Kadınların gücü inatçı ısrarlarındadır

Dosya Haberleri —

9 Kasım 2021 Salı - 20:10

Eylem Ata Güleç

Eylem Ata Güleç

  • Kadınların yayın evi bulmakta zorluk çektiğine dikkat çeken yazar Eylem Ata Güleç, "Henüz karşımıza çıkmamış pek çok öykü, roman, anlatı ve deneme vardır. Günlüklerin tutulduğu defterler, günü geldiğinde, kamuya açıldığında okuyacaklarım için şimdiden heyecanlanıyorum" dedi

MIHEME PORGEBOL
İlk öykü kitabı "Boşlukta Büyüyen" ile şiddet ve çatışma ortamını çoğunlukla kadınlar ve çocukların gözünden ele alıp işleyen Eylem Ata Güleç, ikinci kitabı, "Uzak Değil"de de yaşanmışlıklara dair tanıklığını anlatmaya devam ediyor. 2017 yılında Yetgül Karaçelik'e verdiği söyleşide ifade ettiği, “Elinizdeki kitabın tohumları doksanlı yıllarda saklı” sözleriyle aslında edebiyatının kaynağına işaret eden yazar, ikinci kitabında da edebiyatının aynı kaynaktan akmaya devam ettiğini gözler önüne seriyor. Öykü kurma biçimini, "sosyo-biyografik" diye tarif eden Eylem Ata Güleç, "Hakikisi varken bu olan bitenler içinde kurmaca metinleri kim ne yapsın diye düşünerek kendime eziyet ediyorum kimi zaman" diyor. Yine de, "Önyargıları aşındırmak için edebiyat"ın gerekliliğine vurgu yapan yazar; Amedli, kadın ve Kürt kimliğiyle edebiyat yapmanın imkanlarına ilişkin ise, "Kadınların gücü inatçı ısrarlarındadır. Var kalmak için bile ısrar etmeleri yetmez. Israrlarında inatçı olmaları gerekir" diyor. Biz de yazar Eylem Ata Güleç ile yaşama ve edebiyata yaklaşımı hakkında konuştuk. 

Her iki kitabınızda da paralel konular işlemişsiniz ama ikinci kitabınızda çok gelişmiş ve oturmuş bir dil hemen göze çarpıyor. Yara aldığınız mevzularda sürekli yenilen, gelişen bir dil ve anlatımla bulunduğunuz mevziyi terk etmeyeceğiniz hissediliyor. Yanılıyor muyum?
Edebiyatı, öykü yazmayı, yazarak anlatmayı terk etmek mi? Elbette hayır! Aksine iki kitabımdaki yetmezlikleri fark ederek daha iyi tasarlanmış kurmacalar üretmek niyetindeyim. Anlatılarımın biçimi ve içeriğini birbirine yaklaştırmaya hatta ayrılamaz hale getirmeye çabalıyorum. Sözlerim iddialı gibi görünmesin. Tedirgin olduğumu da söylemeliyim. Teknik olarak kusursuz ya da daha az kusurlu metinler yazmaya uğraşırken anlattığım şeyin ruhuna uzaklaşmaktır tedirgin edici olan. İlk kitabım yayımlandıktan sonra daha iyisini yapabileceğime dair bir umut yükselmişti içimde. Dile yoğunlaşmamı ve rafine bir üslupla yazma gayretini doğuran bu umuttu. İkinci kitaptan sonraysa sözünü ettiğim kaygı öne geçti. Ve bu duygu durumu dergilere öykü vermemi bile engelliyor. Kitabıma almadığım öykülerden oluşan bir dosyam var ve dergi editörleri istemelerine rağmen öykü yollayamıyorum. Biçim ve içerik uyumu/uyumsuzluğu bir türlü içime sinmiyor.

