Yazar Brian Kuan Wood’un, İtalyan düşünür ve aktivist Franco 'Bifo' Berardi ile yaptığı söyleşi: Son fırsat kaçırıldığında…
- İtalyanım ve babam faşistlerin tutsağıydı. Babam bana kuşağımın asla savaş, faşizm görmeyeceğini söylerdi. Yanıldı; faşizmden kötüsünü yaşıyorum. Faşizm gençlerin yayılma, sömürgeleştirme, fethetme, kazanma, saldırma arzusuydu. “Faşizm” kelimesini hayal gücü eksikliğimizden kullanıyoruz.
- Neoliberal diktatörlüğün, mutlak kapitalizmin temel etkisi, yalnızca dayanışmayı değil, dayanışmanın imkânını da yok etmesidir. İşçi sınıfı ile göçmenler arasındaki ilişkiyi düşün. Gerici hareketin başarılı olduğu zemin bu: işçilerle göçmenleri karşı karşıya getirmek.
- Otomat, zekâmızın otomatizmler, protokoller, algoritmalarla değiştirilmesidir; yapmak zorunda olduğumuzu yapabilmek için kaçınamadığımız prosedürler. Hayatta kalmak istiyorsak hayatta kalmayı mümkün kılan otomatizmleri kabul ederiz. Doğal bunama ile yapay zekâ arasındaki ilişkinin tam otomasyonuna gidiyoruz.
- Avrupa’da bir çıkış yolu var. Adı: terk. Her şeyi bırak. Yeni kuşak, iklim çöküşünün, yaklaşan nükleer savaşın, köleliğin, vahşetin kurbanlarını yaratmaktan sorumlu olmayı reddederek terk ediyor. Kâbus olacak gelecek üretmeyi reddediyor. Bu bir çıkış yolu.
Çeviri: Yeni Özgür Politika
1970’lerde İtalya’daki Otonomcu Hareketin ön saflarında yer alan ve gençliğinden beri “Bifo” olarak tanınan 77 yaşındaki İtalyan düşünür Franco Berardi, son yıllarda sol düşüncenin en önemli isimlerinden biri haline geldi. Bologna 1977 isyanlarının ve korsan yayın yapan Radio Alice’in simge isimlerinden olan Berardi; medya, teknoloji, kapitalizm, faşizm, ekonomi, tekno-finansal, zihinsel yaşam ve psikoloji alanlarında ilgi çekici tartışmalar yaratan kitaplar yazıyor ve röportajlar veriyor.
Çağdaş sanat teorisi, küratörlük ve yayıncılık alanlarında çalışan, uluslararası sanat dergisi e-flux Journal'ın kurucu ortaklarından yazar ve editör Brian Kuan Wood ise Berardi ile geçen yıl 13 Haziran'da "Miss Read: Berlin Sanat Kitapları Festivali" kapsamında, kamuoyuna açık son söyleşiyi gerçekleştiren isim olmuştu.
Brian Kuan Wood: “Önceden tam kestirilemeyen, yalnızca belli belirsiz sezilebilen olaylarla eşzamanlı yazmanın tehlikeli olduğunu biliyorum; ama ruh-kürenin oluşumu hakkında bir şey hayal etmenin tek yolu felaketin dinamiklerinin önünde koşmaktır.” Bu alıntı, e-flux journal’ın Eylül 2020 sayısında yayımlanan “The American Abyss”ten. Bugün çoklu felaketler ve aşırı düşmanlık iklimiyle çevriliyiz. Bu tür öncü düşünme ve yazma için stratejiler önerebilir misin? Daha genel sorayım: Nasılsın? Son yıllarda nasıl oldun?
Bifo: Aslında iyi değilim. Ama kimin umurunda? İlginç bir özne değilim; belki semptomatik bir özne. Sıra dışı hastalıklarım kehanetsi içgörüler.
e-flux’la işbirliğim 2010’da başladı. Anton Vidokle yazı istedi; “Cognitarian Subjectivation”ı yazdım, e-flux #20’de, Kasım 2010’da yayımlandı. e-flux, estetik ile toplumsal hareketler arasında özel bir bağdı: sanatçılar, şairler, zamanımızın olası Enternasyonali’nin -bilişsel işçiler Enternasyonali’nin- habercileri.
On beş yıl önce 60 yaşındaydım. Hâlâ şair ile mühendisin ittifakına, evliliğine inanıyordum. Sonra Occupy, İspanya’da Acampada, Tahrir, Arap Baharı geldi. Kurumsal yönetim dışında kolektif aklın özerkliği için bir gelecek yeniden hayal edilebilirdi. Bu pencere sürmedi; Arap Baharı kâbusa döndü. Önceki sezgimin yanlış olduğunu anladım. Auden’in dediği gibi: şiir hiçbir şeyin olmasını sağlamaz.
