Önce cunta, şimdi de ATK!
Dosya Haberleri —

Prof. Dr. Ümit Biçer
- Türkiye ve Kürdistan'da bulunan hasta tutsaklarla ilgili verdiği kararlar ile tartışılan Adli Tıp Kurumu, peş peşe skandal kararlara imza attı. Ağır hasta olmalarına rağmen sadece Kürt olduğu için tahliye edilmeyen hasta tutsaklar ölüme sürükleniyor.
- ATK'nin skandal kararlarını yorumlayan Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer, uluslararası sözleşmelerin ihlal edildiğini ve bir cunta kurumu olan ATK'nin benzer bir şekilde yeniden düzenlenerek tümüyle iktidara bağlı bir yapılanmaya dönüştürdüğünü söylüyor.
MİHEME PORGEBOL
Türkiye ve Kürdistan hapishanelerinde her gün bir başka yaşam hakkı ihlali yaşanırken bu ihlallere çanak tutup onları görünmezleştiren, önemsizleştiren kurumların başında Adli Tıp Kurumu (ATK) geliyor. En önemli görevi; ihtiyaç halinde resmi kurum ve kuruluşlara söz konusu olay hakkında bilimsel ve teknik görüş bildirmek olan ATK Türkiye'de, özellikle de AKP-MHP iktidarı döneminde bütün asli görevlerini unutmuş görünüyor. Birbiriyle çelişen raporlardan bilimsel ve etik ilkelerden uzak kararlara kadar birçok anlamda skandala imza atan ATK, gelinen aşamada tamamen iktidara hizmet eden, siyasi kararlar alan bir kuruma dönüşmüş durumda. Ölüme terk edilen tutsaklar, temel insan hakları ve bilimsel ilkelere aykırı düzenlenen raporlar, politik ve ayrıştırıcı yaklaşımlar ise ATK ile ilgili olarak en çok gündeme gelen skandallardan. Üstelik gelinen aşamada sayısı yüzleri aşan bu skandallar öyle vahim bir seviyeye ulaştı ki onlarca insanın yaşamını yitirmesine sebep oluyor.
ATK'nin kararı öldürüyor
ATK'nin bu tutumu en çok da hasta tutsakları etkiliyor. Hastanelerin "cezaevinde kalamaz" demesine rağmen ATK'nin verdiği "cezaevinde kalabilir" raporları yüzünden tek başına hapishanede yaşamını sürdüremeyen yüzlerce tutsak dört duvar arasında ölüme terk ediliyor. Yaşamını yitiren tutsakların otopsileri alelacele yapılıyor, otopsi raporları aile ve avukatlarından gizleniyor. ATK raporlarının sebep olduğu ihlallere dair bir istatistik olmamasına rağmen İHD verilerine göre son iki yılda en az 104 tutuklu ve hükümlü hapishanelerde yaşamını yitirdi. Hapishanede yaşamını yitiren tutsakların büyük çoğunluğu ise ATK'nin verdiği "cezaevinde kalabilir" raporları nedeniyle tahliyesi gerçekleştirilmeyen hasta tutsaklar.
Uluslararası sözleşmeler ihlal ediliyor
Devletin güvenlikçi politikaları sonucu bir ihlal kurumuna dönüşen ATK'nin bu uygulamaları aynı zamanda uluslararası sözleşmelere de aykırı. Konuyla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer de aynı fikirde. "Devletin demokratik hakları ve özgürlükleri sınırladığı, güvenlikçi politikaları ve terör tehditlerini öncelediği dönemlerde hapishanelerde de usulü güvencelerden başlayarak ihlaller ve işkence iddiaları yoğunlaşmakta, mutlak yasaklar çiğnenmekte ve uluslararası sözleşmeler ihlal edilmektedir. Mahpuslar, mahpus yakınları ve İnsan hakları örgütleri yıllardır hapishanelerde yaşanan ihlallerin ağır insan hakları ihlalleri ve işkence boyutunda yaşandığını, ağır hasta mahpusların sayısının arttığını ve pandemi gerekçesiyle sağlığa erişimlerinin olanaksızlaştırılarak mahpusların ölüme terk edildiğine, ölüm cezasının farklı biçimde uygulandığına dikkat çekiyordu. Son yaşanan ölümler bu gözlemleri doğrular nitelikte" diyen Biçer, geçtiğimiz ay Türkiye hapishanelerinde yaşamını yitiren tutsakları hatırlatıyor.
