Toplumsal sözleşmeye ihtiyaç var
Dosya Haberleri —

Şebnem Korur Fincancı
Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile barışın toplumsallaşmasında sivil toplum örgütlerinin rolünü ve atılması gereken adımları konuştuk
- En başta Terörle Mücadele Yasası’nı kaldırmaları gerekiyor. Siyasi nedenlerle hapiste olanların tamamının serbest bırakılması gerekiyor. Adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı uygulamalarının sonlandırılması gerekiyor. Kayyum atanmış yerel yönetimlerde görevlere iade gerekiyor. Yargılama mekanizmalarının adil bir biçimde sürdürülmesi ve denetime açık olması gerekiyor.
- Barış inşasında adalet, adeta nefes almak gibidir. Cezasızlığın tümüyle ortadan kaldırılması gerekir. Toplumsallaştırma süreçlerinde ise adaletin nasıl işleyeceğine toplumun birlikte karar vermesi önemlidir. Bu anlamda yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır. Öncelikle hakikat ortaya konmalı ve bundan sonra atılacak adımlara toplum birlikte karar vermelidir.
- Hakikat komisyonları kurmak, verileri toplayıp adalet mekanizmasına sunacak bir mekanizma oluşturmak gerekiyor. Köy boşaltmalardan toplu mezarlara kadar insanların kayıplarının karşılanabileceği adımlar atılmalı. Birbirinden nefret eden değil, birlikte yaşamayı düşünen bir topluma dönüşmek gerekiyor; kutuplaşmayı sonlandıracak ortak dile ihtiyaç var.
ERDOĞAN ALAYUMAT
Türkiye’de 90’lı yıllardan bu yana süregelen çatışmalı süreçler, faili meçhuller, toplu mezarlar ve ağır insan hakları ihlalleriyle şekillendi. Şimdi ise çatışmaların tümden sonra ermesi için başlayan süreç birçok kesimde umut yaratmış durumda. Bir yandan da devam eden çözüm süreciyle beraber geçmişle yüzleşme talepleri ile barışın toplumsallaşmasına dair vurgular artıyor. Devlet tarafını temsil eden AKP ve MHP cenahından bu yönlü olumlu sayılabilecek işaretlerin henüz gelmemesi dikkat çekiyor. Ancak toplum nezdinde bu talebin gün geçtikçe yüksek sesle dillendirilmesi de önemli bir gelişme. Biz de sürecin toplumsallaşması için yapılması gerekenleri, geçmişle nasıl yüzleşilmesi gerektiğini ve hangi kurumlara nasıl görevler düştüğünü Adli Tıp Uzmanı ve İnsan Hakları Savunucusu Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı ile konuştuk.
Türkiye'de geçmiş çatışma dönemlerine dair kayıplar, faili meçhuller ve toplu mezarlar gibi başlıkları bir araya getirdiğimizde, hakikatler ortaya çıkarılmadan toplumsal barış mümkün mü?
Hakikatin ortaya konması, barışın olmazsa olmaz adımlarından biridir. Bu durum, yapısal barışın tanımında da yer alır; özellikle hafıza çalışmaları ve hesap verebilirlik ilkesinin gündeme getirilmesi bu sürecin temel unsurları arasındadır. Dolayısıyla, yaşanmış tüm deneyimlerin açık biçimde tanımlanması gerekir. Bu tanımlamalar üzerinden sorumluların hesap verebilir olması sağlanmalıdır. Burada ise farklı dinamikler devreye girebilir. Örneğin Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu modelinde, hakikate ilişkin kapsamlı çalışmalar yürütülmüş, ihlaller ortaya konmuş ve bir özür mekanizması işletilmiştir. Ancak toplumun bu mekanizmayı ne ölçüde kabul ettiği ve özrün yapısal barış süreçlerinde ne kadar işlevsel olduğu tartışmalıdır. Nitekim Güney Afrika örneğinde bu mekanizmanın her yönüyle etkili işlemediği de görülmektedir. Özür dilenmesi, insanlığa karşı suçların yok sayılması anlamına gelemez. Çünkü bu kapsamda değerlendirilecek ağır ihlaller söz konusudur. Toplu mezarlar, cenazelerin teslim edilmemesi ve cenazelere yönelik şiddet gibi uygulamalar, yalnızca bir özürle geçiştirilemeyecek kadar derin ve ağırdır. Bu nedenle hakikat mutlaka ortaya konmalıdır ve bu gereklilik tüm taraflar için geçerlidir.
