• Bir nesnenin sanat ilan edilmesi, gerçekten sanat olduğu anlamına gelir mi? diye sorgulayan Avelina Lésper, çağdaş sanatın krizde olduğunu savunurken yalnızca eserlerin niteliğini değil; kurumları, sanatçılara itibar kazandıran mekanizmaları ve piyasanın değer belirleme biçimlerini de değerlendiriyor.
  • Lésper’in en güçlü argümanlarından biri, çağdaş sanatın estetik deneyimi ortadan kaldırdığı yönündeki iddiasıdır. İzleyici eserin karşısında belirgin bir estetik deneyim yaşamasa bile küratör, galerici ya da sanat eleştirmeni devreye girerek eserin neden önemli olduğunu açıklar ve şöyle der: “Eserin erdemlerini görmüyorsunuz, size söylenmesi gerekiyor.”
  • Nesnenin fiziksel varlığı ile ona atfedilen sanatsal değer arasındaki ayrım, piyasa eleştirisinin merkezinde bulunuyor. Lésper, sanat eserlerinin kara para aklama aracı olarak kullanılabildiğini iddia ediyor. Üretim maliyeti son derece düşük olan nesneler, sertifikalar ve piyasa ilişkileri aracılığıyla yüksek fiyatlara satılabiliyor.

BAHAR AVJÎN - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Bir sanat eserini sanat yapan nedir: Estetik değeri mi, sanatçının niyeti mi, yoksa müzelerin, küratörlerin ve koleksiyonerlerin ona atfettiği anlam mı? Meksikalı sanat tarihçisi, yazar ve eleştirmen Avelina Lésper, çağdaş sanatın bu temel sorulara verdiği yanıtları sorguluyor. Video sanatı, yerleştirme ve performans gibi üretim biçimlerini “VIP sanat” başlığı altında eleştiren Lésper’e göre sorun yalnızca eserlerin estetik niteliğinde değil; akademiden müzelere, galerilerden müzayede evlerine uzanan ve sanatsal değeri ekonomik çıkarlarla ilişkilendiren bütün bir sistemde. Lésper’in sert iddiaları, sanatın ne olduğu kadar kimin tarafından tanımlandığı, nasıl meşrulaştırıldığı ve hangi mekanizmalar aracılığıyla değer kazandığı sorularını da gündeme getiriyor.

Avelina Lésper/foto:AFP

Bir kitabın yarattığı fırtına

Avelina Lésper, 2015 yılında geniş kitlelere ulaşan ve Türkçeye "Çağdaş Sanatın Sahtekârlığı" adıyla çevrilen El fraude del arte contemporáneo adlı eserini yayımladı. Video sanatı, yerleştirme (enstalasyon) ve performans gibi üretim biçimlerini kapsayan ve Lésper’in “VIP sanat” olarak adlandırdığı akımı hedef alan kitap, çağdaş sanat dünyasına yönelik sert bir eleştiri ortaya koyuyordu.

Lésper’e göre bu üretimlerin önemli bir bölümü sanat niteliği taşımıyor, hatta doğrudan “çöp” olarak değerlendirilmeyi hak ediyordu. Eleştirmen, çağdaş sanatın bir kriz içinde olduğunu savunurken yalnızca belirli eserlerin niteliğini değil, bu eserleri sanat olarak kabul eden kurumları, sanatçılara itibar kazandıran mekanizmaları ve piyasanın değer belirleme biçimlerini de sorguluyordu.

Yayımlandığı günden bu yana sanat dünyasında hem güçlü destekçiler hem de sert muhalifler kazanan kitap, çağdaş sanatın estetik, ekonomik ve kurumsal temellerine yönelik radikal eleştirilerden biri olarak tartışılmayı sürdürüyor.

Lésper’in temel itirazı şu soruda düğümleniyor: Bir nesnenin sanat olarak ilan edilmesi, onun gerçekten sanat olduğu anlamına gelir mi?