Bir yerde, "orada" yaşayan insanların çektiklerini bir anlatıyla iletmek istediğiniz için kitabınızın ismini, "Uzak Değil" koyduğunuzu söylemiştiniz. Peki etkili oldu mu sizce? İnsanlar yanı başlarındaki zulme, acıya kurgusal metin aracılığıyla karşı karşıya gelince hissettikleri yakınlık, gerçek hayatta karşılık buldu mu? Ya da bulabilecek mi?
Bu, kitabımın ikincil niyeti. Etkili olup olmadığını bilmiyorum. Belki etkilerini görmek için henüz erkendir. Küçük bir gösterge olabilir diye belirtiyorum, şuna benzer pek çok şey söylendi; “Bizim buralarda rüzgâr estiğinde burnumuza akşam sefalarının, mor salkımların kokularını getiriyor oysa rüzgâr, “oraya” estiğinde çürümüş ceset kokuları taşıyor.”(Rüzgâr Eserse adlı öyküme atfen.)  Önyargıları aşındırmak için edebiyat… Çok mu iyicil? Olsun. Zararı yok. 

Yine bir söyleşinizde “kadın karakterlerimin konforlu hayatı yok, modern zamanların sıkıntılarını hissedecek zamanları yok. Etraflarına çekilen çitleri yıkıp yeniden yaşam kurmaya cesaret eden kadınlardır” demişsiniz. Kadınlar hep böyle güçlü ve dayanıklı olmak zorunda mı kalacak, umut yok mu hiç?
Kadın. Cesaret. Güç. Dayanıklılık. Umut. Bu konulara bakışımı ve kavrayışımı Sara Ahmed’in yapıtlarının şekillendirdiğini belirteyim. Kadınların gücü inatçı ısrarlarındadır. Var kalmak için bile ısrar etmeleri yetmez. Israrlarında inatçı olmaları gerekir. Ahmed’in trafik akışına ters yönde gitmeye benzettiği kadın mücadelesini ben etraflarına çekilen tel örgülerin ya da çitlerin yıkılmasına benzetiyorum. Kadınların dayanıklılığı yavaş yavaş, ince ince artıyor. Sonra bir sınıra gelip dayanıyor ve daha fazla dayanmak zorunda olmadığını fark ediyor. O zaman itmeye başlıyor. İki adım ileri bir adım geri giderek olsa bile inatla, ısrarlı inatla kendi alanını genişletiyor. Hep böyle mi olacak, diye soruyorsunuz. Hep böyle olmak zorunda değil ama şimdiye kadar böyle olması gerekti.   

Kürt kadınları yıllardır süren mücadelenin her alanında en ön saflarda yer aldılar, fakat edebiyat dünyasına baktığımızda sayı olarak çok da fazla olmadıklarını düşünüyorum. Sizce bunun sebebi ne olabilir?
Yazmak çok zaman ve çok emek istiyor. Kürt kadınlarının -genel olarak kadınların- sırtı entelektüel emek için yer kalmayacak kadar yüklü. Yine de yazmadıklarını söyleyemeyiz. Belki henüz karşımıza çıkmamış pek çok öykü, roman, anlatı ve deneme vardır. Ben olduğunu sanıyorum. Günlüklerin tutulduğu defterler, günü geldiğinde, kamuya açıldığında okuyacaklarım için şimdiden heyecanlanıyorum. 
Ayrıca edebi beğeni ve metinlerden beklentide standartlaşma var. Verili kavrayışı zorlamayan, başı ortası sonu belli metinler isteniyor. Oysa kadın kalemleri daha çok serbest çağrışım ve bilinç akışı yöntemiyle geliyor. Bir an parçasında duran, durduğu yeri dibe doğru kazıyan metinler. Sonunda ne olduğu belli olmuyor ve dolayısıyla tercih edilmiyor. Yeni kavrayışlar sağlayabilecek metinler yayınevi bulmakta zorlanıyor. Yazdıklarını yayımlatamadığı için görünmeyen pek çok kadın olduğunu tahmin ediyorum.

