• Çin örneğinde olduğu gibi, devletleşen parti yapısı halk iktidarını ve doğrudan demokrasiyi engeller; sosyalizmi devlet mülkiyetine indirgemek, yönetenleri denetimsiz bir egemen sınıfa dönüştürür. Üstelik piyasa mekanizmaları ve küresel kapitalizm sistemi içeriden kemirerek sosyalizmi özünden saptırır.
  • Ben, Kürt siyasal Önderi Abdullah Öcalan'ın da savunduğu gibi, sosyalizmi belirli bir ekonomik model değil; halkların, sınıfların ve ezilen toplumsal kesimlerin iktidarı olarak gören yaklaşıma yakınım. İşçi sınıfının iktidarı, onlar adına konuştuğunu iddia eden bir parti tarafından ikame edilmemelidir.
  • Çin Komünist Partisi, piyasayı planlı siyasi hedeflere tabi bir araç olarak kullanarak "sosyalist bir piyasa ekonomisi" temelinde özgün bir model inşa eder. Partinin ekonomik iktidarı; finansal sistemi yönlendirmek, stratejik sektörlerde mutlak kontrol sağlamak ve toprak mülkiyetini denetlemek gibi belirleyici kaldıraçlara dayanır.

Raúl Zibechi* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Bazı Latin Amerika hareketleri ve partileri, Çin’in sosyalist bir ülke olduğunu savunuyor. Bu görüşlerini de devlet aygıtının Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından denetlenmesine dayandırıyorlar. Dünyanın başka bölgelerinde de benzer bir durumun yaşandığını tahmin ediyorum. Söz konusu parti, bunun “Çin özelliklerine sahip bir sosyalizm” olduğunu ileri sürüyor.

Bu konu üzerine Xulio Ríos’un (Ç.N.: modern Çin siyaseti üzerine uzmanlaşmış, 20'den fazla kitabı ile tanınan İspanyol bir sinologdur) kaleme aldığı son derece başarılı bir makale, Asya ülkesinin ekonomik ve siyasal modelinin niteliği hakkında farklı tarafların öne sürdüğü argümanları ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Ríos, bu modeli “devlet kapitalizmi” olarak tanımlayanların görüşlerini tartışıyor, ancak bu tanımlama Çin’de tepkiyle karşılanıyor. Çin hükümeti ise bunun “daha önce görülmemiş bir sosyalist kalkınma biçimi” olduğunu savunuyor (Rebelión, 17 Temmuz 2026).

ÇKP’ye göre Çin, “sosyalist bir piyasa ekonomisi” temelinde yükselen “özgün bir sosyalizm biçimi” inşa ediyor. Onlara göre piyasa yalnızca, “planlama yoluyla belirlenen siyasal hedeflere tabi bir kaynak dağıtım aracı”dır. Buna göre Çin’in yönünü belirleyen şey piyasa değil, parti; dolayısıyla ülkeyi kapitalist olarak tanımlamak doğru değildir. Ríos’un özetlediği gibi, “kapitalist ekonomilerde piyasa sistemin örgütleyici ilkesi konumundayken; Çin’de, en azından doktriner ve kurumsal düzeyde, piyasa daha üstün kapsamlı bir siyasal projenin hizmetindeki bir araç olarak sunulmaktadır.”

Buna karşılık, Çin’in güçlü devlet etkisine sahip kapitalist bir rejim olduğunu savunanlar; “özel mülkiyetin yayılması, güçlü bir girişimci sınıfın ortaya çıkışı, toplumsal eşitsizlikler, bütünüyle piyasaya dayalı ücret ilişkilerinin varlığı ve ekonomik teşvik aracı olarak kârın kullanılması” gibi unsurların, “klasik sosyalizm ilkelerinden vazgeçildiğini” gösterdiğini vurguluyorlar. Onlara göre sosyalist söylem, özünde kapitalist olan bir sistemi ideolojik olarak meşrulaştırmaya yarayan bir araçtan ibarettir.

Stratejik sektörler üzerindeki mutlak kontrol

Görüldüğü üzere, Çin rejiminin niteliğini belirleme konusundaki temel mesele, partinin ekonomik iktidarın belirleyici kaldıraçları üzerindeki denetimidir. Başka bir deyişle mesele; “stratejik kabul edilen sektörler üzerindeki mutlak kontrol”, kentsel toprakların kamu mülkiyeti ve kırsal arazilerin özelleştirilmesine getirilen sınırlamalar kadar, finans sisteminin yönlendirilmesidir. ÇKP ayrıca “büyük özel şirketlerin içinde örgütsel bir varlığını sürdürmekte, başlıca iletişim ve planlama araçlarını denetlemekte ve her şeyden önemlisi, sermaye sahiplerinin devleti etkileyebilecek özerk bir siyasal güç hâline gelmesini engellemektedir.”

