DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, gündemdeki son gelişmelere dair sorularımızı yanıtladı.
- İmralı’da yapılan konut bahsinden hareketle, Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması, Türkiye’nin kendisini bekleyen siyasi depremler karşısında Kürt halkının siyasi ve hukuki tanınırlığıyla sistemini demokratik temelde sağlamlaştırıp sağlamlaştırmayacağıyla doğrudan ilgilidir.
- Kürt barışına kavuşmuş bir Türkiye’de, ekonomik kaynaklar savaşa değil eğitime, sağlığa, yoksula, emekliye ve emekçiye akıtılacaktır. Bu durumda etnisitesi, inancı ve dünya görüşü ne olursa olsun 86 milyon kazanacaktır. Kaybedecek olanlar ise savaş borsasından beslenenler, zenginleşenlerdir.
AZİZ ORUÇ
DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, son dönemde yoğunlaşan İmralı'daki konut polemikleri, bölgesel gelişmeler ve olası siyasi senaryolar üzerine kapsamlı bir değerlendirmede bulundu. İktidarın ve muhalefetin yaklaşımlarını eleştiren Çiçek, Türkiye’nin demokratikleşmesinin yolunun Kürt meselesinin çözümünden ve hukukun İmralı’dan başlamak üzere yeniden tesis edilmesinden geçtiğinin altını çizdi. İmralı’da hukuk ve çözüm zemini, Demokratik Cumhuriyet Hareketi, seçim senaryoları ve gündemdeki birçok gelişmeyi Cengiz Çiçek ile konuştuk.
Son dönemde İmralı'daki duruma ve konut meselesine dair tartışmalar yoğun biçimde gündemleştiriliyor. Bu başlığın, demokratik çözüm ve müzakere zeminindeki yeri nedir?
Konut meselesini, iktidarı köşeye sıkıştırmanın ve süreç karşıtlığının aracı haline getirenler, iki gruba ayrılabilir. Birincisi Kürt inkarcılığının, yarattığı siyasi ve ekonomik rantın kesilmesini istemeyen kesimler. Bu kesimlerin demokratik Türkiye gibi bir derdi yok; kendi rant muslukları kesilmediği sürece Türkiye’nin nereye gittiği umurlarında bile değil. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insan için kıyameti koparmayanlar, konut için feryat-figan ediyor. Neden peki? Çünkü mesele konut değil, konum! Öcalan’ın siyasi ve hukuki konumu netleştiğinde Kürt meselesi çözüm rayına girecek, çatışma zemininden uzaklaşacak. Bu da barış demek! Kürt barışına kavuşmuş Türkiye’de, ekonomik kaynaklar savaşa değil eğitime, sağlığa, yoksula, emekliye, emekçiye akıtılacak. Bu durumda etnisitesi, inancı, dünya görüşü kim olursa olsun 86 milyon kazanacak. Peki kim kaybedecek? Savaş borsasından beslenenler, zenginleşenler, ellerinde çubuklarla haritalar üzerinden ahkam kesenler kaybedecek. Şimdi bu son ponzi vurgununu da hatırlatarak demek isterim ki, bu topraklarda asıl vurgun, “Kürt borsasında” yapıldı. Ölümler üzerinden birileri zenginleşti; milyonlarca insan yoksullaştı, on binlercesi hayatını kaybetti. Milyonların acısı, bir avuç azınlığın zenginliğine; toprağa karışan her genç bedenin kanı, birilerinin servetine dönüştü. İşte Kürt borsası dediğimiz tam da bu! Çatışmasızlık sağlanırsa bunların kaynakları kuruyacak, işsiz kalacaklar. İkinci kesim ise söz konusu Kürt halkı ve hakları olduğunda bünyelerinde yerleşik hale gelmiş, içselleşmiş hâkim ulusçu anlayış sahipleri olarak nitelendirilebilir.
Bu kesim sadece sağ’da temsiliyetini bulmuyor; kendisini sol, sosyal demokrat olarak tanımlayan kimi çevrelerde de bu Kürt sendromunu yakalamak mümkün. Bu kesimin durumu ise daha da trajik. Hastalar, hastalıklarıyla yüzleşemiyorlar; Kürt düşmanlığı bir kanser hücresi gibi vücutlarında dolaşıyor; “yok ben sağlıklıyım” diyorlar. Velhasıl kelam, kendi hastalığını inkar eden, tedavisi mümkün olmayan bir kesimden bahsediyoruz. Bu her iki kesimin bilinçli ya da bilinçsiz; buluştuğu nokta ise Kürt inkarcılığını temel kolonu haline getirmiş eski Türkiye’dir. Bu köhnemiş zihniyet aşılamadığı sürece memleketin ahvali, tıpkı ufacık bir depremde yıkılacağı apaçık bir binada oturmaktır.
