İlkelerinden ödün veren bir sol, sağın işini kolaylaştırır
- İnsan hangi noktada taviz vermekten çıkıp kendinden ödün vermeye başlıyor? Uzlaşmak ne zaman karşı tarafa geçmek anlamına gelir? Ölçülü ve hesaplı tavizler verme sanatı, ne zaman insanı kendi seçmenine ihanet etmeye, hatta kötülüğün bir parçası olmaya sürükler?
- Düzenin hakim sağcıları iktidarda istediklerini yaparken, gerçek bir değişim umudunu canlı tutarak muhalefette kalmak, iktidara sahte vaatlerle gelip bu umudu kaçınılmaz olarak söndürecek ve postmodern faşizmin yeni biçimlerine kapı açacak, ilkelerinden ödün vermiş bir solun iktidara gelmesinden daha iyidir.
- İlkelerinden ödün vermiş bir sol, insanların değişime duyduğu umudu uyuşturuyor ve en kötü gerici güçlerin önünü açıyor. Sağcı bir hükümete karşı dürüst bir muhalefet yürütmek, izlediği politikalarla canavarların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan, ilkelerinden ödün vermiş bir solun parçası olmaktan daha iyidir.
Yanis Varoufakis* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
“Uzlaşmayı yalnızca tehlikeli fanatikler reddeder,” derdi annem. Yıllar sonra, hükümete girdiğimde ben de uzlaşmaya hazırdım. Bunu, bize oy veren ve büyük sıkıntılar içinde yaşayan çoğunluğun hayatını biraz olsun kolaylaştırmak için ödenmesi gereken küçük bir bedel olarak görüyordum. Ne var ki aklımı kurcalayan, bir türlü peşimi bırakmayan daha zor ve daha önemli bir soru vardı: İnsan, kendinden ödün vermeden nasıl taviz verebilir? Hangi taviz, beni ilkelerinden vazgeçmiş ve sistem tarafından kendi safına çekilmiş insanların arasına katardı? Aylarca bu sorunun cevabını aradım. Sonunda cevap, hiç beklemediğim bir anda karşıma çıktı.
Bu, içinden çıkılması zor bir bilmece. İnsanın hangi tavizle ilkelerinden vazgeçmiş sayılacağını belirlemeye çalışmak, bir insanın kel sayılması için dökülmesi gereken o son saç telini aramak kadar anlamsız. Böyle tek bir tel yok. Ancak Andy Burnham’a ve Avrupa’daki merkez sol liderlerin büyük çoğunluğuna bakınca da çoktan ilkelerinden ödün verdikleri aşikar.
Birileri yapacak diye…
Yine de asıl soru cevapsız kalıyor: İnsan hangi noktada taviz vermekten çıkıp kendinden ödün vermeye başlıyor?
Peki, uzlaşmak ne zaman karşı tarafa geçmek anlamına gelir? Ölçülü ve hesaplı tavizler verme sanatı, ne zaman insanı kendi seçmenine ihanet etmeye, hatta kötülüğün bir parçası olmaya sürükler? Üstelik kötülük yapanlar, yaptıklarının farkında mıdır? Peş peşe verdikleri tavizlerin onları ahlaki açıdan kabul edilebilir sınırların ötesine taşıdığı anı fark ederler mi? Sanmıyorum. İnsan ruhunun, en aşağılık tercihleri bile kendine haklı gösterebilme kapasitesi sınırsızdır. İnsanların birbirlerine yaşattığı korkunçlukların neredeyse tamamı, bir noktada “daha büyük bir kötülüğü önlemek için daha küçük bir kötülüğe katlanmak gerekir” düşüncesiyle gerekçelendirilmiştir.
