Hamas ve Hizbullah küresel Sol’un parçası hâline nasıl geldi?
- Merkez-çevre karşıtlığı, çok daha geniş, varoluşsal bir dünya tasavvuruna dönüşüyor. Sömürgecilik, kapitalizm, patriyarka ve Batı-merkezcilikle özdeşleşen “merkez”, bu tahakkümün tarihsel mağduru olan “çevre”yi üretiyor.
- Bu ikili yapı içinde çevrede konumlanan bir aktörün kendi içindeki baskı ve şiddet biçimleri, merkezle kurduğu çatışmanın yanında ikincil hâle gelebiliyor. Hamas ve Hizbullah’ın küresel Sol’un bazı kesimleri tarafından sempatik bir çerçevede değerlendirilmesi de bu mantığın sonucudur.
- El-Kayal, “anti-emperyalizm” ile “ilericilik” arasındaki otomatik eşitlemeyi sorguluyor. Bir hareketin Batı hegemonyasına, İsrail’e veya emperyalizme karşı çıkması, tek başına onu toplumsal açıdan özgürleştirici ya da Sol’a ait bir aktör hâline getirmiyor.
- Bütün sistemi tek bir “merkez”e indirgemek gerekmiyor. Aynı şekilde, herhangi bir aktörü yalnızca “mağdur”, “sömürülen”, “sömüren” veya “direnen” kimlikleriyle açıklamak yerine; onların farklı ilişkiler içinde, aynı anda farklı roller üstlenebileceğini kabul etmek gerekiyor.
BAHAR AVJÎN
Muhammed Sami el-Kayal, Hamas ve Hizbullah gibi İslamcı hareketlerin dünyanın farklı yerlerindeki sol çevreler tarafından nasıl anti-emperyalist, ilerici ve hatta küresel Sol’un bir parçası olarak görülmeye başlandığını sorguluyor. Kürt Çalışmaları Merkezi (Kurdish Center for Studies) sitesinde yayınlanan yazının çıkış noktası, Judith Butler’ın 2006 yılında Hamas ve Hizbullah’ı “sosyal olarak ilerici” hareketler ve “küresel Sol’un bir parçası” olarak niteleyen sözleri. Suriyeli bir yazar ve araştırmacı olan El-Kayal için asıl mesele, bu ifadenin tek başına ne kadar tartışmalı olduğu değil; çağdaş Sol’un önemli bir bölümünün, birbirinden oldukça farklı toplumsal ve siyasal pratiklere sahip aktörleri hangi teorik çerçeve içinde aynı “ilerici” kategoriye yerleştirebildiği.
Yazar, bu sorunun izini öncelikle emperyalizm ve kapitalizme ilişkin Marksist tartışmalara kadar sürüyor. Lenin’in emperyalizm analizinde ortaya çıkan “işçi aristokrasisi” fikrinden hareketle, merkez ülkelerdeki işçi sınıflarının sömürge ve çevre ülkelerden aktarılan zenginlikten pay aldığı ve bu nedenle mevcut sisteme karşı devrimci bir özne olmaktan uzaklaşabildiği düşüncesinin zamanla daha geniş bir merkeze-çevre teorisine dönüştüğünü savunuyor. Engels’ten Lenin’e, bağımlılık teorisyenlerinden Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistemleri yaklaşımına uzanan bu düşünsel hatta, klasik sınıf karşıtlığının yerini giderek Küresel Kuzey ile Küresel Güney, merkez ile çevre, sömüren ile sömürülen arasındaki daha kapsamlı bir karşıtlık alıyor.
Devrimci özne değişiyor mu?
Bu dönüşümün önemli sonucu, tarihsel ve siyasal mücadelede “devrimci özne”nin tanımının değişmesi oluyor. Batı’daki sanayi işçisinin kapitalist sisteme giderek daha fazla entegre olduğu düşünüldükçe, göçmenler, kadınlar, queer bireyler, beyaz olmayan topluluklar ve Batı dışındaki toplumlar gibi farklı gruplar yeni bir özgürleşme potansiyelinin taşıyıcıları olarak öne çıkıyor. Böylece sınıf mücadelesi yalnızca belirli bir ülkenin işçi sınıfı ile burjuvazisi arasındaki ilişki olmaktan çıkıp, küresel ölçekte merkez ile çevre arasındaki mücadele şeklinde okunmaya başlanıyor. “Marjinalleştirilmiş” olan, yalnızca tahakkümün nesnesi değil, aynı zamanda tarihsel olarak özgürleştirici bir kapasiteye sahip olduğu varsayılan özne hâline geliyor.