Özetle İmralı’da yapılan konut bahsinden hareketle, Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması da Türkiye’nin kendisini bekleyen siyasi depremler karşısında Kürt halkının siyasi ve hukuki tanınırlığıyla, sistemini demokratik temelde sağlamlaştıracak yeni, sağlam bir kolon dikip dikmeyeceğiyle doğrudan ilgili. Düşünsenize bugün Ada’da yapılan konutun hukuki olup olmadığını tartışanlar, bunun üzerinden iktidarı tepelemeye çalışanlar, yaklaşık otuz yıldır, İmralı’da hukukun tamamen askıya alınmasına, İmralı’nın bir işkence sistemi gibi işletilmesine ses bile çıkarmayarak, görmezden gelerek, iktidarın suç ortağı konumundalar. Bir de utanmadan yavuz hırsız misali, Kürt Hareketi’ni ve Önderliği’ni iktidarla uzlaşmakla itham ediyorlar. Sizin demokratlığınız, Kürt halkının haklarının başladığı yerde bitiyor! İktidarda olsun, muhalefette olsun resmi paradigmanın havuzunda yüzenler, İmralı’da hukuk dışılığı hukuk; istisnayı olağan bir rejim haline getirdi. Kürt inkarcılığı öylesine gözlerinin önüne öylesine perde çekmiş ki, yıllar içinde Kürt’e, Sayın Öcalan’a yönelik bu istisna hukukunun bütün ülkeyi, toplumu saran, kuşatan bir olağan hukuka dönüştüğünün halen farkında bile değiller.
İktidar değişikliğini de Kürt’ün aynı koşullarda kalması kaydıyla istiyorlar. Kürt yok sayılsın ama Kürt, bizimle birlikte iktidarı devirsin. Kürt varsa, iktidarı devirmek için var; ötesi bizi ilgilendirmiyor. İşte sözde muhaliflerin durumu bu! Kendi kurtuluşlarının yolunun Kürtleri tanımaktan geçtiğini bile fark edemeyecek düzeyde, ahmaklaşmış bir kesimden bahsediyoruz. Dün, Kürt’ü döven yargı sopası, bugün bütün muhalif kesimleri dövüyor; sonra “bu nereden çıktı?” diye dövünüyorlar. Sizin için otoriterlik tehlikesi bugün başladı ama biz Kürtler için kuruluşundan bugüne hep soy kırım, kültür kırım, dil kırım, varlık kırım sistemi söz konusuydu. Siz rejimi değiştirmek istiyorsunuz, biz sistemi değiştirmek istiyoruz. Sizin için rejim değiştiğinde özgürlük, bizim için sistem değiştiğinde özgürlük! Rejim değiştiğinde siz eşitleneceksiniz sadece; sistem değiştiğinde hepimiz, 86 milyon eşitlenecek. Aramızdaki fark bu! Evet, bugün fazlasıyla dövülen bir sistem muhalefeti var ve bunun gayri hukuki, gayri ahlaki bir durum olduğunu biliyoruz. Kınıyoruz da! Ama şunu söylemeden de edemiyoruz; bugün iktidarın sopasıyla tanışanlar, o sopanın muhtelif yerlerinde Kürde dair izlerin olduğunu fark ettikleri anda gerçek bir demokratik tutum sergilemenin tarihsel öneminin de idrakine varacaklar. O nedenle sorun, İmralı’daki konut değil, Sayın Öcalan şahsında Kürt halkının konumudur!
Yaklaşık otuz yıldır İmralı’da tecrübe edilen hukuk dışılığın, keyfi, hukuku araçsallaştıran iktidar pratiklerinin, toplumu bir bütün saran olağan bir rejime dönüşmesindeki aslan payını görmek gerek. Yıllardır İmralı’da uygulanan mutlak tecrit rejimini, ‘politikanın ve hukukun karadeliği’ olarak nitelendirmemizin nedeni de buydu. Öyle bir kara delik ki bu, işkence rejimine dair yaptığınız her başvuru sonuçsuz kalıyor ve bundan sorumlu bir kişi bile hesap vermiyor, ceza almıyor. En üst politik makamdan en aşağıdaki idari sorumluya kadar, İmralı’daki tecrit sistemi, bu cezasızlık, sorumluların izini kaybettiren bir akılla örgütlendi yıllarca. İktidarın, ana muhalefete ve toplumsal muhalefete yönelik son operasyonlarını da ‘Türkiye’nin İmralılaşması’ olarak değerlendirmek gayet tabii.