Norveçli Vidkun Quisling’in ya da onun Yunanistan’daki muadili Georgios Tsolakoglou’nun hayaletlerine sorun: Nazilerin Norveç ve Yunanistan’daki kukla hükümetlerine başbakanlık etmeyi neden kabul ettiler? Kuşkusuz şöyle cevap verirlerdi: “Bunu zaten birileri yapacaktı. O hâlde yapan biz olalım.” Nazi tehdidinden yurttaşlarının bir avuç kadarını bile koruyabileceklerse, Nazilerle işbirliği yapmanın bedelini ödemeye değer bulduklarını söylerlerdi.
Tavizler ve ilkeler…
Bugün geriye dönüp baktığımızda bu gerekçeler kulağa gülünç geliyor. Ama bu durum bizi yine başlangıçtaki soruya döndürüyor: Peş peşe verilen tavizler, insanı hangi noktada ilkelerinden vazgeçmiş birine dönüştürür?
Avrupa’nın merkez sol liderlerinin ne kadar sıradan, ne kadar içi boş bir siyaset anlayışına sahip olduklarını Şubat 2015’te bizzat gördüm. Bunu daha iyi anlamamı sağlayan şey, bu liderlerle Almanya’nın muhafazakar maliye bakanı ve Avrupa’daki katı kemer sıkma politikalarının başlıca savunucularından Wolfgang Schäuble arasındaki karşıtlıktı.
Schäuble acımasızdı ama kendi içinde tutarlıydı; analitik açıdan zayıftı ama düşüncelerini savunurken dürüsttü; kabaydı ama ne istediğinden emin bir insanın güven veren özgüvenine sahipti. “Avrupa’da seçimlerin ekonomi politikalarını değiştirmesine izin verilemez” gibi akıl almaz sözler söylerdi. Fakat bunları söylerken açık sözlüydü. Dünyayı gerçekten nasıl görüyorsa öyle anlatıyormuş izlenimi veriyordu.
Sonra merkez sol siyasetçilerin bitmek bilmeyen eziyeti başladı.
İlkesiz tavizler, içi boş sıradanlık
İlk sırada Fransa Maliye Bakanı Michel Sapin vardı. Sosyalist Parti’nin yıllardır siyaset yapan, parti bürokrasisine iyice yerleşmiş isimlerinden biriydi. Beni silah arkadaşıymışım gibi kucakladı. Kemer sıkma politikalarına karşı çıkışımı övgüyle anlattı ve Avrupa’yı yeniden “büyüme yoluna” sokmak için birlikte çalışacağımıza söz verdi. Ardından beni yakındaki basın toplantısına götürdü.
Basının karşısına çıktığımız anda bambaşka birine dönüştü. Az önceki samimiyet kayboldu. Ortak amaç duygusu kayboldu. Kemer sıkma politikalarına yönelik eleştiriler ortadan kalktı. Onun yerine bana suçlayıcı bir parmak sallayarak “disiplin” ve kemer sıkma politikalarını savunmaya başladı. Hatta bu konuda Schäuble’yi bile geride bıraktı.
Yalnız kaldığımızda ise yeniden sevecen ve dostane tavrına büründü. Önünü kestim, gözlerinin içine baktım ve sordum:“Sen kimsin? Bir saat önce tanıştığım Michel’e ne yaptın?”
Birkaç gün sonra Berlin’de, birbirinin neredeyse aynısı olan bir dizi iç karartıcı görüşme daha yaptım. Önce Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) lideri Sigmar Gabriel’le, ardından Alman Yeşiller Partisi’ni temsil eden bir grup milletvekiliyle görüştüm.
Sistemin papağanları
Bu görüşmelerin en kötü yanı, söylenenler değildi. Asıl kötü olan, söyledikleri tek bir söze bile gerçekten inanmadıklarının apaçık ortada olmasıydı. Üstelik sözlerinin arkasında durmamaları bir yana, sıradan ve içi boş lafları, düşünsel açıdan da hiçbir omurgalarının olmadığını gösteriyordu. Ortada karşı çıkılabilecek somut bir öneri ya da mantıklı bir karşı argümanla çürütülebilecek ciddi bir görüş bile yoktu.