“VIP sanat”: Bir stil olarak çağdaş sanat

Lésper’in eleştirisinin merkezinde, “çağdaş sanat” diye bağımsız ve bütünlüklü bir sanat kategorisinin aslında bulunmadığı iddiası yer alıyor. Ona göre video, yerleştirme ve performans, sanatın başlı başına farklı türleri değil, sanat üretmenin farklı biçimleri. Bu üretimleri bir araya getiren yaklaşımın ayırt edici özellikleri ise Lésper’in ifadesiyle “anın aciliyeti” ve “teknik yoksunluk”.

Lésper, video sanatını geleneksel film üretimiyle karşılaştırırken teknik ölçütlerin göz ardı edilmesini eleştiriyor: “Bir film yapmak için prodüksiyonu, ışıklandırmayı, kadrajı düşünürsünüz. Ama video sanatı yapacaksanız, odak dışı olması, sekansın absürt olması, kalitenin olmaması veya 20 dakika boyunca sürekli bir kadının süpürge çektiğini kaydetmeniz önemli değildir.”

Ona göre bir film ile video sanatı yan yana getirildiğinde video sanatı ne teknik ne de kavramsal açıdan ayakta kalabilir. Lésper’in itirazı, sanatsal üretimde biçimsel yeterliliğin ve teknik emeğin geri plana itilmesine dayanıyorken, bir görüntünün sanat eseri olarak sunulması, üretimdeki eksiklikleri kendiliğinden ortadan kaldırmıyor.

Lésper’in eleştirisi, sanatın tanımı üzerine yürütülen tartışmayı Marcel Duchamp’ın hazır nesne (ready-made) yaklaşımına kadar götürüyor. Sanatçı Duchamp’ın gündelik nesneleri sanat bağlamına taşıyan müdahalesini, sanatın sınırlarını değiştiren bir kırılma olarak değil, zamanla sanatçıları entelektüel ve teknik sorumluluktan uzaklaştıran bir anlayışın başlangıcı olarak yorumluyor.

“Herhangi bir nesne sanattır, her ne olursa olsun." Bu yaklaşımıyla etrafımızdaki her şeyin sanat olabileceğini savunan Lésper; hazır nesne düşüncesinin başlangıçta bir sorgulama aracı olduğunu, ancak zamanla sorgulanamaz bir dogmaya dönüştüğünü belirtir. Ona göre artık sanatın ne olduğu sorusu, nesnenin niteliğinden ziyade yalnızca sanat olarak ilan edilmesine bağlıdır.

foto:AFP

Estetik deneyimin kaybı ve “anlamama” retoriği

Lésper’in en güçlü argümanlarından biri, çağdaş sanatın estetik deneyimi ortadan kaldırdığı yönündeki iddiası. Ona göre sanatın temelinde “zeka, yetenek ve hassasiyet” bulunuyor. Sanatçı, bir eseri üretirken sıfırdan başlıyor ve bir şey iletmek amacıyla biçim, malzeme ve ifade olanaklarını kullanıyor.

Lésper, çağdaş sanatın eleştirdiği örneklerinde ise eserin niteliğinin doğrudan deneyimlenmek yerine sözel açıklamalar aracılığıyla tanımlandığını savunuyor. İzleyici eserin karşısında belirgin bir estetik deneyim yaşamasa bile küratör, galerici ya da sanat eleştirmeni devreye girerek eserin neden önemli olduğunu açıklıyor.

Lésper bu durumu şöyle özetliyor: “Sanatın erdemleri görünür olmaktan çıktı, sözel oldu. Eserin erdemlerini görmüyorsunuz, size söylenmesi gerekiyor.”

Eleştirmene göre burada yalnızca estetik ölçütler değil, izleyicinin kendi yargısına güveni de aşınıyor. İzleyici, kurumsal açıklamalar karşısında yetersiz hissettirilebiliyor. Lésper’in hedef aldığı yaklaşım, bir eseri beğenmeyen ya da anlamlı bulmayan izleyicinin yeterince bilgili olmadığı gerekçesiyle eleştirilmesi. Ona göre “Beğenmiyorsan anlamıyorsun demektir” düşüncesi, insanları anlamadıkları bir alanda tutmanın ve manipüle etmenin yollarından biri. Bu durumu bir tür “diktatörlük” olarak nitelendiren Lésper, eleştirel düşüncenin yerini konformizmin almasının toplumu manipülasyona açık hâle getirdiğini ileri sürüyor. Ona göre çağdaş sanat kurumları ve akademi de bu süreçte rol oynuyor. Lésper’in yaklaşımında temel sorun, izleyicinin bir eseri beğenme ya da reddetme hakkından çok, kendi değerlendirmesini dile getirebilmesinin önündeki kurumsal baskıdır.

