• Galatasaray Meydanı'ndayım. Etrafı demir polis bariyerleriyle çevrili. Bir meydan düşünün; yürüyemiyor, itiraz edemiyor. Yaklaşık 411 haftadır aynı yerde... Demir bariyerlere yaslanıyorum. Sorularımı sıralıyorum cevapları da kendim veriyorum. Çünkü bence meydan gerçekten dile gelseydi cevapları böyle olurdu.

 

ERDOĞAN ALAYUMAT

Galatasaray Meydanı'ndayım. İstanbul'un tam ortasında, milyonlarca insanın her gün önünden geçtiği ama giderek daha az insanın gerçekten baktığı bir yerde... Etrafı demir polis bariyerleriyle çevrili. Bir meydan düşünün; kaçamıyor, yürüyemiyor, itiraz edemiyor. Yaklaşık 411 haftadır aynı yerde tutuluyor. Suçu ne, bilen yok. Kararı veren belli, nöbet tutan belli; ama hükmü kim yazdı, hâlâ tartışmalı. Belki de bu yüzden, uzun zamandır aklımdaki tek soru şu: Bir meydan da gözaltına alınabilir mi? Yaklaşıyorum. Bariyerlerin hemen önünde duruyorum. İçerisi birkaç adım ötede ama ulaşılmaz kadar uzak. Bir an demirlerin ardından bana baktığını hissediyorum. Sonra kendi kendime gülümsüyorum. "Olur mu öyle şey?" diyorum. Meydan dediğin taş, beton, birkaç ağaç... Sonra vazgeçiyorum bu düşünceden. Çünkü bazı yerler, üzerlerinden geçen insanların hafızasını taşımaya başlayınca artık yalnızca taş olmaktan çıkıyor. Tam o sırada, sanki yıllardır içinde tuttuğu bir cümle usulca kulağıma eğiliyor: "Bir dilim olsaydı... Bir dilim olsaydı anlatacaklarım, üzerimden geçen milyonlarca ayak izinden daha uzun sürerdi."

Belki de gerçekten öyledir. Çünkü bu meydan yalnızca insanların buluştuğu bir yer olmadı. Çocukların koşturduğu sabahlara da tanıklık etti, öğrencilerin heyecanına da. Aşıkların ilk buluşmalarını da gördü, darbe sabahlarının sessizliğini de. Kimi gün kahkahaları taşıdı, kimi gün gözyaşlarını. Tramvayın zilini de dinledi, copların sert sesini de. Karanfiller düştü üzerine, gaz kapsülleri de. Bir ülkenin sevinci de geçti üzerinden, acısı da.

Sadece bir meydan değil

Sonra bir cumartesi geldi. Takvimler 27 Mayıs 1995'i gösteriyordu. Ellerinde kaybedilen çocuklarının fotoğraflarıyla birkaç anne sessizce gelip oturdu bu meydana. O gün ne onlar ne de meydan, başlayacak yolculuğun otuz yılı aşacağını biliyordu. O sessiz oturuş, Türkiye'nin en uzun soluklu adalet arayışlarından birine dönüştü. Galatasaray Meydanı ise yalnızca bir adres olmaktan çıktı; kaybedilenlerin isimlerini, annelerin sessizliğini ve adalet talebini taşıyan ortak bir hafızaya dönüştü.

Tam bu sırada meydanın bana fısıldadığını duyar gibi oluyorum: "Onlar bana yalnızca fotoğraf bırakmadı. İsim bıraktılar. Bekleyiş bıraktılar. Ben artık yalnızca bir meydan değilim; eksik bırakılmış hayatların emanetçisiyim."

Yıllar geçti. Sonra bir gün, bu kez meydanın etrafına bariyerler kuruldu. Cumartesi Anneleri 700’üncü haftada meydana ulaşamadı. O günden bu yana yalnızca insanlar değil, sanki meydanın kendisi de çevrelendi. 411 haftadır aynı demirlerin içinde bekliyor. Cumartesi Anneleri 1111’inci haftadır direnişlerini sürdürürken, bu kez annelere değil, yıllardır onların sesini taşıyan bu meydana kulak veriyoruz. Belki gerçekten bir dili yok. Ama bazen en ağır tanıklıkları, konuşamayanlar taşır.

Demir bariyerlere yaslanıyorum. Bir süre konuşmuyoruz. İnsanlar gelip geçiyor. Tramvay bir kez daha çanını çalıyor. Sonra sessizliği bozuyorum. Sorularımı sıralıyorum cevapları da kendim veriyorum. Çünkü bence meydan gerçekten dile gelseydi cevapları da böyle olurdu.

Hafıza

Bugün seni görenlerin çoğu, etrafı demir bariyerlerle çevrili, birkaç polis noktasıyla kuşatılmış küçük bir alan görüyor. Oysa sen bundan çok daha eskisin. İnsanların seni yalnızca bugünkü halinle tanımalarına ne diyorsun? Kendini hiç tanımayan birine, taşlarından değil hafızandan başlayarak nasıl anlatırsın?

İnsanlar acele ediyor. Acele eden insanlar yalnızca önlerine bakar. O yüzden çoğu beni değil, bariyerleri görüyor. Kimisi polisleri görüyor, kimisi tramvayı, kimisi vitrindeki indirim afişini... Sonra geçip gidiyor. Kimse durup 'Bu meydan benden önce neler gördü?' diye sormuyor. Oysa ben, şu etrafımda duran demirlerden çok daha yaşlıyım.