Occupy, şairin mühendisin ruhunu iyileştirme girişimiydi; başarısız oldu. Mühendis, matematiksel zihniyle yaşayan bedeni arasındaki ayrılıktan acı çeker; şiirin onu iyileştirebileceğini sanmıştım. Hiçbir şeyi değiştirmedik; dünya daha kötüye gitti. Şair hiçbir şey yapmaz, mühendis ise Günther Anders’in altmış yıl önce hayal ettiği korkunç krallığı inşa eder: Hitler’in Reich’ı yalnızca bir deneydi; gerçek Reich, Nazizm teknolojiyle evlendiğinde gelecek. Şimdi o noktadayız: ebedi Nazizm krallığı. Nazizm ve teknoloji, insani bir geleceğin her türlü tahayyülünü yok ediyor. 1977’de Sid Vicious “gelecek öldü” diye haykırmıştı; şimdi bu doğru.
“General Intellect and the Termination Machine”de yapay zekânın tekno-finansal ve askeri sistemlerle birleşerek “yönetilemez bir otomat” doğurduğunu söylüyorsun. Kitabının başlığındaki otomatı anlatır mısın?
Şair ile mühendisin evliliği fikri yeni değildi; Marx’ın “Makineler Üzerine Fragman”ında önerilmişti: teknoloji kurtuluş aracı olabilir. Teknoloji kendi başına hiçbir şeydir; kültürümüz, tahayyülümüz, duyarlılığımız onunla ne yaptığımıza bağlı. Occupy şairleri ve mühendisleri içeren kitlesel bir deneyimdi ama sürmedi.
Otomat nedir? Bilişsel otomat, kaosun öteki yüzü. Kaos, dünyada belli bir yerde bulunabilecek ayrık bir varlık değil; ilişkidir: beyin süreçlerimizin hızı ile çevredeki -özellikle enformasyon ortamı, infosfer- hız arasındaki ilişki. Kaos, infosferin ritminin hızlanmasıdır. Bu hızlanma zihinsel etkinliği tehlikeye atar: insan zihni aldığı aşırı uyarımı bilinçli biçimde işleyemez.
Otomat, zekâmızın otomatizmler, protokoller, algoritmalarla değiştirilmesidir; yapmak zorunda olduğumuzu yapabilmek için kaçınamadığımız prosedürler. Hayatta kalmak istiyorsak hayatta kalmayı mümkün kılan otomatizmleri kabul ederiz. Doğal bunama ile yapay zekâ arasındaki ilişkinin tam otomasyonuna gidiyoruz. İnsanlık tarihinin artık anlamı yok; ölümün otomatik evreninin bunamış kalıntısından ibaret.
Andreas Petrossiants’la söyleşide siyasal iktidarsızlığın “kitlesel aşağılanma ve gerici öfkeyi” besleyerek toplumsal beyni çılgınlığa (ırkçılık, milliyetçilik, faşizm, artık marjinal olmayan psikopatolojiler) ittiğini söylüyorsun. Bu zaten faşizmin formülü değil mi? Yoksa bugünün tekno-finansal makinesi daha mı sofistike, verimli ama aynı zamanda daha oynak?
“Faşizm” kelimesini hayal gücü eksikliğimizden kullanıyoruz. Irkçılığın dönüşü, soykırımın dünya tarihine dönüşü ve iktidarın vahşetiyle insan duyarlılığının sınırsız yıkımı için daha iyi bir terim bulamadık. Liu Cixin’in Death’s End romanında Thomas Wade unutamadığım bir cümle söyler: “İnsan doğamızı kaybedersek çok şey kaybederiz; ama hayvani doğamızı kaybedersek her şeyi kaybederiz.” Zamanımızın tarihinde açık: yalnızca vahşet hayatta kalma imkânı verebilir.
İsrail gibi bir devletin insanlığı sistematik olarak yok etmesini dünya nasıl seyreder? Uluslararası hukukun dışında kurulmuş bir ulusal devletin hukuka, akla güvenin her imkânını yok etmesini nasıl kabul ederiz? İnsanlık hiçbir anlam ifade etmediği için kabul ederiz. 1943’te Naziler Yahudileri tutuklayıp sürerken Auschwitz’de insanlık yoktu; gizli, görünmezdi. İnsanlık Gazze’de yok ve bu her gün ekranlarımızda görünüyor. Özgürlük Filosu, Ben-Gvir’in açlığa mahkûm ettiği insanlara yiyecek götürmeye çalıştı; tutuklandılar, reddedildiler, alay edildiler. Bu faşizmdir.