El-Kayal’a göre sorun tam da burada başlıyor. Merkez ile çevre arasındaki karşıtlık, başlangıçta ekonomik ve tarihsel ilişkileri açıklamaya yönelik bir kavramken zamanla çok daha geniş, neredeyse varoluşsal bir dünya tasavvuruna dönüşüyor. Bir tarafta sömürgecilik, kapitalizm, patriyarka, Batı-merkezcilik ve kültürel tahakkümle özdeşleştirilen bir “merkez”; diğer tarafta bu tahakkümün tarihsel mağduru olarak görülen “çevre” bulunuyor. Bu ikili yapı içinde çevrede konumlanan bir aktörün kendi içindeki baskı ve şiddet biçimleri, merkezle kurduğu çatışmanın yanında ikincil hâle gelebiliyor. Yazar, Hamas ve Hizbullah’ın küresel Sol’un bazı kesimleri tarafından olumlu ya da sempatik bir çerçevede değerlendirilmesini de bu mantığın sonuçlarından biri olarak ele alıyor.
Bu yaklaşımın, söz konusu hareketlerin kendi toplumsal ve siyasal pratikleriyle yaşanan çelişkileri nasıl görünmezleştirebildiğine dikkat çeken el-Kayal, “anti-emperyalizm” ile “ilericilik” arasındaki otomatik eşitlemeyi sorguluyor. Ona göre bir hareketin Batı hegemonyasına, İsrail’e veya emperyalizme karşı çıkması, tek başına onu toplumsal açıdan özgürleştirici ya da Sol’a ait bir aktör hâline getirmiyor. Aksine, bu tür aktörleri yalnızca “merkeze karşı direnen çevre” kategorisi içinde değerlendirmek, onların kendi iktidar ilişkilerini, baskı biçimlerini ve küresel sistem içindeki somut bağlantılarını analiz etmeyi engelleyebiliyor.
Batı’nın bilgi üretme, dünyayı sınıflandırma “gücü”
Yazının önemli bir bölümü, bu merkeze-çevre ikiliğinin nasıl oluştuğunu ve neden uzun süre bu kadar güçlü kaldığını açıklamaya ayrılıyor. El-Kayal, bağımlılık teorisinin çevre ülkelerin geri kalmışlığını küresel kapitalist sistem içindeki yapısal konumlarıyla açıklamasından, Wallerstein’ın “yarı-çevre” kavramıyla bu ikiliği esnetme girişimine kadar uzanan teorik gelişmeleri ele alıyor. Ardından postkolonyal düşüncenin Batı’nın yalnızca ekonomik değil, kültürel ve epistemolojik egemenliğine yönelttiği eleştiriyi inceliyor. Böylece mesele, yalnızca sermayenin merkezden çevreye ve çevreden merkeze hareketi olmaktan çıkıyor; Batı’nın bilgi üretme, dünyayı sınıflandırma ve “modernlik”, “ilerleme” ya da “geri kalmışlık” gibi kavramları tanımlama gücü de tartışmanın merkezine yerleşiyor.
Bu teorik dönüşümlerin her biri kendi tarihsel bağlamında belirli sorunlara cevap vermeyi amaçlıyor. Ancak el-Kayal, zaman içinde farklı teorilerin birbirinden ayrışan kavramlarının, merkez ve çevre arasındaki temel karşıtlık etrafında birleşerek daha geniş bir ideolojik çerçeve oluşturduğunu ileri sürüyor. Bu çerçevede “Batı”, “Küresel Kuzey”, “beyazlık”, sömürgecilik ve kapitalizm çoğu zaman aynı tahakküm zincirinin farklı görünümleri olarak; Batı dışı toplumlar, Küresel Güney ve çeşitli marjinalleştirilmiş gruplar ise bu tahakküme karşı duran aktörler olarak ele alınabiliyor. Yazar, bu kadar geniş bir karşıtlığın gerçek dünyanın karmaşıklığını açıklamakta yetersiz kaldığını düşünüyor.
