Kürtler mücadeleleriyle kabul ettirdi

Rojava eylem, Şirnex
- Kürt siyasetinin, Kürt halkının gerisine düştüğünü, Rojava gerçekliğinin bunu bütün parçalar için kanıtladığını savunan tarihçi Namık Dinç, "Buralardaki toplumsal Kürt bilinci, Kürt siyasetinin fersah fersah önünde gidiyor" dedi.
- 20. yüzyılın başında tamamen Kürtsüz bir statü üzerine inşa edilen Ortadoğu düzeninin devam etmediğini belirten Dinç, şimdi Kürtlerin tarih sahnesine çıkış dönemi olduğunu ve bunu kendi mücadeleleriyle dünyaya kabul ettirdiğini söyledi.
ROJHAT ABİ / AMED
Dünyada ahlaki, demokratik, özgürlükçü değerlerin herhangi bir şekilde dikkate alınmadığı bu konjonktürde var olmaya çalışmanın zorluğuna dikkat çeken tarihçi Namık Dinç, "İdeallerden vazgeçmeksizin ama konjonktürü de hesaba katarak pozisyon ve politik tutum almak, rasyonel öneri ve projelere yönelmek gerekiyor. Mesela bu süreçte en büyük zaaflarından birisi, konjonktürü/uluslararası dengeleri rasyonel değerlendirme konusundaki sıkıntıydı. Daha duygusal, haklılık üzerinden, fikirlerin, ideolojilerin, projelerin üzerinden talepte bulunma hali vardı. Bu konjonktüre çarptı. Dolayısıyla burada rasyonel bir akılla uluslararası dengeler ve ilişkiler ele alınmalı. Bir de öyle bir dönemden geçiyoruz ki; günlük değişiyor bu ilişkiler, dengeler, kombinasyonlar. Kürtlerin bu yönlü acil bir rasyonel akla ihtiyacı var" dedi.
Tarihçi Namık Kemal Dinç ile 30 Ocak’ta yapılan anlaşmanın sahaya nasıl yansıyacağını, ABD’nin Ortadoğu'daki tasarısını, değişen siyasi konjonktürü ve Kürtlerin geleceğini konuştuk.
Rojava’ya saldırıların başlaması, Kobanê kuşatması ve uluslararası aktörlere biraz geriden bakarak başlarsak bugüne nasıl gelindi?
Aslında Ortadoğu'nun yeniden haritasının çizilmesinin başlangıcı diyeceğimiz tarih, 7 Ekim 2023’teki HAMAS'ın saldırısı oldu. İsrail'in karşılık vermesi bütün Ortadoğu'ya yayıldı. Suriye'ye dair bir plan, burada devreye sokuldu ve HTŞ Şam'da yönetime bu bağlam içerisinde geldi, oturdu.
Kürtler açısından baktığımızda, aslında özellikle HTŞ ve gelişen yeni sürecin yeterince okunamadığını söylemek mümkün. 10 Mart Mutabakatı ve Halep'e dair anlaşma, aslında siyasal anlamda bu pozisyonu korumak için yapılan anlaşmalardı. Zira en baştan beri aslında bir Suriye Arap Cumhuriyeti inşa edilmek isteniyor. Bunun karşısında Kürtlerin daha çok kendi bölgelerine çekilmesi arzu ediliyor. Bundan dolayı Mart ve Nisan aylarından beri yapılan anlaşmalara uyulmadı. Son olarak 2026’nın başına gelindiğinde özellikle 5 Ocak'ta Paris'te yapılan toplantı, bir dönüm noktası oldu. Paris'te, Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi diye ifade ettiğimiz projenin, bir anlamda uluslararası güçlerin onayıyla hedef haline getirilmesi söz konusu oldu.
Şam ile QSD arasında 30 Ocak’ta yapılan anlaşmayı nasıl görüyorsunuz ve akıbeti ne olur?