İkinci yüzyılında demokratik bir Cumhuriyet olabilmesi için hangi somut adımları ve çözümleri önermektedir?
Haliyle Türkiye demokratik hukuk rayına tekrardan girecekse, ilk raydan çıkış mekanlarından olan İmralı’da, hukuk rayının en güçlü şekilde inşa edilmesi gerekecek. Yani İmralı’da hukukun tesis edilmesini savunmanın, Türkiye’deki demokratik hukuk mücadelesine zararı değil katkısı olacaktır. Kürt meselesinin çatışma zemininden uzaklaştırılması, Kürt halkının siyasal ve hukuksal tanınması, demokratik Türkiye’yi mümkün kılacaktır. O nedenle Kürt halkının ulusal taleplerinin karşılanmasını ve Türkiye halklarının demokrasiye kavuşmasını, treni rayda tutacak üst yapı olarak görmek ve buna göre tutum almak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ikinci yüzyılında Kürt halkıyla ilişkisinin yönünü ararken, Kürt Halk Önderi'nin içinde tutulduğu politik ve hukuki koşullar, elbette bu trenin istikametini belirleyecek işaret fişeği olacaktır. Çünkü Kürt halkının Önderi Öcalan, ikinci yüzyılında olacaksa bir demokratik Cumhuriyet, onun kurucu aktörlerinden olacaktır! Kürtlerin doğuştan gelen tüm haklarını özgürce yaşayacağı bir Cumhuriyettir söz konusu olan ve arzu edilen. Bu Türk halkına bir tehdit değil bir müjdedir; varsa bir tehdit, Türk halkının da geleceğini tehdit eden Türkçü ideolojidir.
Özetle İmralı’da Sayın Öcalan’ın özgür çalışma koşullarının sağlanması ve iletişim kanallarının açılması, Kürt halk kimliğini ve Kürt siyasal öznelliğini tanıma süreci yolunda tarihsel eşiklerinden birinin aşılması anlamına geleceği gibi, Demokratik Cumhuriyet için atılmış tarihsel bir adımdır. Bundan korkacak olanlar, 86 milyonun esenliğinden değil kendi saadetlerinden mutlu olanlardır. Netice itibariyle inkarcılık üzerinden inşa edilen yüz yıllık sistemin, Kürt halkının siyasal ve hukuksal varlığını tanıması, demokratik dönüşüm yolunda tarihsel bir kırılma olarak görülmelidir.
Süreç ilerlerken Kürtlerle müttefik olabilecek her kesimin bir şekilde operasyonların hedefi haline geldiği görülüyor. Bu durumun süreci devlet ile Kürtler arasında sıkıştırıp Kürtleri yalnızlaştırmayı hedefleyen bilinçli bir devlet politikası olduğunu söyleyebilir miyiz?
Şüphesiz bu böyle. Ama neden böyle? Bu operasyonları yapan aklın, süreci, demokratik çözüm süreci olarak ele almadığı da apaçık ortada. Kürt halk gerçekliği, Kürtlerin anavatanı ve Kürt Hareketleri, Ortadoğu’daki ekonomik, siyasal ve askeri hegemonya mücadelesinin tam da merkezinde bulunuyor. Özellikle yeni ticaret ve enerji yollarına dair Türk ulus devletinin başta İsrail olmak üzere içine girdiği rekabet ve güç mücadelesi, Türkiye’de Kürt meselesini normalleştirmeyi gerektiriyor; çatışmasızlık zeminini dayatıyor. Bu, sahadaki gerçekliğin nesnel olarak kabul edilmesinin bir sonucu. Ortadoğu, bu hegemonya kavgasında yeniden dizayn edilirken; devletler arası ekonomik, askeri, siyasal ittifaklar güncellenirken, devlet dışı aktörlere topyekûn bir yönelim var. Kürt Özgürlük Hareketi de bu bağlamda 2016’dan bu yana tasfiye konseptinin hedefinde. Tablo çok net: bölge ulus devletlerinin kendi aralarında ve küresel hegemon devletlerle aralarında çelişkiler-çatışmalar olsa da başta PKK olmak üzere, bölgedeki devlet dışı aktörlere silahsızlanma dayatılıyor. Devlet dışı silahlı aktörler “istikrarı” bozacak güçler olarak tasfiye saldırılarının muhatabı oluyor.
