Kürtçe hakikatın hissiyatıdır

Kültür/Sanat Haberleri —

16 Kasım 2020 Pazartesi - 22:30

  • Oyun üç yıldır oynanıyordu. Ve öyle iddia ettikleri gibi bir örgüt propagandası da içermiyordu. Türkçe oynanınca propaganda değil ama Kürtçe oynanınca propaganda sayıldı. Bu tamamen Kürt diline ve sanatına yönelik bir yasaktı.

 

NAZMİ KARAMAN

İtalyan Nobel ödüllü yazar Dario Fo’nun oyunu “Klakson Borazan ve Bırtlar” (Bêrû) oyunu 13 Ekim 2020'de Gaziosmanpaşa Şehir Tiyatroları sahnesinde oynanmaya 4 saat kala Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı tarafında “kamu güvenliğini bozacak” gerekçesiyle yasaklandı.
Dario Fo bu oyunu 1981 yılında yazmıştı. Yazdığı dönemde oyun İtalyan meclisinde de gündeme gelip büyük tartışmalara yol açmıştı. O dönemde Dario Fo’nun TV programı iptal edilmiş ve tiyatrosuna birçok yerde sahne verilmemiş büyük bir sansürle karşılaşmıştı.
İsterseniz biraz oyunun içeriğinden ve yazılma hikayesinden bahsedeyim.
1978 yılında İtalya'da iki dönem başkanlık yapmış Aldo Moro, Kızıl Tugay'lar tarafında kaçırılır. Örgüt, Aldo Moro karşılığında siyasi tutsakları serbest bırakılmasını ister. Aldo Moro’nun ailesi hatta Papa’nın araya girmesine rağmen devlet anlaşmaya yanaşmaz. Elli beş gün sonra Aldo Moro’nun cesedi bir arabanın bagajında bulunur.

Absürd bir komedi
Dario Fo da bu olaydan yola çıkıp ‘kaçırılan bir siyasetçi değil de bir sermaye sahibi olsa ne olur’ diye bu oyunu kaleme alır.
Hikayemiz şöyle; politikacıların kaçırıldığı ve otomobil endüstrisi de dahil olmak üzere fabrikalarda grevlerin düzenlendiği 1970’lerin İtalya’sı. Ana karakter Antonio, Fiat fabrikasının patronu Gianni Agnelli’nin kaçırılma girişimine tanık olan bir Fiat işçisidir. Patron olayda kötü bir şekilde yaralanmış yüzü tanınmayacak bir haldedir. İşçi onun kurtarır. Agnelli’yi tanımayan polis, kaçırma sırasında yaralanan patronu aşırı sol Kızıl Tugaylar’ın bir üyesi olduğundan şüphelenir. Doktorlar onun yüzünü yeniden estetikle düzeltmeye karar verirler. Ancak işçi olan Antonio’nun bir fotoğrafını rehber olarak kullanırlar, böylece uyandığında Agnelli, yüzünün bir işçinin yüzüyle değiştirildiğini görünce şok olur. Bir hata olduğunu iddia ediyor ama kimse onu dinlemiyor.
Oyun iktidar, sermaye ve halk arasındaki çarpık ilişkiyi absürd bir komedi olarak anlatmaktadır.

En iyi oyun ödülü
Bu oyun Türkiye’de devlet tiyatroları ile bir çok özel tiyatro, Türkçe olarak yıllarca oynadılar.
Bu oyun İstanbul'da 1992 yılında kurulan Teatra Jiyana Nû tarafından 29 Ekim 2017 yılında Kenter Tiyatrosu'nda prömiyeri olmak üzere üç yıl boyunca 100’ün üzerinde farklı yerde sahnelendi. 2018 yılında Moskova Belediyesi tarafında Uluslararası Tiyatro Festivali'nde en iyi oyun ödülünü aldı.
Ayrıca Almanya ve İsviçre’nin farklı kentlerinde sahne alarak izleyici ile buluştu.
Fakat İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı şehir tiyatrolarının 106 yıllık tarihinde ilk kez Kürtçe bir tiyatro oyununun sahnelenmesine saatler kala yasaklandı. Bu yasak Türkiye ve dünya basınında geniş bir yer buldu. Gelen tepkiler üzerine İstanbul Valisi ve İçişleri Bakan Yardımcısı sosyal medya hesaplarında “Yasaklanan oyun örgüt propagandası yapıyor'' diye açıklama yaptılar.