Bu görüşmelerden ayrılırken işlerin nasıl bu noktaya geldiğini düşündüm. Bir zamanlar Almanya’yı işleyen bir sosyal demokrasiye dönüştürmekte önemli rol oynamış SPD, nasıl olmuş da Schäuble gibi birine boyun eğmeye hazır, bu kadar sıradan ve içi boş bir liderin yönetimine kalmıştı? Yetmişli yıllarda, sürüp giden ekolojik yıkıma seyirci kalmamıza ve bu yıkımın bir parçası olmamıza karşı bizi harekete geçiren Yeşiller, nasıl olmuş da hem sıkıcı hem de zehirli söylemleri papağan gibi tekrarlayan bir partiye dönüşmüştü?
Bütün bunları 2011’de yayımlanan The Global Minotaur (Küresel Minotor) adlı kitabımda anlatmıştım. Ancak bir teori geliştirmiş olmak başka, 2015’te o teorinin merkez sol siyasetçilerin yüzlerine yansıdığını görmek bambaşka bir şeydi: yenilgi, ilkesiz tavizler ve içi boş bir sıradanlık.
Atina’ya dönüş ve Fiona
Berlin’den Atina’ya dönmek üzere uçağım havalanırken hissettiklerimi hatırlıyorum. Atina’ya, parlamentoda bir Nazi partisinin en büyük üçüncü siyasi güç olduğu bir ülkeye dönüyordum. Bu tablonun arkasında, yıllardır sürdürülen akıl dışı merkezci kemer sıkma politikalarının yarattığı toplumsal öfke ve hoşnutsuzluk vardı. Ve birdenbire Fiona’yı düşündüğümü hatırlıyorum.
Fiona’yla ilgili ilk anım 1980 yılına ait. Essex Üniversitesi’nde, gürültülü ve hararetli bir öğrenci birliği toplantısında konuşurken sözümü kesip bana laf atmıştı. Antropoloji alanında lisansüstü eğitim görüyordu. Onun inancına göre sağcılar da solcular da aynı şeyin peşindeydi: Ellerine nerede fırsat geçerse geçsin, hiçbir sınıra tabi olmayan bir iktidara sahip olmak istiyorlardı.
Fiona, kendisi ve benim gibi, Londra’nın finans merkezinde (City) ya da Whitehall’da, yani devletin yönetim merkezinde iktidar kullanma imkânı bulamayan solcuların, bunun yerine öğrenci birliklerinde, sosyalist gruplarda, hatta feminist örgütlerde iktidar arayışına girmesinden endişe ediyordu. Bana duyduğu yoğun tepki kişisel bir hoşnutsuzluktan kaynaklanmıyordu; sol siyasetin içindeki iktidar ilişkilerine dair genel bir itirazdı. Arkadaş olmamızın nedeni de buydu.
İlk karşılaşmamızdan yaklaşık bir yıl sonra, o dönemde düzenlenen sayısız Thatcher karşıtı toplantıdan birinde buldum kendimi. Tesadüf bu ya, Fiona da oradaydı ve konuşmacı idi.
Ölüyü diriltemeye çalışırken mezar kazmak
Thatcher’ın toplumsal yapıya ve sanayiye verdiği zararı kınayan konuşmacıları iki saat boyunca dinlemek zorunda kaldıktan sonra Fiona ayağa kalkıp söz aldı. Konuşması muhteşemdi:“Önceki konuşmacıları dinlerken kendi kendime şöyle diyordum: ‘Bana her zaman Maggie Thatcher’ı verin!’ Çünkü Maggie, sizin aksinize, meselenin özünü kavramış durumda. Devrimci bir dönemde yaşıyoruz. Savaş sonrası dönemde sınıflar arasındaki mücadeleyi askıya alan ateşkes sona erdi. Zayıfları savunmak istiyorsak sürekli savunmada kalamayız. Bizim de onun yaptığı gibi, yeni bir düzenin kurulmasını savunmamız gerekiyor: Eski sistem yıkılsın, yerine yepyeni bir sistem gelsin. Elbette Maggie’nin kurmak istediği distopik sistem değil; ama yine de yepyeni bir sistem.