Bu konjonktürde kendine daha güçlü bir siyasal ve toplumsal mücadele alanı yaratmaya çalışan Kürt Özgürlük Hareketi de neden masada olduğunu gayet iyi biliyor. Toplumu nefes almaz halde tutan baskı rejiminin, Kürt meselesine demokratik çözüm perspektifiyle yaklaşmadığının da en çok kendileri farkındadır diye düşünüyorum. Burada sorun görüp-görmeme, güvenip güvenmeme meselesi de değil. Savaşan taraflardan birisi -devlet tarafı- Kürt meselesini silahlı çatışmadan arındırarak bölgedeki stratejik mevzilenmesini güçlendirmeye çalışırken, Kürt Hareketi de bu diyalog sürecini, Kürt halkının siyasi ve hukuki varlığının tanındığı bir sürece ve Demokratik Cumhuriyet Hareketi gibi yeni dönem ortak mücadele kuruculuğuna tahvil etmek istiyor. Bu yalın gerçekten hareketle, Türk ulus devleti küresel-bölgesel konjonktürün sağladığı avantajları, Kürt Özgürlük Hareketinin politik-toplumsal daralmasına, mümkünse tasfiyesine yönelik bir sürece evirmeye çalışırken; Hareket de devletler arası çelişkilerin farkındalığıyla öz gücüne ve öz örgütlüğüne güvenerek siyasal, toplumsal ve hukuki kazanımlarını geliştirmeye çalışıyor. Satranç denilen, tam da bu! Öylesine bir dönemden geçiyoruz ki sıradan, basit, ezber, her türlü yaklaşım ve yorum, kazandırmayacak; tersine kaybettirecek. Tüm bu gerçeklerden hareketle söz konusu operasyonlar, Kürt halk hareketini kendi yalnızlığına hapsetmeye çalışan, ezilen halklar nezdindeki karşılığını daraltmaya çalışan ve Kürt halkını statüsüz bırakmayı hedefleyen operasyonlardır.
İktidarın veya devlet aklının, Kürt hareketinin demokratik ortaklarıyla ve diğer muhalif kesimlerle kurduğu köprüleri hedef almasının arkasındaki temel kaygı nedir?
Kaygılar ya da hedefler diyebiliriz. Mevcut devlet aklının önceliği, günümüz koşullarında sistemini ayakta tutmaktır. Bölgesel ve küresel şartların dayatmasıyla girdiği bu süreçte rejim, bunun yolunun demokratikleşmeden, demokratik açılımdan değil toplumu baskı altında tutmaktan geçtiğine inanmaktadır. Devleti ve rejimi ayakta tutma çıkarları hiçbir zaman bu kadar örtüşmedi. AKP ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nı da iktidar ve devletin ortak beka kaygısının zorunlu bir ittifakı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Devletteki beka kaygısının yarattığı diyalog ve müzakere ortamında, Kürt halkının siyasal ve hukuki tanınması bağlamında olanaklar da artmaktadır. Bu olanak sürecini ilk defa yakalamıyoruz. Özellikle 2013-15 yılları arasında da bu olanak söz konusu oldu. Bu olanakların değerlendirilip değerlendirilmemesi ayrı konu. Ama bize bakiye kalan en somut gerçek şu: Devlet, 2013-15 sürecinde Kürt Hareketi’nin oyun kuruculuğunda ortak demokrasi mücadelesinin potansiyeli ve kapasitesiyle de tanıştı. Bu potansiyel buhar olmadı, bilakis birikerek, katlanarak büyüyor. Ekonomik, sosyal politikalar, rejime karşı toplumsal itirazı gün be gün arttırırken, bu itirazı maddi bir güce dönüştürecek potansiyel, halen Kürt Hareketi'nin bağrında ve siyasal-toplumsal ilişkilerinde mevcut. Bu gerçekten hareketle özellikle süreç bağlamında demokratikleşme derdi olmayan rejim, Kürt Hareketi’yle Türkiye demokrasi güçleri arasındaki köprüleri yıkmak için imkanlarını seferber etmiş durumda. O nedenle başta ekonomik sorunlar olmak üzere, büyüyen toplumsal öfkeye ev sahipliği yapmaya aday, bu özgürlük ve demokrasi ittifakını, parçalı tutmaya, bastırmaya çalışıyor.
Devletin Ortadoğu’daki stratejik konumlanışında Kürt halkına, Kürt Hareketi'ne biçtiği rol, haklarından mümkün mertebe yoksun ama devletin stratejik hedefleriyle daha uyumlu bir roldür. Tabiri caizse, devlet, bugüne kadar demokratik mücadelenin, ezilenlerin ortak mücadelesinin kutup yıldızı olan Kürt dinamiğine en az maliyetle kendi yayılmacı politikalarının ve kendi egemenlik alanının içinde bir rol vermek istemektedir. Kürt hareketiyle iktidar arasındaki aktüel gerilimin bu olduğu apaçık ortada. “Süreç tıkandı” gibi ara ara duyduğumuz sözlerin perde arkasında da Kürt Özgürlük Hareketi'nin-Önderliği’nin Demokratik Cumhuriyet Hareketi perspektifiyle, iktidarın-devletin dinci, milliyetçi, sağcı yayılım politikası arasındaki yaşanan gerilimlerin olduğunu görmek zor olmasa gerek.