Çünkü dünyanın bugün merkez ve çevre şeklinde ikiye ayrılmasının giderek daha zor hâle geldiğini savunuyor. Küresel Güney olarak adlandırılan ülkelerin ekonomik, siyasal ve toplumsal koşulları birbirinden büyük ölçüde farklı. Bazı ülkeler küresel sistem içinde aynı anda hem bağımlı hem de başka ülkeler üzerinde etkili olabilirken, merkez ülkelerin kendi içinde de ciddi eşitsizlikler ve marjinalleşmiş bölgeler bulunuyor. Çok uluslu şirketler, küresel kentler, uluslararası kuruluşlar, devletler ve devlet dışı silahlı aktörler birbirleriyle çok farklı biçimlerde ilişki kuruyor. Dolayısıyla küresel iktidarın tek yönlü biçimde merkezden çevreye aktığını varsaymak, bu ilişkiler ağının önemli bir bölümünü açıklamanın dışında bırakıyor.
Kategoriler üzerinden dünyayı okuma yöntemi
El-Kayal’ın eleştirisi burada yalnızca belirli bir siyasi pozisyona değil, belirli bir analiz yöntemine yöneliyor. Ona göre “merkez” ve “çevre”yi iki karşıt tarihsel özne olarak kabul etmek, dünyayı önceden belirlenmiş kategoriler üzerinden okumaya yol açıyor. Böyle bir yaklaşımda merkez tahakkümün, çevre ise direnişin doğal taşıyıcısı hâline geliyor. Çevrenin gerçekleştirdiği şiddet, baskı veya otoriterlik ise “asıl çelişki” olarak tanımlanan merkezle mücadelenin yanında ikincil bir meseleye indirgenebiliyor. Böylece tarih, ezilen öznenin bir gün merkeze karşı ayaklanarak kendi konumunu tersine çevireceği bir tür kurtuluş anlatısına dönüşüyor.
Yazar, bu nedenle son birkaç on yılda sosyal bilimlerin farklı alanlarında ortaya çıkan daha ilişkisel yaklaşımlara dikkat çekiyor. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin “rizom” ve akış kavramlarından Antonio Negri ve Michael Hardt’ın küreselleşme çağında sermaye, bilgi ve emek akışlarını merkeze alan Empire kitabına; Bruno Latour’un Aktör-Ağ Teorisi’nden Küresel Tarih çalışmalarına ve “konstelasyon” yaklaşımlarına kadar uzanan farklı yöntemlerin ortak özelliğinin, dünyayı sabit özne ve kategorilerden ziyade ilişkiler üzerinden anlamaya çalışmak olduğunu belirtiyor.
Bu yaklaşımlarda herhangi bir aktörün gücü baştan verilmiş, değişmez bir özellik olarak kabul edilmiyor. Bir devletin, şirketin, örgütün ya da toplumsal grubun gücü, içinde bulunduğu ilişkilerden ve ağdaki konumundan doğuyor. Bazı düğümler çok daha güçlü, bazı akışlar çok daha yoğun, bazı aktörler çok daha belirleyici olabilir; ancak bütün sistemi tek bir “merkez”e indirgemek gerekmiyor. Aynı şekilde herhangi bir aktörü yalnızca “mağdur”, “sömürülen”, “sömüren” veya “direnen” kimliğiyle açıklamak yerine, farklı ilişkiler içinde aynı anda farklı roller üstlenebileceği kabul ediliyor.
