yarışta geride kaldıkları için suçlanırlar.

"Yoksullardan, bugünün araçlarına henüz sahip değilken geleceğe ulaşmaları bekleniyor."

Bu yüzden yoksulluk uzaktan bakıldığında çoğu zaman teknik bir mesele gibi görünür. Gelir tablolarıyla... Endekslerle... Grafiklerle... Uluslararası konferanslarla... Ve yüzlerine ciddiyet çökmüş çocukların fotoğraflarıyla ölçülür. Oysa içeriden yaşandığında bambaşka bir şeydir. Gün doğmadan uyanıp yine de geç kalmaktır. Sigortasız hastalanmaktır. İnternetsiz eğitim görmektir. Sözleşmesiz çalışmaktır. Belgesiz göç etmektir. İnanmadan oy vermektir.

Yemek yiyebilmek için borçlanmaktır. Ve zenginlerin "göç kontrolü", yoksulların ise "mezarlık" dediği bir sınırda çocuğunu kaybetmektir. Dünya bir yandan kapsayıcılıktan söz ederken duvarlar örüyor. İş birliğinden söz ederken faiz tahsil ediyor.

Dayanıklılığı övüyor; kırılgan olanlardan ise ancak bir istatistiğe dönüşene kadar acıya katlanmalarını bekliyor. Bu, halının üzerine leke düşürmeyen inceltilmiş bir merhamet biçimidir.

"Yoksulluk, bir raporun içinde yer aldığında; kapıyı çaldığındakinden çok daha dokunaklı görünür."

Güçlü ülkeler kalkınma üzerine nutuk atmaktan fazlasını yapabilir. Amerika Birleşik Devletleri; Haiti, Honduras ve Guatemala'ya yalnızca sınırlarını güçlendirmek yerine altyapı yatırımları, hastaneler, teknik eğitim, ayrıcalıklı pazar erişimi ve insanları zorunlu göçe mecbur bırakmayacak istihdam sağlayabilir.

Çin; Bolivya, Laos, Kamboçya, Nepal ve Bangladeş'te işleme tesisleri, demiryolları, enerji altyapısı ve teknoloji transferine yatırım yaparak bu ülkelerin yalnızca hammadde ya da ucuz emek değil, katma değerli ürünler de ihraç edebilmelerine katkı sağlayabilir.

Rusya; Suriye, Yemen ve Afganistan'ın enerji altyapısının yeniden kurulmasına, gübre ve gıda üretimine, teknik eğitime ve askerî bağımlılık yaratmayan güvenlik iş birliklerine katkıda bulunabilir.

Avrupa Birliği ise Venezuela, Paraguay, Myanmar ile Latin Amerika ve Asya'nın unutulmuş çevre bölgelerine mali rahatlama, daha adil ticaret ilişkileri, çevre teknolojileri, temiz içme suyu projeleri ve diplomatik itaati görünmez bir vergiye dönüştürmeyen kurumsal iş birlikleri sunabilir.

Bu bir hayırseverlik meselesi değildir.

Bu, akıllı jeopolitiğin ta kendisidir.

Güçlü, istikrarlı ve üretken ülkelerin ortaya çıkmasına yardımcı olmak; onların savaşlarını, kitlesel göçlerini, darbelerini, yaptırımlarını ve umutsuzluklarını onlarca yıl boyunca yönetmeye çalışmaktan çok daha düşük maliyetlidir.

"Aslanlar kapıyı açabilirlerdi; ama çoğu zaman çiti finanse etmeyi, dışlanma üzerine bir sempozyum düzenlemeyi ve ardından hazırlanan raporun kalitesinden dolayı birbirlerini kutlamayı tercih ediyorlar."

Steinbeck geriye tek bir sözcük bıraktı: Timshel. "Seçebilirsin."

Bu sözcüğün büyüklüğü, insanın ne kanına ne de geçmişine bütünüyle mahkûm olmadığını hatırlatmasındadır.

Fakat jeopolitik, bu özgürlüğü de kendi baskısına dönüştürdü.

Bugün yoksul ülkelere de seçebilecekleri söyleniyor.

Borç verenler arasında...

Lityumu ucuza satmakla pahalı batarya satın almak arasında...

Bakırı ihraç edip teknolojiyi ithal etmek arasında... Bir askerî üs, dış kaynakla finanse edilen bir otoyol, Uluslararası Para Fonu'nun bir tavsiyesi, yabancı bir yaptırım ya da ömrü enflasyondan kısa sürecek bir seçim vaadi arasında... Böyle koşullar altında yapılan tercihe özgürlük demek güçtür.

Bu, masası olmayan birine yemek menüsü uzatmaya benzeyen; neredeyse dekoratif bir özgürlüktür.

"Özgürlük, açken seçim yapmak zorunda kalmamış insanlar tarafından yazıldığında kusursuz görünür."