Bu daraltılmış ve kapalı alan siyasetini kırmak, sürecin kamusal ve toplumsal ayağını örmek açısından şu an en acil yapılması gerekenler nelerdir?
Bahsettiğimiz bu gerilim alanından devlet üstün çıkarsa, kaybedecek olan sadece Kürt Halk Hareketi olmayacak; onunla kader ortaklığı yapmış tüm mücadele güçleri ve ezilenler önemli bir yara alacak. Kürt Hareketi buradan kendisine alan açacak bir pozisyon üretebilirse aynı şekilde sadece Kürt halkı değil tüm demokrasi güçleri tarihsel bir mevzi kazanmış olacak. Haliyle Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu süreçten selametle çıkması, Türkiye demokrasi güçlerinin, süreci daha güçlü sahiplenmesine ve demokratik bir zemine yerleşmesi için gerekli tüm olanakları seferber etmesine de bağlıdır. Bu olanakları seferber etmek neden günün en acil ödevlerindendir? Çünkü devletçi akıl, elli yılı aşkın Kürdistan Demokratik Devrim sürecinde bin bir bedelle inşa edilen toplumsal, siyasal, ideolojik değerleri gözden düşürerek, şüpheli hale getirerek, Kürt halkıyla Kürt hareketi arasında; Kürt Hareketi'yle Türkiye halklarının demokrasi mücadelesi arasındaki bağını koparmayı, zayıflatmayı amaçlıyor.
Bu amacını da, süreci kapalı götürmeye ve kendi oyun alanında tutmaya çalışarak gerçekleştirmek istiyor. Kapalı olan her şeyin şaibeye, yanılsamaya, komploya açık olacağını bilmek gerekiyor. Halihazırda İmralı’da anayasa ve yasaların hükmü yok. Bu çok net! Politik ihtiyaçların gerektirdiği bir fiili durum var. Politik olarak Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğünü -zihnen ve iradi olarak özgür olduğunu bilen bir yerden kullanıyoruz bu cümleleri- savunan cephede olmamıza rağmen, yasal, anayasal ve kurumsal bir zemine oturmayan her fiili durumun, her an tersine dönebileceğini ya da sabote edilebileceğini idrak edebiliyoruz. Çünkü Türkiye gibi demokrasisini kurumsallaştıramamış, hukuki bir zemine yerleştirememiş ülkelerde bırakalım Sayın Öcalan’ı tıpkı Özal örneğinde olduğu gibi hiçbir iktidar partisinin ve Cumhurbaşkanı’nın geleceği garanti altında değil. Elbette hukuk, politik tercihler, ihtiyaçlar, öncelikler üzerinden şekillenen bir kurum. Halihazırda mevcut İmralı koşulları da iktidarın tasarrufları doğrultusunda şekilleniyor. İmralı adasında kurulan mekanizmalar, bu tercihlere, önceliklere göre şekilleniyor. Aslında İmralı’da kurulan mekanizmaların hukukta bir karşılığı yok ve iktidar işine gelmediğinde bu fiili durumu hukuk dışı da ilan edebilir. Başımıza gelmedi de değil. Burada sorun, bu fiili mekanizmaların içine giren biz Kürtlerde değil ki, bunu zorlamaktan başka şansımız da yok. Ancak sivil toplumun, demokratik kamuoyunun, İmralı’da kapalı yürüyen sisteme, sürecin gereklilikleri ve politik ihtiyaçlar üzerinden anlam verse de günün sonunda İmralı sistemini hukuk zeminine yerleştirmek gibi bir sorumluluğu da var. İmralı adasına dair önümüze düşen her şeyin -ilk kaynaktan, aktörden aracısız duyulmayan, görülmeyen, gözlemlenmeyen her şey spekülasyona açıktır- hemen üstüne atlayıp tartışmadan veya söz kurmadan önce şüpheyle yaklaşmak olması gerekendir. Bu durumda safı demokratik kamp olan her kesimin ortak sloganı bir ve nettir: “İmralı kapılarını dış dünyaya açın, şeffaflığı sağlayın!” Buradan hareketle İmralı Adası’nın sürecin de gereklilikleri üzerinden dış dünyaya aracısız, doğrudan açılmasını istemek, bunu zorlamak hem çatışmasızlığın kalıcılaştırılması anlamına gelen negatif barışa hem de demokratikleşme çabalarına, mücadelesine; pozitif barışa en değerli katkı olacaktır.