Veriler gizleniyor
Aslında ihlal ve hukuksuzlukların görünenden çok daha ileri boyutta olduğunu dile getiren Biçer, resmi organların bilgiyi de tahakküm altına aldığını söylüyor. Biçer, resmi organların yıllardır kaç tutsağın kronik rahatsızlığı olduğunu, bu kişilerin sağlık durumlarını, tedavilerinin nasıl yapıldığını, kaçının ikinci ya da üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında tedavi edilmeleri gerektiğini, yıllara göre kaçının sağlık nedeniyle cezasının ertelendiğini ve kaçının öldüğünü kamuoyu ile düzenli olarak paylaşılmadığını söylüyor.
Resmi açıklamalar kuşkulu
"İktidar bilgiyi gizleyerek, tekelinde tutarak, hakikatin öğrenilmesinin, anlaşılmasının önüne geçeceğini, manipüle ederek de tahakküm ve sindirme politikalarını kalıcı kılmanın hesabını yapıyor. 15 Temmuz darbe girişimi süreciyle de bilgiyi hem kurumsal olarak zapturapt altına almayı hem de bilgiyi taşıyanları akademik alanlardan uzaklaştırmayı başardı. Hapishanelerde olan bitenlerle ilgili olarak da durum tam böyle. Resmi açıklamalarda paylaşılan bilgi kırıntıları ile değerlendirme yapmak ve yetinmek zorunda kalıyoruz" diyen Biçer, hapishanelerde yaşanan ölümlere ilişkin resmi organlardan yapılan açıklamaların bilgi vermekten uzak ve kuşku uyandırıcı olduğunu savunuyor.
Adaletten söz edilemez
ATK uygulamalarının artık uluslararası mesleki ve hukuki sözleşmelere de aykırı olduğunu belirten Biçer, "Hukuksal ve bilimsel normlara uygun olmayan bir tutum alınıyorsa, her türlü kural çiğneniyorsa bu gerçeklerin açığa çıkmasının önüne geçildiği, sorumluların yargıya hesap vermekten kaçırıldığı ve yaşananların tekrar edeceği anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda da insan haklarından, adaletten, demokrasiden söz etmek olanaksızlaşmaktadır" diyor.
ATK totaliter bir düşüncenin yapı taşıdır
Kendisine daha önce yaptığı ‘Adli Tıp Kurumu cunta sonrası tümüyle iktidara bağlı bir yapılanmaya dönüştü’ tespitini hatırlattığımız Biçer, bu tespitini yineleyerek, "İdari ve mali olarak tümüyle Adalet Bakanlığı’na bağlı olan, bugüne kadar yapılan atamalarda başkan dahil karar alma süreçlerinde yer alan üyelerin alanlarının akademik süreçte kazanılan unvanlarını, deneyimlerini dahi dikkate almayan, görevlendirme ve seçilme kriterleri kimse tarafından bilinmeyen adeta keyfiyetin ve sadakatin hakim kılındığı bir yapıdan söz ediyoruz. Adli Tıp Kurumu bu özellikleriyle demokratik değil totaliter bir düşüncenin ürünü ve yapı taşıdır. Benzer modeller insan haklarına, hukuka saygılı başka bir coğrafyada bulunmamakta, örneklerine ancak totaliter rejimlerin egemen olduğu dönemler ve coğrafyalarda rastlanmaktadır" ifadelerini kullanıyor.
ATK iktidara biat ediyor
Otoriter yönetimlerin belirgin olduğu coğrafyalarda iktidarların suçlandığı durumlarla karşılaşıldığında iktidarların sorumluluklarını örtme girişimlerine eğilim gösterdiğini söyleyen Biçer, bu yüzden iktidarların kendine bağlı kalacak kişilere ve yapılanmalara ihtiyaç duyacağını ekliyor. İfadelerini Pinochet'nin “devletin kirli çamaşırlarını yıkamak için bir çamaşır makinasına ihtiyaç var" sözleriyle örnekleyen Prof. Dr. Ümit Biçer, Türkiye’de de 12 Eylül darbesi sonrasında cuntanın, ATK yapılanmasını benzer bir şekilde yeniden düzenleyerek tümüyle iktidara bağlı bir yapılanmaya dönüştürdüğünü söylüyor.
Tıp etiğiyle çelişiyor
"Kurumda başkan ve üyeliklere yapılan atamalarda akademik başarı ve liyakat ilkesine özen gösterilmemesi, atamaların tümüyle siyasi iktidarın tasarrufunda olması, çalışanlarla ilgili ek güvenlik soruşturmalarıyla hukuk dışı engelleme yollarının var olması, kimi yasalarda ve uygulama örneklerinde son karar merci olarak Adalet Bakanlığına bağlı resmi bir bilirkişilik kurumu olan ATK’nin tarif edilmesi otoriter bir yönetimin gerek duyduğu yapılanma modelinin ne olduğunu açıklamaktadır" diyen Biçer, ATK'nin bilim ve tıp etiğiyle de çeliştiğini vurguluyor.