Piyasa, spekülasyon ve “hayali değerler”

Lésper’in eleştirisinin ekonomik boyutu, sanat dünyasının işleyişine yönelik en sert iddialarını içeriyor. Ona göre çağdaş sanat piyasası, “hayali değerler” üzerine kurulmuş devasa bir balon niteliğinde. Yazar, bir eserin yüksek fiyatla satılmasının onun sanatsal değerine ilişkin bir kanıt gibi algılanmasını eleştiriyor: “Sanat eserleri, sırf pahalı olduğu için sanat olduğu düşünülen nesnelerdir. Bir eser 90.000 euroysa, ‘herhalde sanattır’ diye düşünürsünüz. Bu fiyatlar bir balondur, tıpkı inşaat balonu gibi.” Ona göre bu mekanizma sürdürülemezdir ve sanat piyasadaki balon kaçınılmaz biçimde patlayacaktır.

Bir sanat fuarında bir eseri yanlışlıkla kırdığını anlatan Lésper, nesnenin parçalanmasını şöyle ifade ediyor: “Eser sanki ne düşündüğümü biliyormuş gibi dağıldı.” Nesnenin fiziksel varlığı ile ona atfedilen sanatsal değer arasındaki ayrım, piyasa eleştirisinin merkezinde bulunuyor.

Diğer bir ağır iddia ise sanat eserlerinin kara para aklama aracı olarak kullanılabilmesi. Üretim maliyeti son derece düşük olan nesneler, sertifikalar ve piyasa ilişkileri aracılığıyla yüksek fiyatlara satılabiliyor. Bu mekanizmayı şöyle örneklendiriyor: “40.000 euroya birkaç dal parçası satın alıyorsunuz. O anda size bir sertifika veriliyor ve o dalları 45.000 euroya satabiliyorsunuz. Nesnenin kendisi neredeyse hiç var olmadan lüks objeler satılıyor.” Böylece sertifika, kurumsal onay ve piyasa ilişkileri, nesnenin kendisinden bağımsız bir değer üretiminin araçlarına dönüşebiliyor.

Küresel sanat piyasasının ekonomik büyüklüğü de bu tartışmanın önemini artırıyor. Art Basel ve UBS tarafından yayımlanan The Art Basel and UBS Global Art Market Report 2026 raporuna göre, küresel sanat piyasasının toplam satış hacmi 2025 yılında yüzde 4 artarak tahminen 59,6 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, piyasanın büyüklüğünün tek başına sanatsal değer hakkında bir hüküm vermediğini de hatırlatıyor. Sanat piyasasının yüksek ekonomik hacmi ile şeffaflık, spekülasyon ve kara para aklama konusundaki endişeler, eleştirinin estetik sınırları aşarak ekonomik ve etik bir tartışmaya dönüşmesini sağlıyor.

İsimler ve kurumlar: Kimler hedefte?

Lésper’in çağdaş sanat eleştirisi soyut bir sistem tartışmasıyla sınırlı kalmıyor, belirli sanatçıları ve kurumları da doğrudan hedef alıyor.

Gabriel Orozco’nun Meksiko City’deki Jumex Müzesi’nde açılan sergisini eleştiren yazar, bunu içeriksiz fikirlerin bir tekrarı olarak değerlendiriyor: “Üç kat Jumex Müzesi, içeriksiz fikirlerin tekrarına ayrıldı. Gabriel Orozco çalışmayı sevmiyor. Sergi kataloğu bunu açıkça söylüyor: ready-made ile sipariş üzerine yaptırılan eserler arasında gidip geliyor. Bu eserler birkaç ayda üretilebilirdi; entelektüel bir çaba, deneysel bir derinleşme yok.”