Siz burada ölüyü diriltemeye çalışırken o mezar kazıyor. Sizinle onun arasında seçim yapmak zorunda kalsaydım, her seferinde onu seçerdim. Thatcher bir canavar olabilir ama en azından onun kurduğu düzenin içini boşaltıp onu tersine çevirmek mümkün. Siz ise, o imkan burnunuzun dibine kadar sokulsa bile, düzeni içeriden nasıl altüst edeceğinizi anlayamazsınız.”
Fiona’nın sözleri, 2015’teki o uçuş sırasında zihnimde yeniden yankılandı. Schäuble’yle yaptığım görüşmeleri, onun aksine “ölüyü diriltmeye" uğraşan merkez sol siyasetçilerle yaptığım görüşmelerimden neden çok daha anlamlı bulduğumu bana yeniden hatırlattı. Schäuble mezar kazarken onlar cesetlere makyaj yaıyordu.
Yenilgiyi kabullenmiş merkez sol
Elbette, söylediklerine gerçekten inanan insanlarla konuşmanın verdiği görece keyif de vardı. Ancak kendine güvenen sağcıların hükümette bulunmasını, yenilgiyi kabullenmiş bir merkez sol siyasetçi topluluğuna tercih etmemin hem kısa vadeli hem de uzun vadeli nedenleri var. Bunu, ilkelerinden gurur duyan bir solcu olarak söylüyorum.
Yürümeye hâli olan yaralıların bir kısmının yaralarını sarmakla yetinen, ilkelerinden ödün vermiş sözde ilericilerden oluşan bir topluluk yerine, iktidarda Norman Tebbit gibi birini görmeyi çok daha fazla tercih ederim. Hiç acımadan insanlara “Bisikletinize binin, başınızın çaresine bakın” diyen birini.
Buna karşılık, boyun eğmeyen ve özsaygısını koruyan bir sol, bankacılara, vurgunculara ve oligarklara dönüp “Siz de bisikletinize binin, başınızın çaresine bakın” derdi. Ne yazık ki ilkelerinden ödün vermiş sol bunu yapmıyor. Bunun yerine, acı çeken çoğunluğa onları koruyup kollayacağına dair içi boş vaatlerde bulunarak kalplerinde sahte bir umut yeşertiyor. O umut ise gerçekliğin sert kayalıklarına çarpıp parçalanmaya mahkûm.
Güvensizlikten demagoglar çıkıyor
Peki, sonra ne oluyor? Seçmen hem merkez sağa hem de merkez sola duyduğu güveni kaybedince sığınacak başka bir yer bulamıyor. Geriye, ülkeyi “yeniden büyük yapma” sözü veren demagoglar kalıyor. Bunlar sınırları birer silaha dönüştürmeyi, gerçekte var olmayan düşmanlarla savaş hazırlıkları yapmayı ve toplumun “ötekilerini” hedef almayı vaat ediyor: Müslümanları, Yahudileri, engellileri ve gen havuzunu “kirlettikleri” iddia edilen esmer tenli insanları.
Andy Burnham’ın yeni hükümeti bunun somut bir örneği. Numara 10'a (İngiltere başbakanlık konutu ve makamına) büyük umutların yarattığı bir rüzgarla gelen Burnham, Britanya’nın ekonomik durgunluğundan sorumlu kodamanlarla çatışmaya yanaşmıyor. Bunun sonucunda, zaten ağır vergi yükü altında ezilenlerden daha fazla vergi alan ve güçsüzleri cezalandıran yeni bir bütçe ortaya çıkacak. Böylece faşistlerin, çoğunluğun kırılmış kalplerine daha da derinlemesine nüfuz etmesinin önü açılmış olacak. Bunun Reform Partisi mi, Restore adlı bir hareket mi, yoksa daha da radikalleşmiş bir Muhafazakâr Parti mi olacağını ise zaman gösterecek.