Yalnızca belirli kurumların veya aktörlerin yürüttüğü bir hat olmaktan çıkarak, toplumun tüm kesimlerinin ve farklı dinamiklerin bu sürece aktif dahil olması nasıl sağlanabilir?
Bahsettiğiniz daralma hali, rejimin 2015 seçimlerinden sonra sistematik bir şekilde tüm demokratik muhalefete ve kamuoyuna yönelik çöktürme planıyla doğrudan ilgili. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin en büyük talihsizliklerinden birisinin de bu süreci oldukça hırpalanmış, örgütsel kapasitesi ve itiraz düzeyi sınırlandırılmış bir toplumsal muhalefetle, sivil toplumla karşılıyor olmamızdır. Bu iktidarın 2015 yılından bugüne; yaklaşık on iki yıldır adım adım, bir plan dahilinde hayata geçirdiği bir politikaydı. Bu yönüyle içinde bulunduğumuz süreci, belki de iki yılla değil, son on iki yıl üzerinden değerlendirmek daha sağlıklı sonuçlara ulaştırabilir bizleri. Üzerimizden silindir gibi geçen bu çöktürme planının yarattığı sonuçları ıskalamadan denilebilir ki, süreci toplumsallaştırmanın bir yolu da politikayı toplumsallaştırmaktan geçiyor. Kendisini demokratik toplum, ya da toplumsal muhalefet kampına yerleştirenler olarak ne kadar toplumsal politika yürütebiliyoruz ne düzeyde hayatın politikasını kurabiliyoruz? Öncelikle bu soruyu cevaplandırmamız gerekiyor. Asıl sorun, tek başına iktidarın baskı politikalarından kaynaklanmıyor; demokratik toplumsal muhalefeti organikleştirememiş olmamız büyük bir handikap.
Organik olmak, haksızlığın, sömürünün, çelişkinin olduğu her yerde öz örgütlenme ve öz eylemli olma halidir. Gündelik hayatın hızı kadar akışkan olmaktır organik olmak. Süreç bağlamında da ihtiyacı duyulan budur. Tepkisel, takvimsel eylemlerden çıkıp anın, can alıcı olanın eylemini örgütleyemediğimiz; sözden çıkıp hayatın akışkan örgütlenmelerini kuramadığımız oranda süreç gerçek muhataplarını bulamayacaktır. Çünkü, sürece farklı toplumsal kesimlerin ve dinamiklerin aktif dahil olabilmesi ve muhataplık kazanması, toplumsal sorun alanlarındaki hem hal oluşlarla mümkün olabiliyor. Yoksa sıkça yapıldığı üzere “hadi gidip şu çevreye süreci anlatalım” çalışmaları, verili ilişkilerin ötesine geçmediği gibi, süreci demokratik toplum lehine zorlayacak gerçek bir muhataplığı yaratmakta sınırlı kalıyor. Ayrıca bu süreci, sonuçları itibariyle gelecekteki siyasal-toplumsal dizilişimizi belirleyeceği için uzun süre bağlamında ele almak zorundayız. O nedenle şimdiden siyasal yeniden kuruluş, toplumsal yeniden kuruluş perspektifiyle tüm mücadele alanlarını güncellenmeliyiz. Artık bundan sonra, ezilenler açısından da egemenler açısından da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. İhtiyacı duyulanın ve yeninin izini süren, onu yaratan, maddi güce dönüştürenler kazanacak, yapamayanlar kaybedecektir.
Kurumların ve hareketlerin kendi aralarındaki diyalog ve ortak mücadele hattı, bu kuşatma ve tecrit siyasetini boşa çıkarmak için yeterince güçlü mü; bu bağlamda yeni dönemde nasıl bir pratik öngörülüyor?