Faşizm hakkında bir şey biliyorum: İtalyanım ve babam faşistlerin tutsağıydı. Babam bana kuşağımın asla savaş, asla faşizm görmeyeceğini söylerdi. Yanıldı; faşizmden daha kötüsünü yaşıyorum. Faşizm gençlerin yayılma, sömürgeleştirme, fethetme, kazanma, saldırma arzusuydu. Şimdi gençler yok. Beyaz Batı nüfusunun çoğunluğu, yaşlı, bunamış insanlardan oluşuyor. Yirmi yıl önce doğan ama genç olmayan çok insan var.
Yazar Christian Nirvana Damato’nun dediği gibi zihinsel yaş, zaman içinde aldığın enformasyon miktarıyla belirlenir. Az enformasyon aldığımda gençtim; çoğaldıkça yaşlandım. Şimdi üç yaşındaki çocuklar telefon karşısında gün geçiriyor; çoktan yaşlılar. Psikiyatrlar gençlerin depresyonda olduğunu söylüyor. Sanmıyorum; depresyon gençlerin beyninin gerçekliğini açıklamaz. Daha çok, dünyayı, özellikle de Batı’yı ele geçiren hızlandırılmış bunaklık. Bu faşizm mi? Hayır, yaygın bunama. Faşizmden daha iyi değil. Üstünlük saplantısı, paranın sonsuzluğu hezeyanı ve silahların hiper-gücüyle birleşince tehlikeli. Samson’u hatırla: Samson Filistlilerle birlikte ölsün. Modern terimlerle Filistliler, Filistinlilerdir.
Filmler düşüncen için ne ölçüde örnek ya da esin kaynağı?
Bu soru şu anki kültürel kahramanımdan söz etme fırsatı veriyor: Bükreş’te yaşayan yönetmen Radu Jude. Zamanımız hakkında en güzel, en zeki filmi yaptı: Dünyanın Sonundan Fazla Bir Şey Beklemeyin.
On yıl önce Romanyalı sanatçılar beni Bükreş’te Çavuşesku binasının arkasındaki Modern Sanat Galerisi’nde konuşmaya çağırdı. Mermer bir salonda dev bir pankart açtılar: UMUT YOK. Gülümsedim. Pankartı yapanlardan biri, “Çavuşesku komünizmini, sonra neoliberal kâbusu yaşadık. Yoldaş Bifo, yeni bir umut önermeye geldiysen hemen Bologna’ya dön” dedi. Romanyalı entelektüellerle ilk temasımdı. Onlar bizim bilmediğimiz bir şeyi biliyor: gerçeği anlamamıza yalnızca umutsuzluk yardım edebilir.
Jude’un filmi, mutlak kapitalizm çağında yaşamın geri döndürülemez sefilliğine dayanan bir poetika bildirisi. Jude, insanlığın yok oluşuna daha ironik yaklaşmamızı öneriyor. Hiç olmak, ebedi sefilliğe iyi bir alternatif. İnsan olmayan insanlar sefil, uğursuz, korkunç. İnsan türünün silinmesinden neden korkalım?
Şairler, sinemacılar, sanatçılar hâlâ gerçeği söyleyebilir. Bir zamanlar şairlerin mühendisle birleşerek dünyayı iyileştirebileceğine inanıyordum. Artık mühendislerin acınası insanlar olduğunu biliyorum; şiiri, yaşamı anlayamazlar. Buradaki mühendislerden özür dilerim; buradaysalar farklı türdendirler. Geri kalan çoğunluk Elon Musk için çalışıyor.
İtalyan operaismo ve autonomia hareketlerinin ana figürü olarak, teknolojinin ve otomasyonun çalışma süresini kısaltma imkânına dair olumlayıcı bir yaklaşımın var. Ama 21. yüzyılın devrimci ufuklarının 20. yüzyıldakilerle aynı olmadığını, o zaman sömürüden ve sömürgeci baskıdan kurtuluşun hayal edilebildiğini söylüyorsun. Eşitlikçi kültüre gerekli bağ neoliberalizm tarafından yok edildi. Sömürgeci baskının aşırı basıncından, belki beklenmedik teknik ya da toplumsal bağlanma biçimlerinde eşitlikçi kültür biçimleri yeniden doğuyor mu?
Bir açıklama yapayım: Bu, kamusal olarak son konuşmam olacak. Neden? Her konuştuğumda seçim yapmak zorunda kalıyorum: ya umutlu bir şey söyler, cehennemden kaçış imkânı görürüm; ya da gerçeği söylerim. Bu alternatife sıkışmayı sevmiyorum ama böyle. Şimdi gerçeği söylüyorum.