İktidarın isteği ile hareket ediyor
"Bilim ve etik tüm otoriterlerden bağımsız olmayı, özgür düşünceyi, nesnelliği ve hiçbir zaman hakikati açıklamaktan geri durmamayı gerektirir" sözleriyle ATK'nin iktidara karşı nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini hatırlatarak Adli Tıp Kurumu’nun bu gerekliliklerle asla yan yana gelemeyeceğini vurgulayan Biçer, ATK kararlarının altında imzası bulunan isimlere ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. Biçer'in bu konudaki sözleri ise şöyle: "ATK’nin kararlarında imzası olan isimlerin, hasta mahpuslarla ilgili verdiği kararlarda yaşam hakkı ve insan sağlığını esas alan değerlendirmeler yapmadığını, bilimsel standartları ve alanın etik kavramlarını tanımlamak ve uygulamaktan kaçındığını, objektif ölçütler geliştirmek için yeterli çabayı göstermediğini bunun yerine zaman zaman kendini hakim yerine koyarak siyasi iktidarın arzuladığı kararlar verebildiğini düşünüyorum."
Onurlu bir miras bırakmıyorlar
Biçer, sözlerini şöyle noktalıyor: Şunu da çok iyi biliyoruz; bilimsel, akademik düzey, liyakat ve bağımsız düşünce yerine sadakati hakim kıldığınızda o kararları verenler de iradelerini, bilimsel ve etik yaklaşımlarını bir kenara bırakmaya, sorumluluk almak, sorgulamak yerine dönemin, kurumun yapısına uygun bir tutum almaya, mevcudu korumaya, kendisini görevlendirenleri mahcup etmemeye ve biat etmeye çalışırlar. Bu fiilleri gerçekleştirenlerle ilgili hukuki girişimlerden sonuç alınamayacağı düşünülse de hukuki girişimde bulunulması, meslek etiğine aykırı davranışları nedeniyle meslek odaları tarafından soruşturulması veya en azından bu durumun kınanması ve kabul edilemez olduğunun söylenmesine ihtiyaç var. Bunlar yapıldığı sürece bu isimlerin içinde yer aldığı kurum veya taşıdıkları unvanlar, gelecekte adli tıp uzmanları yönünden savunulabilecek onurlu bir miras bırakmayacak, adli tıbbın güç sahiplerinin değil şiddete maruz kalanların, hakikatin savunucusu olduğu anlaşılacak."
ATK skandal kararlara imza attı
Daha önce ATK'nin verdiği skandal "cezaevinde kalabilir" raporlarından bazıları şöyle:
- Haftanın 3 günü diyalize girmesi gereken ve böbrekleri iflas eden, böbrek nakli olması gereken Ramazan Durmaz'a ATK tarafından 2020 yılında "cezaevinde kalabilir" raporu verildi.
- Midesi ve yemek borusu alınan kanser hastası Ümit Gökhasan'ın içeride kalabileceğine kanaat getirdi.
- 5 kez kalp krizi geçirip 4 kez anjiyo olan ve tek başına yürümekte dahi zorlanan 83 yaşındaki tutsak Mehmet Emin Özkan'a ATK tarafından "cezaevinde kalabilir" raporu verildi.
- Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığı’ndaki 9 uzman tarafından "hastalığının kronik seyirli olduğu ve ilerleyici vasıf arz ettiği, cezaevi koşullarında sağlanabilecek tıbbi destek ve bakımının yeterliliğinde sorun yaşanabileceği, ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyeceğine ve dolayısıyla cezasının infazının ertelenmesi" dair hazırlanan kurul raporuna rağmen ATK, Aysel Tuğluk hakkında "cezaevinde kalabilir" raporu verdi.
- 38 yıldır hapishanede tutulan ve artık yalnız başına yürüyemeyecek durumda olan kanser hastası Ali Osman Köse, ATK raporları nedeniyle tahliye edilmiyor.
- Vücut fonksiyonlarının yüzde 91'ini kaybeden ve haftada 3 kez diyalize girmesi gerektiği halde kötü ve keyfi muameleyle tedavisi engellenen tutsak Hasan Aşa'ya ATK tarafından "cezaevinde kalabilir" raporu verildi.
- Görme problemlerinden tansiyona, ileri derecede prostat büyümesinden felce kadar birçok hastalığı bulunan İsmail Yılmaz, ATK raporları nedeniyle ölüme terk edildi.