Lésper, Orozco’yu “devlet tarafından desteklenen VIP sanatçı” olarak nitelendiriyor. Eleştirmenin hedef aldığı diğer isimler arasında İngiliz Damien Hirst, Amerikalı Jeff Koons ve Japon Takashi Murakami de bulunuyor. Lésper, bu sanatçıları “piyasa taleplerine hayran olmuş, seri halinde nesneler üreten postmodern fetişler” olarak tanımlıyor.

Bununla birlikte asıl mesele, yalnızca bu sanatçıların ne ürettiği değil, onları sanatçı olarak tanımlayan ve üretimlerini meşrulaştıran sistemin nasıl işlediğidir. Orozco’ya ilişkin eleştirisini şu sözlerle sürdürüyor: “Gabriel Orozco bir galerinin ortağıdır. Ne söylememi istiyorsunuz? Bu bir aldatmacadır.”

Lésper’in en sert eleştirilerinden biri ise Meksikalı sanatçı Teresa Margolles ve küratör Cuauhtémoc Medina’ya yönelik. Margolles’in MUAC’taki sergisini hedef alan yazar, bu çalışma için “insanlığa karşı suç” ifadesini kullanıyor ve şöyle diyor: “Bir fahişenin ölümü bekleyen acı verici mahremiyetini sanat eseri olarak sergilemek, MUAC tarafından onaylanıyor. Bu, savunmasız bir insanın hayatına girmek, onu ihlal etmek ve teşhir etmektir.”

Bu eleştiri, Lésper’in yaklaşımının etik boyutunu da ortaya koyuyor. Ona göre bir eserin sanat kurumu tarafından sergilenmesi, temsil edilen kişinin mahremiyetine ilişkin soruları ortadan kaldırmıyor.

“Satış argümanı” üretimi…

Lésper’e göre çağdaş sanat sisteminin devamlılığını sağlayan üç temel yapı bulunuyor: akademi, müze ve piyasa.

Bu modelde akademi, sanatçının üretimine kuramsal bir çerçeve ve “satış argümanı” sağlıyor. Müze ve galeriler bu argümanı kurumsal meşruiyete dönüştürüyor. Piyasa ise eserin ve sanatçının ekonomik değerini belirliyor.

Lésper, küratörün rolünü bu sistemin merkezinde konumlandırıyor: “Küratör her şeyden önce büyük bir satıcıdır. Size bir sandalyeyi tepesinde bir lambayla satmak için bir argüman verir. O argüman, estetik bir deneyim değil, hangi müzede sergilendiği, hangi akademisyenin onayladığıdır.” Bu eleştiriye göre bir eserin değeri, izleyicide yarattığı deneyimden çok hangi kurumda sergilendiği, hangi akademisyen tarafından desteklendiği ve hangi küratoryal metinle sunulduğu üzerinden anlam kazanıyor.

Yazar, eleştirdiği sistemin işleyişini “mafya” benzetmesiyle tanımlıyor: “Akademi, kültürel kurumlar, müzeler, galeriler ve müzayede evleri… Hepsi bu sistemin parçası. Küratörleri onlar işe alıyor, onlar meşrulaştırıyor.”

Lésper’in iddiasına göre bu kurumlar, yalnızca eserlerin sergilenip değerlendiği yerler değil; sanatçının statüsünü, üretiminin nasıl yorumlanacağını ve piyasa içindeki konumunu belirleyen güç merkezleridir. Böylece sanatın kültürel meşruiyetiyle ekonomik değeri birbirini besleyen bir mekanizmaya dönüşüyor.

foto:AFP

Çözüm: Eleştirel ruhu dolaptan çıkarmak

Lésper’in çözüm önerisi, izleyicilerin kendi yargılarına güvenmeleri ve kurumsal otorite karşısında eleştirel tutumlarını açıkça ortaya koymalarıdır: İnsanlar, bir eserin sanat olup olmadığına ilişkin kendi değerlendirmelerini dile getirmekten çekinmemeli. Bir eseri anlamsız, yetersiz ya da sanatsal açıdan başarısız buluyorlarsa bunu söyleyebilmeli; müzelerin, küratörlerin ve akademisyenlerin değerlendirmelerini sorgulanamaz hükümler olarak kabul etmemelidir.