Anlaşma metninde, Şam yönetiminin kent merkezlerinde askeri olarak bulunması ve sınır hatlarını tutması kararı var. Anlaşma metninin bazı maddeleri çok açık değil. Özellikle eğitim ve entegrasyon, idari sistemin nasıl olacağına dair olanlar. Herhalde bu konular şimdilik kamuoyuna yeterince açıklanmıyor ya da hala müzakere devam ediyor. İki olasılık da ortada duruyor. Dolayısıyla bugün itibarıyla en azından çatışmanın bir şekilde durdurulması ve adım adım zamana yayılan bir entegrasyon sürecinin başlatılması gibi gözüküyor. Entegrasyon sürecine ‘bir anda olup bitsin’ diyen akıl, gerçekçi olmayan bir akıldı ve bu bilinçli olarak yapılıyordu. Sadece çatışma zeminini sürekli sıcak tutabilmek için yapılan bir yaklaşımdı. Yoksa idari, siyasi, eğitim ve askeri entegrasyonların uzun zamana yayılan işler olduğunu herkes biliyor. Dolayısıyla süreçteki bu anlaşmanın önemli oranda daha kalıcı bir nitelik taşıdığını söylemek mümkün. 30 Ocak'ta varılan anlaşmada şunu da görmek gerekiyor; aslında Kürtler kendi ata topraklarına çekilmiş vaziyette. En baştan beri de başta Türkiye olmak üzere bölge devletlerinin arzu ettikleri temel şey buydu. Kürtleri Suriye'de çok dar bir alanda, çok sınırlı birtakım haklarla sınırlandırarak konuyu kapatmak. En baştan beri plan bunun üzerineydi. Daha çok Başurê Kurdistan sınırına yakın Qamişlo-Hesekê hattında sınırlandırmaktı ki Hesekê'de hala tartışma konusu olan yönleri var. Aşağı yukarı gerçekleşenlerin de bu yönlü olduğunu söylemek mümkün.
ABD’nin, Rojava, Suriye ve İran’a dair tasarısı, 'büyük fotoğraf' nedir?
ABD açısından Kürtler, bölge üzerinde çok sınırlı etkiye sahip bir grup. Dolayısıyla onların bölge planlarında öncelik Kürtler değil. Kabul etmek gerekiyor. Sovyetler'in yıkılmasıyla başlayan dünya siyasetindeki değişim, Trump'ın yeni dönemde iktidara gelmesiyle başka bir boyut kazandı. ‘Önce Amerika’ denilen bir siyasetle hakimiyetini pekiştirerek, dünyayı yeniden dizayn ettiği bir döneme girdik. Ortadoğu’da ise ABD'nin birkaç önceliği var. Kürtler bu öncelikler içerisinde yok. Birinci önceliği İsrail'in güvenliği ve normalleştirilmesi. İsrail özellikle İbrahim anlaşmalarıyla bölgede diğer devletler gibi kabul edilen, ekonomik, siyasi, kültürel ilişkilerin normalleştiği bir devlet halini arzu ediyor. Şam’da HTŞ'nin oturmasının tek bir sebebi var, o da İsrail'i tanıyor olması ve yakında büyük ihtimalle sadece tanımak değil iki devlet arasında bir istihbarat süreci oluşturulacak olması. Bu anlamda iki devlet birlikte çalışacak. Şunu unutmamak lazım; 1947’de İsrail kurulduğundan bu yana Suriye, İsrail'i tanımadı ve yok edilmesi gereken bir devlet olarak kabul etti. Dolayısıyla İsrail'e tehdit oluşturan bütün yapılar tasfiye ediliyor, edilecek. Suriye gitti, Hizbullah’ın önemli oranda kolu kanadı kırıldı, sırada Haşdi Şabi var. Bütün bunların odaklandığı İran ise ciddi anlamda hedefte.
Bahsettiğiniz uluslararası konjonktür bağlamında Kürt siyasetinin demokrasi, insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve ekolojik tahayyüllerle ördüğü ‘ülkede demokrasi, bölgede otonomi’ tezi ne kadar geçerli?
Stratejik açıdan ya da daha genel ahlaki demokratik özgürlükler açısından bakıldığında elbette ki Kürtlerin bu projesi; ülkede demokrasi, bölgede otonomilerin kurulması, adem-i merkeziyetçi yapılara daha önem verilmesi, mantıklı gelir fakat konjonktür ve büyük devletlerin bölgeye dair planları açısından baktığımızda, bunun çok geçerliliği yok.
Neden?
Çünkü II. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan liberal dünyanın sonuna gelmiş bulunuyoruz. ABD'nin şimdi BM'ye verdiği bütün desteği çekmesi, bu kurumlardan ayrılması adımları, sistemin artık ortadan kaldırılması gerektiğine dair bir yaklaşım. Zaten Amerika, mevcut haliyle saldırganlığı açısından bakılırsa uluslararası kuralları doğrudan kendisi ihlal ediyor. Egemen ülkelerin sınırlarına müdahil olmak, Venezuela'ya operasyon yapıp devlet başkanını almak, İran'a saldırmak, istediği yere bomba atmak gibi, aslında uluslararası sistemin tamamen bittiğini, o liberal dünyadan şimdi gücün geçerli olduğu, gücü yetenin bastırabildiği bir döneme girdik. Kürtler açısından da ahlaki ve demokratik değerler üzerinden kendini var etmeye çalışan bir halk için çok daha tehlikeli, çok daha zor bir döneme girilmiş vaziyette. Artık dünyada ahlaki, demokratik, özgürlükçü değerler herhangi bir şekilde dikkate alınmıyor. Bu konjonktürde var olmaya çalışılıyor, zorluk biraz da bundan kaynaklı.