Mevcut hal güçlü olmadığı gibi buradan çıkış için de mevcut örgütlü mücadele dünyalarının, işleyişinin, ilişkilerinin ve tarzlarının kendisini de köklü bir şekilde sorgulamak zorunlu artık. Toplumsal mücadele adına yola çıkanların kendisini toplumdan tecrit etmelerine tahammül etmemekle yola koyulabiliriz. Kaybettiğimiz yer, tam da burası. Demokratik kurumlaşmalarını, kadro dağılımını, mekânsal olarak varlık gerekçesi olan mülksüzlere, yoksullara, güvencesizlere dayandırmayan her hareket kaybetmeye mahkumdur. Mevcut durumdan çıkışın yegâne yolu, yerleşik hale gelmiş ama kazandırmayan, güçten düşüren, çürüten zihniyet dünyasından tutalım, örgütlenme biçimlerine, araçlarına ve eylem tarzlarına kadar her konunun cesur bir şekilde üzerine gitmek ve gerekli olan neşteri hep birlikte vurma becerisini, kararlılığını gösterebilmektir. Örneğin örgütlenme faaliyeti olarak yapılanlar, gerçekten halkı örgütlemek için midir yoksa temsilcilerimize, sözcülerimize, vekillerimize çıkarılan işler midir? Eylem dediğimiz şey, sürekli ve ağırlıklı olarak ilçe, il ve genel merkez yöneticilerimizle sınırlı faaliyet raporlarını dolduran istatiktikler midir yoksa kitleleri bu ceberut sistemle karşı karşıya getiren, politikleştiren demokratik-devrimci faaliyetler midir? Eylem dediğimiz şey veya eylem tarzımız, bizi büyütüyor mu yoksa tecrit mi ediyor? Veyahut ortak mücadele alanlarında, örgütlenme sahalarında ve birlikte örgütlediğimiz eylemlerde ezilen kitlelerin önceliğine, ihtiyaçlarına göre mi yoksa kendi örgütsel ihtiyaçlarımıza göre mi pozisyon alıyoruz? Ya da ortak mücadele alanlarında gerçekten diyalog halinde miyiz, birbirimize dokunuyor muyuz? Yoksa buralarda bile monolog halinde kendi yankı odalarımızı mı üretiyoruz? Hülasa, elimizde avucumuzda kalan mevzileri reorganize edemeyen halimizle tecridi-kuşatmayı kırmak bir yana her geçen gün ayakta kalmak bile zorlaşıyor.
Kürt Halk Önderi'nin Demokratik Cumhuriyet Hareketi çağrısı, bu anlamda değerli ve yeni mücadele döneminin ihtiyaçları temelinde reorganize olma fırsatı vermesi açısından da oldukça kıymetli. Bugün, 2011’deki HDK kuruluşu koşullarından daha güçlü bir toplumsal arayış ve rejim karşıtı itirazın olduğu muhakkak. Ancak aynı şeyi tek tek örgütler ve siyasal özneler için söylemek oldukça zor. Zor, çünkü 2011’den bugüne deneyimlediğimiz ortak mücadele pratiği önemli tarihsel kazanımlar kazanmış ve çıktılar üretmiş olsa da örgütler arası ilişkilerde belirli bir yıpranma, daralma ve gerilimlerin olduğu su götürmez bir gerçek. Bütün bu handikapları gören, onunla yüzleşen; sabırlı, gerçekçi, nesnel bakış açısıyla handikaplarımızı aşmaya çalışan bir yaklaşım tarzı bizler açısından kaçınılmaz. Yine Kürt barışı sağlanmadan demokrasi hareketinin yaşayacağı zorlanmaların ve demokrasi hareketi kuvvetlenmeden Kürt meselesinin demokratik çözüm şansının zayıflayacağı gerçeğini yeni mücadele döneminin temel ilkelerinden birisi haline getirmek de önemli. En az örgütlerin birliği kadar toplumsal birliğin, sosyal hareketlerin birliğinin yaratıcı bir şekilde hayata geçirileceği formlar ve mücadele araçlarını inşa etmek de ortak mücadelemizin olmazsa olmazlarından olarak öne çıkıyor. Neticede Demokratik Cumhuriyet Hareketi, geçmiş ortak mücadele deneyimlerinin birikimine yaslanarak ve bunun büyük özgüveniyle gerekli olan yenilenmeleri, değişimleri öz zeminlerinden başlamak üzere gerçekleştirerek, Kürdistan ve Türkiye halklarının etrafındaki kuşatmayı yaracak ve onu demokratik kurtuluşa ve özgürlüğe taşıyacak olan önemli bir mücadele adresi olmanın tarihsel sorumluluğunu yüklenmek zorunda.
Toplumsal muhalefet üzerindeki kuşatmadan söz açılmışken Erdoğan-Yavaş görüşmesi ve ardından Mansur Yavaş’ın CHP’den istifa etmesini, önümüzdeki dönemin olası siyasal gelişmeleri ve seçimlere olan etkisini nasıl değerlendirirsiniz?