Filipinler'de bu sürece tanıklık etmiştim. Orada Commission of Human Rights (İnsan Hakları Komisyonu) adında bir kurum var. Bu kurumun yürüttüğü çalışmalarda, bir tarafta Filipinler devletini temsil eden müzakereciler ve araştırmacılar, diğer tarafta ise ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen Filipinler Ulusal Kurtuluş Ordusu yer alıyor. Taraflar, karşılıklı ve çapraz biçimde iddiaları araştırıyor; bu süreçte ciddi bir hafıza mekanizması işletiliyor. Ardından da çeşitli adımlar atılıyor. Örneğin Filipinler Ulusal Kurtuluş Ordusu'nun casusluk yaptığı iddiasıyla öldürdüğü kendi mensupları vardı. Daha sonra yapılan araştırmalarda bu kişilerin aslında casus olmadıkları anlaşılıyor. Bunun üzerine şöyle bir yöntem geliştiriliyor: Bu kişilerin ailelerine doğrudan destek veriliyor.
Demem o ki yapısal barış dediğimiz süreç, oldukça kapsamlı ve çok boyutlu bir mekanizmadır. Çatışmasızlıkla başlayan müzakere ve meşruiyet süreçlerinin ardından, silahlı yapıların toplumla entegrasyonu gibi aşamalar gelir ve sonrasında yapısal barış inşa edilir. Bu sürecin önemli bir parçası ise adalettir. Adaletin sağlanabilmesi için hakikatin ortaya konması gerekir. Aynı zamanda adalet, onarım süreçlerine de katkı sunar. Hakikat; adaletin ve hesap verebilirliğin temelidir. Ancak hesap verebilirliğin kapsamı ile tazmin ve onarım süreçlerinin nasıl işleyeceğine toplumun kendisi karar vermelidir.
90'lı yıllardan bu yana çok ciddi hak ihlalleri yaşandı. Binlerce köy boşaltıldı, faili meçhul cinayetler, toplu mezarlar… Türkiye, bu hakikatlerle yüzleşmeye ne kadar yakın?
Hiç yakın değil. Ortaya konmuş somut bir adım da yok. Meclis Komisyonu’nun hazırladığı rapora bakıldığında, ihlaller dile getirilmeye çalışıldı ama henüz atılmış bir adım yok. Oysa çok daha kapsamlı bir sürecin işletilmesi gerekiyordu. Süreç yalnızca belirli gruplar üzerinden yürütüldü ve bu gruplara ilişkin bilgilerin rapora yansıtılmasında bile ciddi eksiklikler söz konusu. Öte yandan, ihlal yaşayan ve mağdur edilen insanlar için, birilerinin onları dinlemesi bile önemli bir onarım sürecinin başlangıcı olabiliyor. Çünkü adaletin bir boyutu da yaşananların kişinin yakın çevresi dışında başkaları tarafından duyulması ve görülmesidir. Ancak burada asıl sorun, duyulan ve görülen bu gerçekliklerin somut bir belgeye, kayda ya da resmi bir tanınmaya dönüşmemiş olmasıdır.
Aslında sadece bir çatışmasızlık süreci söz konusu. Toplumsallaşan bir barıştan söz edemeyiz. Peki barışın toplumsallaşması için sadece siyasi müzakereler yeterli olur mu sizce?
Tabii ki olmaz. Siyaseten yukarıdan “toplumsallaştıralım” denildiğinde bu süreç kendiliğinden toplumsallaşmaz. Asıl önemli olan, toplumun bir araya gelerek tartışabilme ve birbirini dinleyebilme becerisidir. Bugün çatışmasızlık açısından görece daha iyi bir noktadayız; siyasi bir meşruiyet var mı, bir müzakere süreci işliyor mu? Evet, işliyor. Bu nedenle çatışmasızlıktan siyasi meşruiyete doğru bir geçişten söz etmek mümkün ve bu durum toplum açısından daha olumlu değerlendirilebilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için tarafların ön yargısız biçimde bir araya gelmesi, birbirini dinlemesi ve herhangi bir baskı hissetmeden kendi deneyimlerini paylaşabilmesi gerekir. Bu, yalnızca toplumun kendi kendine bir araya gelmesiyle olacak bir süreç değildir; çatışma çözümü alanında çalışan uzmanların, sosyologların ve siyaset bilimcilerin birlikte hareket etmesi gerekir. Bu aktörlerin, ihtiyaçları birlikte tanımlaması önemlidir.