Peki bu durumdan çıkış nasıl olur?
Kürtler, kendilerini daha demokratik değerler üzerinden Suriye'de, Türkiye'de, Irak'ta ve İran'da da var etmeye çalışıyor. Zayıflamıştır, ancak bu değerler hala önemli oranda iş görebiliyor fakat kendi başına sonuç alması da çok zor. Dolayısıyla ideallerden vazgeçmeksizin ama konjonktürü de hesaba katarak pozisyon ve politik tutum almak, rasyonel öneri ve projelere yönelmek gerekiyor. Mesela bu süreçte en büyük zaaflarından birisi, konjonktürü/uluslararası dengeleri rasyonel değerlendirme konusundaki sıkıntıydı. Daha duygusal, haklılık üzerinden, fikirlerin, ideolojilerin, projelerin üzerinden talepte bulunma hali vardı. Bu konjonktüre çarptı. Dolayısıyla burada rasyonel bir akılla uluslararası dengeler ve ilişkiler ele alınmalı. Bir de öyle bir dönemden geçiyoruz ki; günlük değişiyor bu ilişkiler, dengeler, kombinasyonlar. Dolayısıyla Kürtlerin bu yönlü acil bir rasyonel akla ihtiyacı var. Bunun için çözüm mekanizması bulmalı.
Bu saldırı ve kuşatma hali Rojava'da devam eder mi, Kürtleri ne bekliyor?
Kürtlerin kendi sınırlarına çekilmiş olduğunu görüyoruz. Kürtler ata topraklarından kaybettiği kısımdaki demografinin değişmesi olasılığı, en büyük sorunlardan birisi. Zaten masadaki müzakere konularının en başında da bu geliyor. 30 Ocak’ta yapılan mutabakatta da bunlara dair bir gönderme var. Demografinin korunması ve buralarda da Kürtlerin yönetime katılabilecek mekanizmaların sağlanması; Qamişlo, Hesekê ve Kobanê'deki hakların bu bölgelerde de uygulanması konusunda talepler devam ediyor. Böyle bir durum söz konusu. Öncelikle içinden geçtiğimiz konjonktürün tehlikeleri de düşünülerek mevcut kazanımları korumak birinci öncelik. Belirsizlikler açısından baktığımızda nereye gideceğini tahmin etmenin zor olduğu bir Suriye gerçekliğini hesaba katarak gücünü korumak gibi bir yaklaşım sergilemeli.
Saldırıların başlamasıyla birlikte Kürdistan’nın dört parçasından ve diasporadan da daha önce görülmemiş bir mobilizasyon oldu. Kürt ulusal birliği bu denklemde nasıl bir sınav verdi?
Kürt ulusal birliği, hep gündemde olan bir konu. Çok ciddi bir ihtiyaç olarak duruyor. Kürt siyasetinin parçalı hali ve Kürt siyasetinin kendi içindeki sorunları, birliğin önündeki en büyük engel. Bugünkü konjonktürü okuduğumuzda Kürt siyaseti, Kürt halkının gerisinde düşmüş vaziyette. Rojava gerçekliği, bunun bütün parçalar için böyle olduğunu gösterdi. Bakur için, Başûr için ve Rojava için de açıkça söylemek lazım. Buralardaki toplumsal Kürt bilinci, Kürt siyasetinin fersah fersah önünde gidiyor. Düşünün daha birkaç gün önce Silêmanî'den gelen bir insan, Hesekê’de şehit düştü. Rojava'ya dair hassasiyetin bütün parçalarda varlığını gösterdiğini görüyoruz. Kürt siyaseti ise böyle bir ihtiyaç ortadayken bile hala kendi içindeki sorunlardan kaynaklı olarak bir araya gelmeye ayak diretiyor.
Bir yandan saldırılar ve kuşatma sürerken bir yandan da Türkiye tarafında başlatılan sürecin akıbeti de merak ediliyor, ancak neredeyse her çözüm süreci gündeme geldiği anda savaş gerçekliği ile yüz yüze kalıyoruz. Sizce barış ve/veya çözüm süreçleri, neden Kürtlerin hafızasında sürekli şiddet/savaş olgularına tekabül ediyor?