Mansur Yavaş’ın Yeni Partili belediye başkanı değil de bağımsız belediye başkanı olarak Cumhurbaşkanı adayı potasında kalması ve bu durumun seçimlere kadar sürme ihtimali, üç açıdan değerlendirilebilir. Birincisi, doğrudan Erdoğan’ın karşısına çıkmayarak -ki bağımsız belediye başkanı bu anlama gelir- olası bir iktidar operasyonundan kurtulma seçeneğini oldukça güçlendiriyor. Seçimlere kadar Ankara büyükşehir belediye başkanlığı sıfatıyla siyasetin içinde kalması, hem iktidar ile hem de ana muhalefet ile ilişkili-pazarlıklı pozisyonunu canlı tutmak demek olur. İkincisi, Yavaş’ın olası başkan adayı olarak siyasal denklemde kaldığı ve buna bağlı olarak iktidarla siyasal pazarlıkların içinde olacağı her senaryo, Bahçeli sonrası ya da Bahçeli çizgisine alternatif olacak yeni bir aşırı milliyetçi, Türkçü siyasetin ikame arayışı olarak da değerlendirilebilir. Bu ihtimal, yeni dönem egemen siyasal dünyadaki ittifakların kendisini başka aktörlerle ama aynı ideolojilerle güncelleyeceği yorumunu da beraberinde getirir ki, bu durumda gerek Barış ve Demokratik Çözüm Sürecine dair gerekse Kürt halkı ve Türkiye halklarının demokratik geleceğine dair karamsar olmamız için fazla sebebimiz var. İkincisiyle ilintili üçüncü ihtimal ise seçimlere kadar Yavaş’ın Erdoğan karşısında en dişli C
cumhurbaşkanı adaylarından birisi olarak denklemin içinde kalması, yapılacak Başkanlık seçimlerinin, adaylar üzerinden milliyetçi-siyasal İslamcı aralığa sıkışmış olması demek olacak.
Hele hele seçimlere kadar süreceği apaçık ortada olan operasyonların yarattığı seçeneksizlik, Mansur Yavaş’ın Yeni Parti’nin adayı olma olasılığını epey bir yükseltecek gibi. Bu olasılığın gerçekleşmesi durumunda Kürt Hareketi ve Hareketin içinde bulunduğu demokratik blok ve temsil ettiği kitleler, bu aşırı milliyetçi ve Türk-İslam sentezci anlayışı temsil eden adaylar arasında tercihe zorlanacak. Ya da bu tazyiki daha fazla hissedecekler. Günün sonunda başkanlık oylamasının temel motivasyonlarından olan Erdoğan’dan kurtulma motivasyonuyla “aşırı milliyetçi bir adaya asla oy vermem” motivasyonu arasında gerilimler epey gündemi meşgul edecek. Olası bir Erdoğan-Yavaş başkanlık yarışının, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne karşı olan siyasal kutbun Yavaş üzerinden kendisini daha güçlü reorganize edeceği ihtimali, Kürt Özgürlük Hareketi’nin politika alanını daha fazla daraltan ve taktiksel seçeneklerini daha aza indiren bir tehlikeyi de bağrında taşıyor. Özellikle Yavaş’ın Erdoğan karşısında aday olması, hem rejim karşıtı demokratik muhalefeti son derece zorlayacak hem de milliyetçi cepheyi epey bir genişletecek. Başkanlık seçimlerinin bu atmosferde seyretmesi, adaylar arasında sağcı, milliyetçi ve “terörle mücadele” söylemlerinin zirve yaptığı zehirli bir ortam yaratacak.
Tüm bu olası senaryolar, Demokratik Cumhuriyet Hareketi için kolları sıvadığımız bugünlerde, Kürt Hareketi’nin, sosyalist solun ve demokratik toplumsal hareketlerin, şimdiden “üçüncü bir seçenek, demokratik seçenek mümkün!” politikası etrafında daha fazla kafa yormasını ve ortak bir mücadele hattını oluşturmasını zorunlu kılıyor. Türkiye ve Kürdistan halklarına her geçen gün daha fazla sağcı, milliyetçi, siyasal İslamcı seçeneklerin dayatıldığı bu tarihsel momentte, sosyalist seçeneği, demokratik özgürlükçü seçeneği, gerçek bir kurtuluş yolu olarak şimdiden örgütlemek bizler açısından kaçınılmaz, ertelenemez bir görev. Bu kurtuluş yolu da Kürt ulusunun kolektif hak mücadelesiyle Türkiye halklarının demokrasi mücadelesinin; kimlik mücadelesiyle sosyal mücadelelerin organik, dönüştürücü birliklerini yaratabildiğimiz ölçüde mümkün olacak. Bu tartışma bile tek başına yeni mücadele dönemimizdeki yenilenme, değişim-dönüşüm başlıklarımızı somutlamaya yeter de artar kanaatindeyim.