İktidar zincirine göre parti devleti yönetir, devlet de sermayeyi kendisine tabi kılar. Ancak Çin’de eşitsizlik büyümekte ve bu eşitsizlik birçok kapitalist ülkeyi aşmakta; buna karşın kamu hizmetleri evrenselleştirilmiş ve yoksulluk büyük ölçüde azaltılmıştır.

Ríos'un da belirttiği gibi, Çin'i değerlendirmek için başka tarihsel deneyimleri, özellikle de Sovyetler Birliği'ni çözümlemek üzere geliştirilmiş kategorileri kullanmak hatalıdır. Eleştirel düşüncenin miras aldığı kavramsal çerçevenin, günümüz dünyasında ortaya çıkan yeni gerçeklikleri anlamakta yetersiz kaldığı açıkça görülüyor. Bununla birlikte, bu tartışmaya ilişkin bazı gözlemlerde bulunmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Bunu da kesin yargılardan çok belirsizlikleri öne çıkararak yapmak gerekir, çünkü toplumsal ilişkileri dünya ölçeğinde dönüştürmeye aday bir hegemonya geçişi sürecinden geçiyoruz.

Sosyalizme toplum gözünden bakmak

İlk mesele, sosyalizmden ne anladığımızdır. Burada temel bir sorun karşımıza çıkıyor: Sovyetler Birliği deneyimi, bu düşünce geleneğinin kurucularının devlete yönelttiği eleştirileri büyük ölçüde bastırdı. Oysa onlar için devlet, aşılması gereken kapitalist bir toplumsal ilişki, yeni bir dünyanın inşası ancak bunun ötesine geçmekle mümkündür. Öte yandan, sosyalizmin tek bir tanımını kabul etmemiz gerektiğini de düşünmüyorum, çünkü bu, farklı yönlerde geliştirilebilecek her türlü deneyimin önünü tıkayacaktır.

Ben, Kürt siyasal önderi Abdullah Öcalan'ın da savunduğu gibi, sosyalizmi belirli bir ekonomik model değil; halkların, sınıfların ve ezilen toplumsal kesimlerin gücü olarak gören yaklaşıma yakınım. İşçi sınıfının iktidarı, onlar adına konuştuğunu iddia eden bir parti tarafından ikame edilmemelidir. Ne var ki şimdiye kadarki deneyimlerde devletle bütünleşmiş parti, halk iktidarının ve doğrudan demokrasinin hayata geçirilmesini engellemiştir; Rusya'daki Sovyetler bunun en bilinen örneğidir. İktidardaki partinin kimi dönemlerde ezilenleri gerçekten temsil etmiş olması mümkündür; ancak zamanla bu durum genellikle yozlaşır ve Sovyet deneyimi bunun tek örneği değildir.

İkinci nokta, sosyalizmi devlet, devlet mülkiyeti ve merkezi planlamayla özdeşleştirmenin ciddi bir eksikliğidir. Çünkü bu yapıları yönetenler yalnızca olağanüstü bir iktidara sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder ve zamanla yeni bir egemen sınıfa dönüşme eğilimi gösterirler. Halkın iktidar organları ortadan kaldırıldığında ya da etkisizleştirildiğinde, yönetenler yönetilenlerin denetiminden çıkar; bu çelişki ise özellikle kriz dönemlerinde daha da keskinleşir.

Üçüncü mesele, piyasa mekanizmalarının ve küresel kapitalizmle kurulan sıkı ilişkinin "sosyalizmi" içeriden aşındırarak onu başka bir şeye dönüştürebilmesidir. Böyle bir süreçte, üretim araçlarının hukuki sahibi olmasa da onları yöneten ve bundan çıkar sağlayan yeni bir egemen sınıf ortaya çıkabilir. Bu noktada yeni kuramsal açılımlara ihtiyaç var, çünkü günümüz kapitalizmini anlamak için mülkiyet olgusu tek başına yeterli değildir.

Son olarak, Ríos'un yerinde biçimde vurguladığı gibi, Çin rejiminin güçlü devletçi ve derin ölçüde ataerkil Çin imparatorluk geleneklerinden bütünüyle bağımsız olduğu söylenemez.

Bana göre mesele bu tartışmaları kesin bir sonuca bağlamak değil, bugüne dek deneyimlenmemiş olana açık olmaktır. Kaldı ki "sosyalizm" adına da zorunlu olarak bağlı kalmak durumunda değiliz, bu kıtanın yerli ve Afrika kökenli toplumsal hareketleri zaten bu kavramı hiçbir zaman kullanmamıştır.

* Raúl Zibechi, Güney Amerika'daki toplumsal hareketler, özyönetimler ve taban mücadeleleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Uruguaylı bir gazeteci, yazar, aktivist ve siyaset teorisyenidir. İktidarı Dağıtmak kitabının yanı sıra birçok kitabı farklı dillerde yayımlandı.

Kaynak:

https://www.naiz.eus/es/iritzia/articulos/polemizando-el-socialismo-chino