Muhalefette kalma sorumluluğu…
Merkez sol siyasetçiler, doğal olarak, kendilerini desteklemeyi reddetmemi eleştiriyor ve beni sağın hizmetkârı gibi göstermeye çalışıyorlar. Benim cevabım şu: Solun, önce kendi sorunlarını çözene kadar muhalefette kalmak gibi bir sorumluluğu var. Oligarşinin egemenliğini sona erdirecek ve uygulanabilir, ilerici bir siyasi programı hayata geçirecek bir planımız ve bunun için halktan aldığımız açık bir yetkimiz olana kadar muhalefette kalmalıyız.
Düzenin hakim sağcıları iktidarda istediklerini yaparken, gerçek bir değişim umudunu canlı tutarak muhalefette kalmak; iktidara sahte vaatlerle gelip bu umudu kaçınılmaz olarak söndürecek ve postmodern faşizmin yeni biçimlerine kapı açacak, ilkelerinden ödün vermiş bir solun iktidara gelmesinden daha iyidir.
Yunanistan Maliye Bakanı olarak göreve başlamamdan altı ay sonra istifa etmeme yol açan düşünce buydu. Siyasi açıdan şeytanlaştırılacağımı, sistemin kenarına itileceğimi çok iyi biliyordum. Ama karar vermek hiç de zor değildi. Görevdeki ilk günümden beri zihnimi kemiren soruyu hatırlıyor musunuz? Beni de ilkelerinden vazgeçmiş, sistem tarafından kendi safına çekilmiş insanların arasına katacak o ölümcül tavizi tanıyabilecek miydim?
Umudu uyuşturulması!
Sonunda bunu anlamak hiç zor olmadı. Bana bir seçim hakkı sunulduğunda her şey açıklığa kavuştu: Ya siyasi kariyerime devam edecektim ya da önüme konan devasa bir kredi kartı başvurusunu imzalayacaktım. Bu kredi kartından Yunan devleti para çekecek, böylece borçlarını ödüyormuş gibi yapabilecekti. Ancak kartın verilmesinin şartı, halkımızın yüzde 80'ini uzun yıllar sürecek bir borç esaretine mahkum edecek yeni bir kemer sıkma paketini kabul etmekti. İmzalamadım.
Ancak sol hükümetteki çalışma arkadaşlarımın çoğu imzaladı. Sonuç ne oldu? O hükümeti kuran Syriza Partisi bugün artık yok. Uzlaşmaya yanaşmayan sağın hakimiyeti arttı, aşırı sağ ise hızla yükselişe geçti.
Sonuçta ilkelerinden ödün vermiş bir sol, insanların değişime duyduğu umudu uyuşturuyor ve en kötü gerici güçlerin önünü açıyor. Sağcı bir hükümete karşı dürüst bir muhalefet yürütmek, izlediği politikalarla canavarların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan, ilkelerinden ödün vermiş bir solun parçası olmaktan daha iyidir.
Bu, iktidara gelme hedefinden vazgeçmek anlamına gelmiyor. Yalnızca şu düşünceyi açıkça ortaya koymak anlamına geliyor: Uğruna taviz vermeye değecek tek şey, bir halkın geleceğini imzanızla teslim etmektense iktidarı kaybetmeyi göze almaktır.
* Yanis Varoufakis, ekonomist, akademisyen ve siyasetçidir. Yunanistan'da radikal sol parti SYRIZA'dan milletvekili seçilerek Maliye Bakanı olmuştur. Özellikle 2015 yılındaki Avrupa borç krizi sırasında; Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve IMF'den oluşan "Troyka"ya karşı yürüttüğü sert ve tavizsiz müzakerelerle küresel çapta tanınmıştır.
Kaynak: UnHerd
Kaynak link: https://unherd.com/2026/09/the-centre-lefts-slow-suicide/