Türkiye gerçekliği açısından baktığımızda devletin kurucuları, “Kürtlerin kazandığı her hak, Türklerin aleyhinedir” diye düşünüyor. Mustafa Kemal, Ocak 1923’te Kürt meselesine dair bir soruya verdiği cevapta cümleye girerken “Kürt meselesi biz Türklerin aleyhine bir meseledir” diyor. Şimdi Türkiye devletinin kodlarının böyle olması, Kürtlerin elde edeceği her kazanımın Türklerin aleyhine bir kayıp olarak değerlendirilmesi psikolojisi aşılabilmiş değil. Devlet yönetimindeki bütün kadroların da motivasyonu bunun üzerine. Dolayısıyla Türkiye'de çözüm süreçlerine, barış süreçlerine ismine ne diyeceksek diyelim. Tüm bu süreç olgusuna yaklaşım stratejik değil, daha çok taktik olmuş. 2024’ten beri taktik olmaktan çıkmadığını görmek gerekir. Kürtler, meseleye ne kadar stratejik ve ahlaki bir yerden yaklaşırsa yaklaşsın Türk devleti, kodlarındaki o hissiyattan kurtulamadığı sürece bunun bir şekilde normalleşebilmesi ve çözüm süreçlerinin akamete uğramadan yürümesi mümkün değil. 2015’i düşünelim; Dolmabahçe Mutabakatı'nın içeriği hatırlanacak olursa gerçek anlamda Türkiye'nin demokratikleşmesi üzerine kuruluydu. Türkiye elbette ki diğer devletlerden daha tecrübeli, daha deneyimli ve yönü daha fazla Batı'ya dönük ama Türkiye'de de hala demokratik bir rejimin olmasına siyasal elitlerin ve devlet yöneticilerinin rızası yoktur. Demokrasi ve özgürlükler bu siyasal rejimin dağılmasına sebep olur. Bunların çıkar düzeninin bozulmasına sebep olur. Ondan dolayı da buna yanaşmaz.
Tüm bunlara rağmen uzun yıllardır statüsüz bırakılan Kürtler, bugün Ortadoğu denkleminde nereye yerleşti, dünya artık Kürtleri denklemin dışında tutabilir mi?
Şimdi Kürtler, bütün bu denkleme ve buradaki tüm sıkıntılara rağmen Kürt olarak Ortadoğu'da kendilerini var etti. Bunu unutmamak gerekiyor. Daha düne kadar ismi okunmayan, cismi okunmayan 20. yüzyılın başında tamamen Kürtsüz bir statü üzerine inşa edilen Ortadoğu düzeni, bugün yok. Bunun sürebilmesinin imkanı da yok. Rojava’da 30 Ocak itibarıyla varılan anlaşmadan (bu kalıcı olacak ve bu gelişecek) daha geri adım atılması mümkün olmayacak. Başurê Kurdistan örneğindeki gibi bir federalist yönetim gerçekliği ortaya çıkmayacak belki ama burada Kürt varlığı, haklarıyla, hukukuyla, askeri gücüyle de dahil olmak üzere tanındı demektir. Şimdi şu anlama geliyor; bir defa dünya, Kürtlerin artık tamamen denklem dışına bırakıldığı, statüsüz olmaya mahkûm edildiği bir Ortadoğu'yu kabul etmeyecek demektir. Bunun mümkünatı kalmadı. Bu dünyanın arzusuyla gerçekleşen bir şey de değildir. Kürtler bunu kendi mücadeleleriyle dünyaya kabul ettirdi. Dünyada dostlar yarattılar. Amerika Kongresi'nde ve dünyadaki bütün parlamentolarda konuşmalar yapıldı, tartışmalar yapıldı. Şimdi Kürtlerin tarih sahnesine çıkış dönemidir. 21. yüzyılın başında dönüm noktası da Kobanê’dir. O tarihten bu yana da artık Kürtler, bir defa dünya insanlık aleminde böyle bir yere sahip oldu. Bundan geri gidilemez. Bunların hepsinin bir kazanıma dönüşeceği muhakkak. Bir taraftan da öyle bir dönemden geçiyoruz ki; Kürtlere geri adım attırmak için uğraşacak, çabalayacak kesimler olacaktır. Onu da unutmadan tedbirli olmak gerekiyor.