Sorun, güçlü ülkelerin var olması değildir. Sorun, dünya düzeninin gücü erdeme, zayıflığı ise kusura dönüştürmesidir. Büyük bir güç kendi sanayisini koruduğunda buna strateji denir. Yoksul bir ülke aynı şeyi yapmaya kalktığında ise buna çarpıtma denir. Bir aslan işgal ettiğinde, baskı kurduğunda ya da sadakat satın aldığında buna ulusal çıkar denir. Küçük bir ülke hata yaptığında ise bunun adı kronik yolsuzluk, kurumsal olgunlaşmamışlık ya da kültürel yetersizlik olur. Böylece güç, ahlaki zarafetini korumayı başarır. Asla yağmalamaz; yalnızca tedarik güvenliğini sağlar. Asla tahakküm kurmaz; yalnızca bölgesel istikrarı destekler. Asla sömürmez; yalnızca uzun vadeli bir vizyonla yatırım yapar. Gücün dilbilgisi hayranlık uyandıracak kadar ustacadır; çünkü yağma bile iş birliği kisvesine büründürülebilir.

"Güç kendisini nadiren masum ilan eder; bunun yerine iyi çevirmenler tutmayı tercih eder."

Küresel ekonomi bugün yılda 110 trilyon ABD dolarından fazla değer üretirken ve dünya her yıl yaklaşık 2,9 trilyon ABD dolarını askeri harcamalara ayırırken, 2030 yılında yaklaşık 622 milyon insanın hâlâ aşırı yoksulluk içinde yaşayacağı; 3,4 milyar insanın ise günde 6,85 ABD dolarının altında bir gelirle hayatını sürdürmek zorunda kalacağı öngörülüyor.

Hesap aslında oldukça basit. Uçak gemileri için para var. Uydular için para var. Bankalar için para var. Finansal kurtarma paketleri için para var. Yıllarca süren savaşlar için para var.

Ama insanlığın çok büyük bir bölümünü içinde bulunduğu bataklıktan çıkaracak ortak bir ahlaki irade için kaynak bulunamıyor.

"Sorun dünyanın yoksul olması değildir; sorun, bolluğu adeta kusursuz bir mazeret üretir gibi, cerrahi bir hassasiyetle dağıtmayı öğrenmiş olmasıdır."

İşte bu yüzden Cennetin Doğusu hâlâ rahatsız edici bir metafordur. Çünkü yalnızca iki kardeşten değil, mirastan söz eder. Yalnızca iyilikle kötülükten değil; verimli topraklara, kütüphanelere, köklü aile adlarına, ordulara, güçlü para birimlerine, limanlara, krediye ve zamana kimin sahip olduğundan söz eder.

Bahçenin dışında kalan ülkeler sonsuz yardım istemiyor.

Daha az ikiyüzlü kurallar istiyorlar. Daha az sömürücü ticaret ilişkileri istiyorlar. Teknolojiye erişimde daha az kısıtlama istiyorlar. Borç mekanizmalarının daha az tahakküm aracı olmasını istiyorlar. Ve törensel saygı gösterilerinden çok gerçek bir eşitlik talep ediyorlar. Dünyadan hatırlamasını istedikleri şey şu: Yoksulluk, manzaradaki estetik bir kusur değildir. Yoksulluk, siyasal olarak inşa edilmiş bir mimaridir.

"Güçlüler, açlığı ortadan kaldırmaktan çok açlık üzerine zirveler düzenlemeyi; o zirvelerde de kusursuz ziyafet sofraları kurmayı tercih ediyorlar."

"Hiçbir şey bir adaletsizliği, özenle hazırlanmış bir sofra, ortak iyilik üzerine yapılan görkemli bir konuşma ve faturayı ödemeye devam eden halklar karşısındaki dikkatle yönetilmiş bir sessizlik kadar güzel gösteremez."

"Güç, apaçık gerçeği gizlemek için her zaman soylu kelimeler bulur: Kimi insanlar dünya düzenini ellerinde kadehleriyle kutlarken, başkaları hâlâ Cennet'in doğusunda yaşamaya mahkûm olarak dünyaya gelmeye devam ediyor."

Kısa Kaynakça

Dünya Bankası, Poverty, Prosperity, and Planet Report 2024. Rapora göre 2030 yılında yaklaşık 622 milyon insanın aşırı yoksulluk içinde yaşayacağı ve 3,4 milyar insanın günlük 6,85 ABD dolarının altında bir gelirle hayatını sürdüreceği öngörülmektedir.

SIPRI (Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü), Trends in World Military Expenditure 2025. Rapora göre küresel askerî harcamalar 2025 yılında 2,887 trilyon ABD dolarına ulaşmış; bunun %51'i Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya tarafından gerçekleştirilmiştir.

John Steinbeck, Cennetin Doğusu (East of Eden). Viking Press, 1952.

* Mauricio Herrera Kahn, Santiago de Chile’de yaşayan ve madencilik ile proje geliştirme sektöründe 45 yıllık deneyimi olan Ekvadorlu bir makine mühendisidir. Kendisi aynı zamanda uluslararası platformlarda sosyal, politik ve ekonomik analizler kaleme alan bir yazardır.

Kaynak: Pressenza - International Press Agency

Kaynak link: https://www.pressenza.com/2026/07/east-of-the-geopolitical-eden/