Yıllarca işçi gruplarında militan oldum. Militanlığımın özü, teknoloji ile dayanışmanın ortak zemin bulabileceğiydi. Ama bu, aynı çıkarları paylaşan insanların bilinçli işbirliği olmadan gerçekleşemez. Aynı idealleri değil; idealler umurumda değil, çıkarlar umurumda. İşçi sınıfı, bilim insanları ve mühendislerle birlikte makinelerin dönüşümünü mümkün kılan bir dayanışma projesiydi. Kilit nokta dayanışmaydı: insanların aynı çıkarları bilinçli biçimde paylaşma yetisi.
Neoliberal diktatörlüğün, mutlak kapitalizmin temel etkisi, yalnızca dayanışmayı değil, dayanışmanın imkânını da yok etmesidir. İşçi sınıfı ile göçmenler arasındaki ilişkiyi düşün. Gerici hareketin başarılı olduğu zemin bu: işçilerle göçmenleri karşı karşıya getirmek.
İtalya’da sendikaların önerdiği referandumda dört maddeden sonuncusu göçmenlerin vatandaşlık almasıydı. Halkın yalnızca %30’u oy verdi; referandum başarısız oldu. Daha da moral bozucu: oy verenlerin %40’ı İtalyan işçiler için daha iyi koşulları destekledi ama göçmenler için desteklemedi.
Mevcut küresel çözülmenin genel çerçevesi, 500 yıllık sömürgecilikle hesaplaşma. Batılı sömürgeciler geçmiş 500 yılda biriktirdikleri ayrıcalıkları her pahasına savunuyor; ama bunama sisinde saçmalıyor, bağırıyorlar. Emeğin parçalanması ve işçilerle göçmenler arasındaki çelişki dayanışmayı yeniden kurmayı imkânsız kıldı. Bugünkü deneyimden öğrendiğim bu.
Kölelik, dünya çapında emek ile sermaye arasındaki temel ilişki biçimi hâline geliyor. Güvencesiz emek köleliğe dönüşüyor. Güney İtalya veya Güney İspanya’daki mevsimlik işçilere bak: güneş altında günde on iki saat, sefil ücretlerle çalışan göçmen işçiler. Dayanışma olmadan köleliğe karşı savaşabilir miyiz? Sanmıyorum.
Son olarak, “felaketin dinamiklerinin önünde koşacaksak” ne öneriyorsun? Andreas’la söyleşide kitabın merkezindeki soruyu soruyorsun: “Bu cehennemde eşitlikçi, kolektif, neşeli yaşam adaları yaratmak mümkün mü?” Ve yanıtın “evet” olabileceğini ima ediyorsun. Açar mısın? Şiirin onarıcı işlevinden söz ediyorsun; ama tekno-finansal ve askerî sistemlerin vahşetine karşı yeterli mi?
Önerdiğim şey siyasi bir strateji değil. Ben siyasi lider değilim. İşim farklı: hastalıkların yorumcusuyum. Zaten olanı yorumlamaya çalışıyorum. Ne oluyor? Yüzyılımızın mega eğilimi? Özellikle Avrupa’da doğum oranına bak.
Bir çıkış yolu var. Adı: terk. Her şeyi bırak. Yeni kuşak, iklim çöküşünün, yaklaşan nükleer savaşın, köleliğin, vahşetin kurbanlarını yaratmaktan sorumlu bir kuşak olmayı reddederek terk ediyor. Kâbus olacak bir gelecek üretmeyi reddediyor. Bu bir çıkış yolu. Savaştan, kölelikten, tüketimden ve üremeden terk.
İnsanlığın ebedi hayatta kalmasını neden tercih edelim ki, eğer bu sonsuz acı, aşağılanma ve ıstırap olacaksa? Octavia Butler’ın Parable of the Sower romanında Lauren empatiyi açıklar: başkalarının acısını ve zevkini hissetmek. Bugünlerde pek zevk yok. Her yerde artan acı var. Neden her şeye kadir Moloch’a kurban sunmayı bırakmıyoruz? Cehennemi askıya almak siyasi strateji değil; zaten olanın yorumu. Makineden insan sesinden öğrendiği kelimelerden daha fazlasını öğrenen, sürekli vahşete ve savaşa tanık olan yeni kuşak, bilinçli ya da bilinçsiz olarak üreme cinselliğinin modasının geçtiğine karar veriyor.
Kaynak: e-flux Notes
Kaynak link: https://www.e-flux.com/notes/6783412/when-the-last-chance-was-missed-a-conversation