“Gabriel Orozco’nun eserinde anlaşılacak bir şey yok. Gabriel Kuri’ninkinde de yok. Onlardan sonra gelenlerde de yok. İnsanlar bunu söylemeye başlarsa, sistem tepki vermeye başlar. Çünkü en çok paraya dokunulunca acı çekerler.” diyen Lésper’e göre sistemin en hassas noktası ekonomik çıkarlardır. Bu nedenle izleyicinin eleştirel tavrı, yalnızca estetik tartışmayı değil, sanat piyasasının işleyişini de etkileyebilir.

Eleştirmenin asıl kaygısı, çağdaş sanat sisteminin insan zekâsını ve yaratıcılığını gölgede bırakmasıdır. Sanat adına alan bulan bu üretim biçimleri, geleneksel anlamda sanatsal beceri ve yaratıcılığın değerini aşındırıyor. Lésper bu durumu, “İnsan zekâsını, yaratıcılığını bu çöp yığınının altında bırakıyoruz. En büyük tehlike bu.” sözleriyle aktarıyor.

Bu yaklaşımda eleştirel ruh, yalnızca beğeni özgürlüğünün değil, sanatsal yaratıcılığı korumanın da temel koşuludur.

Sonuç: Bir kriz mi, bir fırsat mı?

Avelina Lésper’in çağdaş sanat eleştirisi, sanat dünyasının kendi içindeki güç ilişkilerine, ekonomik çıkarlarına ve estetik ölçütlerine yönelik bir sorgulamanın parçasıdır. Eleştirmenin iddiaları, sanatın ne olduğuna ilişkin kuramsal tartışmalarla piyasanın ekonomik ve kurumsal işleyişini aynı çerçevede buluşturuyor.

Küresel sanat piyasasının 2025 yılında yaklaşık 60 milyar dolarlık satış hacmine ulaşması, Lésper’in gündeme getirdiği ekonomik ölçeği somutlaştırıyor. Bununla birlikte piyasanın büyüklüğü, tek başına sanatın niteliği hakkında bir hüküm vermiyor. Aynı şekilde yüksek fiyatlar, kurumsal destek ve akademik meşruiyet de bir eserin eleştiriden muaf tutulması için gerekçe oluşturmuyor.

Lésper’in yaklaşımı tartışmalı olabilir; ancak ortaya attığı sorular, çağdaş sanatın estetik, etik ve ekonomik boyutlarının birlikte değerlendirilmesini gerektiriyor: Sanatın değerini kim belirliyor? Kurumlar ve piyasa, sanatçının üretiminin nasıl algılanacağını ne ölçüde etkiliyor? İzleyicinin eleştirel yargısı, kurumsal otorite karşısında ne kadar özgür?

Tarihsel olarak sanatın ölçütleri değişti. Bu dönüşüm, çağdaş sanatın bütün örneklerini otomatik olarak değerli kılmadığı gibi, onları toptan değersiz ilan etmeyi de haklı çıkarmıyor. Lésper’in eleştirisinin merkezindeki mesele, bu dönüşümün sınırlarının ve sonuçlarının sorgulanmasıdır. Sanat adına sunulan her üretimin, onu meşrulaştıran kurumlar kadar izleyicinin eleştirel değerlendirmesine de açık olması gerektiğini savunuyor.

Belki de asıl soru, çağdaş sanatın bütünüyle bir aldatmaca olup olmadığı değil; sanatın değerini belirleyen estetik, kurumsal ve ekonomik mekanizmaların ne kadar görünür ve sorgulanabilir olduğudur. Bu sorunun yanıtı, sanat dünyasının güç ilişkilerini ne ölçüde görünür kıldığına ve izleyicinin kendi yargısını ne kadar özgürce ifade edebildiğine bağlı görünüyor.

Kaynak (Belgesel Mülakatı): Pablo Jato (Yönetmen). (21 Eylül 2016). El espejo del arte belgeseli için Avelina Lésper ile röportaj