Toplumsallaşma denildiğinde sivil toplum örgütlerinin rolü son derece kritiktir. Emek ve meslek örgütleri bu sürecin önemli bileşenleri arasında yer alır. Bu yapıların, ortak tartışma ve diyalog zeminleri oluşturması gerekir. Bu tür süreçler hızlı ilerlemez. İspanya, İrlanda ve Güney Afrika gibi örneklerde de görüldüğü üzere, zaman alan ve aşamalı ilerleyen süreçlerdir. Ancak bu noktaya gelmeden önce atılması gereken adımlar vardır. Öncelikle siyasi temsilin güçlendirilmesi gerekir. Yerel yönetimler temelinde özerklik ise çoğu zaman bağımsızlıkla karıştırılır. Oysa bu iki kavram aynı şey değildir.
Yerel yönetimlerin, bulundukları bölgede söz sahibi olabilmesi ve ekonomik faaliyetlerini özgürce yürütebilmesi gerekir ki bir değişim süreci başlatabilsin ve demokratik bir ortam yaratabilsin. Aynı zamanda yerel yönetimlerin, o bölgede yaşayan insanların doğrudan demokratik kanallar aracılığıyla yönetime katılımını sağlaması gerekir. Ancak seçimlerin ardından görevden almalarla kayyum politikalarının devreye sokulduğu görülüyor. Bir yandan çatışma çözümünden söz edilirken, diğer yandan demokratik mekanizmalar işlemiyor, birçok seçilmiş yerel yönetici hâlâ hapiste.
Bu konuda bugüne kadar herhangi bir değişiklik de yapılmış değil. Terörle Mücadele Yasası son derece genişletici bir biçimde uygulanarak pek çok kişi doğrudan ‘terörist’ olarak tanımlanıyor. Uluslararası mekanizmalar bu yasanın değiştirilmesi gerektiğini ifade etmesine rağmen gerekli adımlar atılmış değil. Oysa siyasi ortamın demokratikleşmesi ve toplumun kendini özgürce ifade edebildiğini hissetmesi gerekiyor. Bunun yerine, tam tersine bir düşmanlık dili üretiliyor. Bugün artık bir Kürt realitesi var ancak gündelik hayatta insanlar, ana dilinde konuştuğu için saldırıya uğrayabiliyorlar. Bununla ilgili cezasızlık hala sürüyor, nefret suçları tanımlanmış değil. Şu anda yoğun biçimde bir güvenlikçi perspektif olduğunu görüyoruz.
Güvenlikçi anlayışın ön planda olması çatışmasızlık meselesini tehlikeye sokmaz mı?
Tabii ki; böylesi süreçlere güvenlikçi bir perspektifle yaklaşmak en tehlikeli yaklaşımlardan biridir. Türkiye oldukça zor bir coğrafyada yer alıyor; Kürtlerin dört parçaya bölünmüş olması da ayrı bir zorluk yaratıyor. Irak, Suriye, İran ve Türkiye gibi ülkelerin her birinin kendine özgü politik dinamikleri bulunuyor. Ayrıca ABD’nin Adana ve Malatya’daki üsleri ile silah kullanımına ilişkin değişimler de bu bölgesel tabloyu doğrudan etkiliyor.
İran’daki ve Suriye’deki Kürtlerin durumu ile Irak Kürtlerinin koşulları birbirinden farklı. Türkiye’deki Kürtlerin talepleri de homojen değil; kimi birlikte yaşamayı savunurken kimlik haklarının tanınmasını istiyor, kimi özerklik, kimi ise bağımsızlık talep ediyor. Bu farklı talepleri ortak bir zeminde buluşturacak bir mekanizmaya ihtiyaç var. Türkiye’de insanlar, bu kadar ağır kayıpların yaşandığı ve insanlığa karşı suçların işlendiği bir dönemi geride bırakmaya ihtiyaç duyuyor.
Barış görüşmelerinin sürdüğü dönemlerde “cezasızlık” tartışmaları sıkça gündeme gelir. Sizce adalet talebi ile barışın inşası arasında nasıl bir denge kurulabilir?