Hiç unutmam, babam gece yarısı evin bahçesini karanlıkta kazıyıp bir poşet ile eve geldiğinde sadece izliyordum. Evin ışıkları söndürülür, poşetten çıkarılan Kürtçe kaset teybe konulur ve kısık sesle Kürtçe şarkı dinlerdik. Evden biri pencereden dışarıyı izlerdi.

Kürt diline saldırı
Oysa oyun üç yıldır oynanıyordu. Ve öyle iddia ettikleri gibi bir örgüt propagandası da içermiyordu. Türkçe oynanınca propaganda değil ama Kürtçe oynanınca propaganda sayıldı. Bu tamamen Kürt diline ve sanatına yönelik bir yasaktı. Ve devamında Teatra Jiyana Nû oyuncuları hakkında soruşturma başlatıldı.
Aslında bu yasak yüz yıldır Kürt diline yönelik bir yasak; çocukluktan itibaren yaşamın her alanında bize dayatılan bir yasak. İnsan dilini ve dinini seçemez bu doğuştan gelen bir haktır. Çocuk annesinin söylediği Kürtçe ninnilerle büyür. Okul çağına kadar evde mahallede ana dili olan Kürtçeyi konuşur kısacası yaşamı Kürtçedir. Okula başladığı yıllarda kara tahtaya yüzü dönük bir öğretmen bilinmeyen bir dilde bir şeyler yazar. Ve çocuk Türkçeyle tanışır. Evde konuşulan ana dili Kürtçe okulda öğretilen Türkçedir. Bu ikilem ve yok saymaya aklı ermemiştir. Kendi içinde neden diye sorar? Sadece Türkçe öğretilmesi sorun değil ama Kürtçe artık yasaktır. Teneffüste Kürtçe konuştu diye öğrenci azarlanır hatta dayak yer.

Toprağa gömülen kasetler
Hiç unutmam, babam gece yarısı evin bahçesini karanlıkta kazıyıp bir poşet ile eve geldiğinde sadece izliyordum. Evin ışıkları söndürülür, poşetten çıkarılan Kürtçe kaset teybe konulur ve kısık sesle Kürtçe şarkı dinlerdik. Evden biri pencereden dışarıyı izlerdi. Gelen var mı diye? Oysa evdeydik, kimse bizim Kürtçe şarkı dinlediğimizi bilmiyordu ki? Bunun nedeni korkuydu! Neden her gece topraktan çıkardığımız kasetleri dinleyip sonra gün ağarmadan gidip gömerdik?
İlkokulda her sabah dizilip andımızı okurduk; ‘Ne mutlu türküm' diye! Oysa Kürt’tüm neden her sabah beni bütün yaşamım boyunca yok sayan bir sistemin dilinde mutlu oluyordum ki! Küçük bir kasabada büyüdüm ‘İstiklal Marşı’ okunduğunda herkes olduğu yerde dururdu. Bir sabah okula geç kalmıştım koşa koşa okula yetişmeye çalışırken İstiklal Marşı’na denk geldim. Koşup sıraya girmek isterken yolda bekleyen polisler tarafında azarlanmıştım. Olduğum yerde durup İstiklal Marşı’nın bitmesini bekledim. Bu defa okul sırasına geç kaldığım için öğretmenden azar işittim.

Çocuk yaşta Kürt olmak
Çocuk yaşta Kürt olmak ne zor imiş diye düşünmeye başladım. 90 yıllarda lisedeydim. Beyaz torosların dolaştığı ve her yerde zırt pırt kimlik istendiği bir dönem. Her gün kayıp haberleri ve sonrasında ölüm haberlerini duyardık. Bu ülkede Kürt olmanın yasak olduğunu artık idrak etmiştim. Bazen polis yolumuzu keser Türk müsün Kürt müsün, diye sorardı. Kürt diyince dayak, Türk diyince yalancılıkla suçlarlardı. Ne yapacağımı bilmeden olup biteni anlamaya çalıştım uzun yıllar. Ama öyle bir sistem vardı ki bir süre sonra Kürt kimliğini unutup yaşamaya başlıyorsun.