Zaman zaman bazı Kürt sanatçılar, Kürtlerin sanatlarına ve sanatçılarına ilgi göstermediklerinden şikayet ederler. Katılıyor musunuz?
Belki sanatı alımlayıcı kitlenin bunu, üretilen sanatsal verimi, gerekli görüp görmediğiyle ilgilidir. Kimlik mücadelesinin, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, yoksulluğun en zor biçiminin yaşandığı bir toplumda bireyler için gerekli olan güvenli barınma, sağlık ve eğitim gibi hizmetlerin eksikliği sanatın lüks ve gereksiz görünmesine neden olabilir. Açık söyleyeyim, bir yazar olarak yazdıklarımın işe yarar şeyler olup olmadığı kuşkusu beni de yokluyor zaman zaman. Hakikisi varken bu olan bitenler içinde kurmaca metinleri kim ne yapsın diye düşünerek kendime eziyet ediyorum kimi zaman. Yani sanata ve sanatçıya beklenenden az ilgi gösterilmesini tamamen haksız bulmuyorum. İnsanların başka dertleri var! 

Borchert’i sevdiğinizi biliyorum, onun özellikle, “Ama Fareler Uyurlar Geceleyin" öyküsünü de. Orada kardeşinin ölüsünü fareler yemesin diye bekleyen bir çocuğu dehşet verici bir sadelikle anlatıyor yazar. Bu öyküyü okuduğumda aklıma Taybet Ana ve  köpekler cesedini parçalamasınlar diye pencerede nöbet tutan çocukları geldi. Üstelik ortada bir dünya savaşı yoktu ve üstelik yaşananlar kurgu da değildi. Yazınla yaşam arasındaki bu korkunç benzerlik ve yazının hep daha çok etki bırakmasını nasıl yorumlamalıyız?
Benim, "Ama Fareler Uyurlar Geceleyin” adlı öyküyü okumamın üzerinden yıllar geçmişti ama Taybet Ana’nın cansız bedeninin yerde beklediği her gün, her gece zihnim o öyküyü çağırıyordu. İşte tam burada yukarıdaki soruya verdiğim cevabı -kendime eziyet ettiğimi söylediğim yerden- sürdüreceğim. Hakikisi varken de kurmaya ihtiyaç duyarız. Kurmaca bir temsilden, bir taklitten, birinin elinden çıkmış yapılmış bir şeyden ibaret olsa bile buna ihtiyaç duyarız. Peki neden? Yaşananları inanılabilir kılmak için. Hayatın bu denli sert ve acımasız olduğu eşiklerde yaşadığı şeye inanamaz insan. Ama iyi tasarlanmış bir kurmacaya inanabilir. Biçim ve içeriği kusursuzca uyumlu olduğu için bu öyküye inanıyorum; fareler uyurlar geceleyin.

 Eylem’in dünyadan alıp dünyaya verdikleri…

Amedli Kürt bir kadın olmasaydı nasıl olurdu Eylem Ata’nın edebiyatı?

Sorunuzun kuruluşunda sıralanan sözcükler; Kürt, Amedli, kadın. Hem sosyolojik hem biyografik bir tanımlama. Aynı zamanda öykü kurma biçimimi de tarifliyor. Sosyo-biyografik. Bu ifadeye yakın zamanda Annie Ernaux edebiyatı ve onun üzerine okuduğum incelemelerle yaklaştım. Yazım sürecinde değil ancak kitaplarım yayımlandıktan sonra kendi metinlerim üzerine düşünme ihtiyacım ortaya çıktı. Görünen o ki masa başında hayali dünyalara yelken açabilen, bilmediği sulara dalıveren müthiş bir hayal gücüm yok! Kendi içini türlü türlü okumalara tabi tutan, gördüğünü, duyduğunu, yaşadığını kurgunun, tasarımın unsurları olarak evirip çeviren bir öykü kurma anlayışım var. Bu durumda sorunuz, sen bu sen olmasaydın nasıl yazardın, gibi bir soruya dönüşmüş oldu. Bunun cevabı o Eylem’in dünyadan alıp dünyaya verdiklerinin o koşullarda nasıl yaşanacağında ve neler hissettireceğinde saklı.