Barış inşasında adalet, adeta nefes almak gibidir. Cezasızlığın tümüyle ortadan kaldırılması gerekir. Toplumsallaştırma süreçlerinde ise adaletin nasıl işleyeceğine toplumun birlikte karar vermesi önemlidir. Bu anlamda yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır. Öncelikle hakikat ortaya konmalı, sorumlular tespit edilmeli ve bundan sonra atılacak adımlara toplum birlikte karar vermelidir. İşleyen bir adalet sistemine toplumun güven duyması sağlanmalıdır ancak bugün hukuk sisteminin siyaseten araçsallaştırıldığı görülüyor. Bu nedenle eğitime, sağlığa ve adalete erişim ciddi biçimde sınırlanmış durumda; üst yapı kurumları ise büyük ölçüde işlevsiz hale gelmiş görünüyor.
Bu koşullarda çatışmasızlık yönünde atılan her adım yine de kıymetlidir. En azından insanlar ölmüyor. Ancak adaletsizlik farklı biçimlerde ölümlere yol açmaya devam ediyor. İnsanlar hapishanelerde yaşamını yitiriyor, hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor ya da iş cinayetlerinde ölüyor.
Bu noktada sürece dair önerilerinizi sormak istiyorum. Hakikat, adalet ve yüzleşme ekseninde somut hangi adımlar atılabilir? Ne tür mekanizmaların kurulmasını önerirsiniz?
En başta Terörle Mücadele Yasası’nı kaldırmaları gerekiyor. Siyasi nedenlerle hapiste olanların tamamının serbest bırakılması gerekiyor. Adli kontrol ve yurt dışı çıkış yasağı uygulamalarının sonlandırılması gerekiyor. Kayyum atanmış yerel yönetimlerde görevlere iade gerekiyor. Yargılama mekanizmalarının adil bir biçimde sürdürülmesi ve denetime açık olması gerekiyor.
Terörle Mücadele Yasası uluslararası mekanizmaların önerileri doğrultusunda işlese, herkesi terör şemsiyesinin altına almasalar o bile yetecek ama hiçbiri yapılmıyor. Sokaktaki hiç kimsenin adalete güveni yok. Sadakatle işleyen bir sisteme dönüşmüş durumda kurumlar; üniversiteler, sağlık kurumları ve adalet mekanizması buna dahil. İstenmeyen bir karar çıktığı anda mahkeme heyeti değiştirilip istenen kararı çıkartacak yeni bir heyet yerleştiriliyor. Siyasi otoritenin nefret dilinden ve damgalayıcı ifadelerden vazgeçmek gerekiyor. Adil yargılanmayan insanların yargılama süreçlerinin sonlandırılması gerekiyor.
Hakikat komisyonları kurmak, verileri toplayıp adalet mekanizmasına sunacak bir mekanizma oluşturmak gerekiyor. Köy boşaltmalardan toplu mezarlara kadar insanların kayıplarının karşılanabileceği adımlar atılmalı. Yaşanan ihlaller görünür kılınmalı ve sorumlular tespit edilmeli. Toplum olarak yüzleşmenin ayrımsız sürdürülebilir olması gerekiyor. Birbirinden nefret eden değil, birlikte yaşamayı düşünen bir topluma dönüşmek gerekiyor; kutuplaşmayı sonlandıracak ortak dile ihtiyaç var.
Peki sürece katkı anlamında bu süre zarfında devlet veya DEM Parti tarafından herhangi bir davet aldınız mı?
Hayır bana kimse ulaşmadı. Cumartesi Anneleri gibi kurumsal yapıların orada olması daha büyük önem taşıyor. Belki yüzleşme ve hakikatin ortaya konması için yapılacaklar biraz daha ileri bir aşamadır.
Son olarak sürecin başlamasının üzerinden bir yıl geçti. Sizce bu sürede ne kadar ilerleme kat edildi?
Her sürecin ritmi farklıdır. Siyasi otoritenin duruşu güvenlikçi bir perspektifle ekonomik kayıpları gidermeye ve yatırımcı çekmeye dönük. İnsanların acılarını gören ve onarılması için işleyen bir süreç yok. Bu ancak birtakım siyasi değişikliklerle görünür olacaktır.