Kimliksizleştiren yasaklar
Sanat ile yolum kesişince daha çok okumaya, anlamaya başladım. Bu yasaklar insanı kimliksizleştirip ezmeye yönelikti. Babam resmi daireye gittiğinde şapkasını çıkarıp kapıyı tıklatırdı ,sonra içeriye girip derdini bilmediği bir dilde yarım yamalak anlatmaya çalışırdı. İşin enteresan tarafı dairedeki bir çok memur Kürt'tü ama Kürtçe yasaktı.
Ezilmişliğin yoksulluğun adıydı Kürt olmak. Köylerin isimleri değiştirilmiş, köyleri yakılmış yüz yıllardır sürgünlerde olan bir halk ama o halk hala şehirlerde, köylerde, sokaklarda Kürtçe konuşuyordu. Lise yıllarında sanat ile uğraştığımda, oynadığımız bütün oyunlar Türkçeydi. İstediğimiz yerde sahne bulmak güzeldi.

Sahne bulamamak
Yıllar sonra İstanbul'da Mezopotamya Kültür Merkezi'nde Teatra Jiyana Nû’nun sahnelediği Kürtçe oyunu izlerken yüreğimde büyük bir özlem oluştu. Yaşadığım kasabada Kürtçe oyunlar yasaktı ama bu büyük metropolde tüm baskılara rağmen Kürtçe oyun oynanıyordu. Bu benim için büyük bir devrimdi.
Güzel Sanatlar Akademisi'nde tiyatro bölümünü okuyordum. Ama kendi dilimde tiyatro yapmak için can atıyordum. Sonunda ekibin bir parçası olarak oyunlar yönetmeye başladım. Ama değişen bir şey yoktu; sahne bulamıyorduk. Zaten bizim için her yer sahneydi. Kah düğün salonunda, kah derneklerde oyunlar oynadık.

Dario Fo'nun selamları
2005 yılında Dario Fo’nun “Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü” oyunu Kızıltepe'de yine kaymakamlık tarafından yasaklandı. O dönem basın açıklaması yapıp bu yasağı kınamıştık. Rahmetli Dario Fo, bu haberleri görüp Kürt tiyatrocularına selamlarını göndermişti. Hiç tanımadığım ama oyunlarına hayran olduğum İtalyan bir yazardan selam almak Kürt tiyatrosunun yalnız olmadığını hissettirmişti.
Ne tesadüf ki bu oyunu oynadığımız 2005 yılında devlet tiyatrosu da bu oyunu oynuyordu. Bir daha anladım ki sadece Kürtçe oynayınca yasakmış. Kürt tiyatrosu bir yandan kendi tekstlerini yazarken bir yandan da çeviri oyunlarını oynuyordu ama sonuç hep aynı. Ya sahne bulamıyorduk ya da yasaklarla, gözaltılarla karşı karşıya kalıyorduk. Ama ne olursa olsun ana dilinde sahnede haykırmak oyuncuyu ve seyirciyi özgürleştiriyordu.
Çözüm süreci döneminde yok sayılan bir halkın dilini, kültürünü, isminin yeniden verileceği umudu yeşerdi. Halkları birleştirdi. Akil adamlar ülkenin her yerini karış karış gezip insanlara söz verdiler barışı, kardeşliği getireceğiz diye! Çözüm sürecinin bitmesiyle akil adamlar kendi inlerine çekilip halkları yalnız bıraktılar. Anladım ki insanlar cesur olmadıkça ve haykırmadıkça bu ülke hep barışa hasret kalacak.

Çocukların ismi Kürtçe ama...
Devlet aklının bize dayattığı asimilasyona o kadar hızlı bir şekilde ayak uydurduk ki! Kürtler artık evlerinde, sokaklarında, köylerinde ve şehirlerinde hep Türkçe konuşuyor. Sokalarlarda, dost meclisinde Kürtçe sohbet etmeye hasret kaldık. Ve unutulmaya yüz tutuyor ana dilimiz! Eskiden insanların çocuklarına Kürtçe isim vermesi yasaktı. Şimdi çocukların ismi Kürtçe ama kimse Kürtçe bilmiyor.
Elimize bir Kürtçe kitap alıp okumaya başlayabiliriz. Unutmayın,
bir halkın ana dili yok olursa; sanatı da, kimliği de, onuru da, yaşamı da, gelecek nesli de yok olur. Biz sanatçılar tüm baskılara, yasaklara rağmen sahnelerde ana dilimizde seyircimizle birlikte varolmaya devam edeceğiz.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.