Karanlık bastırırken

Hatice ERGÜN Haberleri —

6 Eylül 2022 Salı - 08:30

  • Büyük sermayenin aslında hepimizden gaspettiği kaynakların alternatif, dayanışmacı, herkesin ve her varlığın yapabildiğince verdiği, herkesin ve her varlığın biriktirmeyi dışlayarak aldığı bir karşılıklı sorumluluk rejimini kurmak, aslında hiç uzak değil.

Türkiye popüler siyaseti artık iyice popülerleşen kapatma cezalarına pop şarkıcı Gülşen (Bayraktar Çolakoğlu)’nun örneğinde sahneledi. Gülşen kapatılmasının ardından alternatif kapatma yöntemi olarak ev hapsiyle yargılanma kararıyla serbest bırakıldı-yeniden kapatıldı. 

Popüler haber alanlarında görülmeyen evladının cansız bedenini ölümünden yedi yıl sonra torba içinde kemikler halinde alan babanın ve çağrıştırdığı diğer benzeri umarsızlığın, birarada yaşamanın ipuçlarından hızla uzaklaşan bir toplumun dağılışının ve bununla hiç ilgilenmeyen siyasal güç sahiplerinin fütursuzluğunun, hız kesmeden artan kadın cinayetlerinin, çok iyi bilinen ama popüler rahatsızlık sınırları dışında kalan, siyasal iktidar çevrelerinin özneliğe soyundukları, soyundukça yetinemedikleri yolsuzluklar. İnsanlığa yüzlerce yıldır, kâh rasyonalite kâh inanç kâh bedensel yapabilirlikler kâh hepsi birden üzerinden giydirilmeye çalışılan üstünlük giysileri, hâl böyle olduğunda sürekli sökülüyor, dikiş de yama da tutmuyor.

Bu biteviye arayış insanı kendinden üstünlük dışında bir başka teselliyle buluşturamayacak kadar imkânsız: O nedenle insan-olmayan-hayvanlarla kıyaslanıyoruz; o nedenle insan hastalıklarına çare aranırken farklı olduğumuzu iddia ettiğimiz varlıklara eziyet ediyoruz; o nedenle her türlü acımasızlığa bir gerekçe, insan-dışı kıldığımız dünyayla her türlü sömürü ilişkisine bir tehdit algısı ekliyoruz. O nedenle, biçareliğimizin faturasını insanlıktan çıkardığımız insanlara yüklüyoruz. 

Bu karanlıkmışçasına, ümitsizmişcesine iki paragrafı böyle bir izlenimden çıkartmanın yolu, olan bitenin yeni, istisnai ve salt Türkiye’yle sınırlı olmadığını tekrarlamak olabilir mi? Yoksa, bu sıradanlık, insan aklının özgürleşimci, insan bedeninin dayanışmacı, insan inancının vicdanlı olan yüzünün, ahlâk felsefesinde iyilik potansiyelinin aklın otoriter, bedenin baskıcı, inancın acımasız olabildiği insanlık hâlleri, kötülük gerçekliği karşısında yenilgisinin kanıtı mıdır? Bazı topraklarda bunca sömürünün, kıyımın, adaletsizliğin olmadığını görmek umudu taze tutmaya yeter mi? Ya da, bu durumun sırf bir coğrafyayla, medeniyetle, bir mezalim formula, kültürle sınırlı olmadığını bilmek teslimiyeti mi çağırır?

Benim yanıtım geçici ve bir o kadar inatçı: Teslimiyetin en iyisinden ayıp, iyiliğe ayıp, en kötüsünden sömürüsüz bir yaşam için çabalayan, mücadele eden, baskılanan insanlara, gruplara, kolektivistlere haksızlık olduğu bir gerçek. Bugün, dünya genelinde sömürüsüz üretimi parçalı olsa da işleten topluluklar; insan-olmayan-hayvanlara işkence yapmadıkları, bu varlıkları metalaştırmadıkları, insan-olmayan-dünyayla olabildiğince karşılıklılık ilişkisi kurmakla insanlar-arası ilişkileri de sorumluluk ve saygı esasları üzerinden işletebilen topluluklar varsa umutsuz olma lüksümüz yok. Dahası, geçmişimizde daha iyi bir insanlık deneyimimiz olmadığı için umutsuzluk konu dışı kalıyor. 

Öyleyse ve belki de işe et yemek için insan-olmayan-hayvanları öldürmediğimizde idam cezasının da çok daha rahat ve geri getirilemeyecek şekilde ortadan kaldırılma ihtimalinin gerçekliğe yaklaşması arasında doğru orantılı bir ilişki olduğunu varsayarak başlayabiliriz. Yanı sıra, bugün savunma ve inşaat sanayii ile başta hapishaneler olmak üzere farklı kapatılma formları arasındaki bağlantının insani sorunlara çözüm ararken insan-olmayan-hayvanların kafeslere tıkılarak deney-işkencelerine maruz bırakılmasının ilaç-kimya-savunma sanayii arasındaki bağlantıya dair söyledikleriyle devam edebiliriz. Bunu yaparken, belirli tıbbi müdahaleleri reddeden köktenci Hrıstiyan gruplardan bahsetmiyorum. Şimdi ve hepsici hayvansal ürün reddiyle toplumsal dönüşümü hedeflemekten de bahsetmiyorum – keşke bahsedebilsem. 

Daha ziyade, insan-olmayan-hayvanlarla kurduğumuz ilişki, savunma sanayii-inşaat sektörü-kapatılma pratiklerinin gözle görülür bağlantısı ve ilaç-kimya-savunma sanayii arasındaki daha az görünür bağın tam merkezinde duran büyük sermaye sahipliği, devlet erki ve sömürü biçimleri arasındaki formlara birleşik olmasa da ortak bir zeminden karşı çıkmak gereğinden bahsediyorum. Büyük sermayenin aslında hepimizden gaspettiği kaynakların alternatif, dayanışmacı, herkesin ve her varlığın yapabildiğince verdiği,  herkesin ve her varlığın biriktirmeyi dışlayarak aldığı bir karşılıklı sorumluluk rejimini kurmak, aslında hiç uzak değil. Zor olduğu kesin – dünyada sömürgeciler oldukça hep böyle olacak. Yakın geçmişte ve bugün Rojava’ya bakmak yeterli. Öte yandan, tamamlandığında umudu süreğen kılacak bir hamle karşı karşıya kaldığı baskılara ümitsizlikle değil yeni taktikler geliştirmekle yanıt vermesi değerli.

İnsan-olmayan-hayvanlarla kurduğumuz ilişkiyi bu değer içerisinden karşılıklı sorumluluk esası temelinde yeniden kurmak hiç zor değil. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.