El-Kayal, bu perspektif değişiminin Hamas ve Hizbullah gibi hareketleri anlamak açısından da önemli olduğunu düşünüyor. Bu hareketlerin yalnızca Batı’ya, İsrail’e veya emperyalizme karşı duran “çevresel” aktörler olarak görülmesi yerine, küresel siyasal ve ekonomik ağların içindeki somut konumlarının incelenmesi gerektiğini savunuyor. Silahlı grupların devletlerle, bölgesel güçlerle, uluslararası aktörlerle ve farklı ekonomik ağlarla kurduğu ilişkiler, onları basit bir merkez-çevre karşıtlığının içine yerleştirmekten çok daha karmaşık bir tablo ortaya çıkarabilir. Böyle bir analiz, bir aktörün hem bir çatışmanın mağduru hem de başka ilişkiler içerisinde tahakküm uygulayan bir güç olabilmesini de mümkün kılıyor.
Mağduriyet sektörü ve ideolojik endüstri
Yazının son bölümünde ise teorik tartışma “ideolojik endüstri” meselesine bağlanıyor. El-Kayal’a göre merkez-çevre karşıtlığının terk edilmesi yalnızca akademik bir yöntem değişikliği anlamına gelmez; aynı zamanda çok sayıda siyasi ve ideolojik pozisyonun dayandığı zemini de sarsar. Devletlerin, sivil toplum kuruluşlarının, akademik kurumların, fon mekanizmalarının ve popüler kültürün içinde yerleşmiş mağduriyet ve direniş anlatıları, belirli aktörleri ve kimlikleri belli bir biçimde konumlandırır. Bu nedenle daha karmaşık bir ilişkiler analizine geçmek, yalnızca teorik kategorileri değil, bu kategoriler üzerinden kendisini tanımlayan aktörlerin siyasal konumlarını da değiştirmelerini gerektirebilir.
Yazarın iddiasına göre “Hamas ve Hizbullah küresel Sol’un parçasıdır” gibi ifadeler, bu karmaşıklığı çözmek yerine onu basit bir ikili karşıtlığın içine yerleştirir: sömürgeci ve tahakkümcü merkez ile marjinalleştirilmiş ve direnen çevre. Böylece Hamas ve Hizbullah’ın kendi iç siyasetleri, baskı pratikleri ve farklı iktidar ilişkileri yerine, merkezle kurdukları çatışma belirleyici hâle gelir. Benzer biçimde siyasal İslamın tamamını sömürgecilik tarihine verilmiş bir “tepki” olarak açıklamak ya da bölgedeki siyasal sorunları yalnızca Batı’nın dayattığı devlet modeli üzerinden okumak, birbirinden farklı tarihsel ve toplumsal süreçleri tek bir açıklama şemasında birleştirir.
El-Kayal, bunun yerine merkez ve çevre, mağdur ve fail, Batı ve Batı dışı gibi hazır karşıtlıkların ötesine geçmeyi öneriyor. Ona göre gerçek bir eleştirel ve özgürleştirici yaklaşım, belirli grupları yalnızca tarihsel mağduriyetleri nedeniyle ilerici kabul etmekten değil, onları içinde bulundukları ilişkiler ağı içinde eleştirel biçimde incelemekten geçiyor. Bir aktörün kiminle, hangi çıkarlar doğrultusunda ve hangi iktidar ilişkileri içerisinde hareket ettiğini takip etmek; ekonomik, siyasal, kültürel ve ideolojik bağlantıları birbirinden koparmadan değerlendirmek gerekiyor.
Bu anlamda yazı, Hamas ve Hizbullah’ın “Sol’a ait olup olmadığı” sorusundan daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Bugünün dünyasını açıklamak için hâlâ merkez ile çevre arasındaki basit bir karşıtlığa ihtiyaç var mı? El-Kayal’ın cevabı olumsuz. Ona göre çağdaş küresel sistemin karmaşık ilişkilerini anlamak için sabit kimlikler ve ikili karşıtlıklar yerine ağları, akışları, bağlantıları ve farklı aktörlerin değişken konumlarını izlemek gerekiyor. Asıl “ilerici” hamle de tam burada ortaya çıkıyor: mağduriyet anlatılarını otomatik biçimde kutsamak ya da herhangi bir “merkeze karşı” hareketi direniş olarak kabul etmek değil, bu anlatıların kendisini sorgulamak ve küresel iktidarın çok katmanlı ilişkilerini görünür kılmak.
Kaynak link: https://nlka.net/eng/how-did-hamas-and-hezbollah-become-part-of-the-global-left/