Tarih

Peki hafızanı biraz daha geriye saralım. Seni ilk hangi zaman karşılıyor? Galata Sarayı'nın gölgesinden Mekteb-i Sultani'nin öğrencilerine, Pera'nın çok dilli sokaklarından Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar uzanan o uzun yolculukta seni bugünkü Galatasaray Meydanı'na dönüştüren ne oldu? Bir meydan ne zaman yalnızca yürünüp geçilen bir yer olmaktan çıkıp bir kentin hafızasına dönüşür?

İnsanlar tarihe hep büyük olaylarla başlar. Ben ise ayak sesleriyle başlarım. Ben doğduğumda ne bugünkü cadde vardı ne de bu kalabalık... Ama buluşmalar vardı. Galata Sarayı'nın gölgesi vardı. Sonra okul büyüdü, şehir büyüdü; ben de onlarla birlikte büyüdüm. Bu topraklardan geçen herkes bana biraz kendinden bıraktı. Bir meydan, taş döşendiğinde meydan olmaz. İnsanlar aynı acıyı, aynı sevinci ve aynı umudu paylaşmaya başladığında hafızaya dönüşür. Yüzyıllar boyunca buradan milyonlarca insan geçti. Öğrenciler, işçiler, sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler, aşıklar, turistler... Kimi birkaç dakika durdu, kimi yıllar boyunca sana dönüp baktı. Bunca insanın arasında sana en kalıcı izi bırakanlar kimler oldu? İnsanlar hep beni seçtiklerini sandılar. Oysa çoğu zaman ben onları birbirine yaklaştırdım. Bir öğrenci burada ilk kez bir kitaba rastladı, bir işçi ilk kez hakkını burada haykırdı, iki aşık ilk kez el ele yürüdü. Ben hiçbirini birbirinden ayırmadım. Şunu öğrendim... İnsan bir meydana yalnızca ayak izi bırakmıyor; ömründen de bir parça bırakıyor. Kimi bana bir kahkaha emanet etti, kimi de ömrü boyunca taşıyacağı bir acıyı. Bazıları birkaç dakika kaldı ama hiç gitmedi. Bazıları yıllarca gelip geçti, geride hiçbir iz bırakmadı.

Sesler

Bu ülkenin yakın tarihinde birçok toplumsal hareketin, itirazın, yürüyüşün ve sessiz bekleyişin tanığı oldun. 1960'lardan bugüne kadar yükselen sloganları, dağıtılan kalabalıkları, darbelerin bıraktığı sessizliği ve yeniden kurulan umutları gördün. Bunca yılın ardından geriye dönüp baktığında, sana en çok hangi sesler, hangi yüzler ve hangi duygular kaldı?

En çok sesleri hatırlıyorum. Çünkü ses, bir meydanın hafızasına kazınan ilk şeydir. Coşkuyla atılan sloganları da hatırlıyorum, korkuyla fısıldanan cümleleri de. Bir gün türkü söylediler üzerimde, başka bir gün yalnızca sessizce yürüdüler. Yüzler değişti. Gençler yaşlandı, çocuklar anne baba oldu, iktidarlar gelip geçti. Ama adalet isteyen insanların gözlerindeki o bakış hiç değişmedi. Ben umutla umutsuzluğun aynı taşın üzerinde yan yana oturabildiğini gördüm. Belki de bu yüzden hiçbir sloganı hiçbir sessizlikten üstün tutmadım.

“Sonra bir gün... 1995 yılının bir cumartesi günü, ellerinde kaybettikleri çocuklarının fotoğraflarını taşıyan birkaç anne sana doğru yürüdü. Onlar ilk kez yanına geldiğinde ne hissettin? Onları daha önce gördüğün bütün kalabalıklardan ayıran şey neydi? Yeni bir eylemin başlangıcı mıydı?”

Onlar slogan atarak gelmedi. Sessizce yürüdüler. Ama o sessizlik, yıllardır duyduğum en ağır sesti. Ellerinde çocuklarının fotoğrafları vardı. Gözlerinde ise tarif edilmesi zor bir şey... Ne yalnızca hüzün ne de yalnızca öfke... O gün bana bir şey öğrettiler. Bazı insanlar bir meydana seslerini yükseltmek için değil, kaybettikleri sesi aramak için gelirmiş. İlk cumartesiydi... Son olmayacağını bilmiyordum. Onlar da bilmiyordu. Ama her hafta yeniden geldiler. Fotoğraflar eskidi, anneler yaşlandı; bazıları çocuklarını aramayı bana emanet edip bu dünyadan ayrıldı. Soruyorsun ya, o gün yeni bir eylem mi başladı diye... Hayır... O gün benim hafızamın adı değişti.

1111 hafta

"Aradan geçen otuz yılı aşkın sürede, her cumartesi aynı yere bırakılan karanfillere, aynı fotoğraflara, aynı sessiz oturuşa ve hiç değişmeyen bir adalet talebine tanıklık ettin. 1111 haftadır süren bu bekleyişi izlerken, sence Cumartesi Anneleri sana ne kattı?"

İnsanlar hep onların beni seçtiğini söyledi. Bence biz birbirimizi seçtik. İlk geldiklerinde ben de onlar için sıradan bir meydandım. Onlar da benim için çocuklarını arayan birkaç anne... Ama zaman bizi birbirimize emanet etti. Onlar bana kayıplarının isimlerini bıraktı; ben de o isimlerin unutulmamasına tanıklık ettim. Bir meydanın kimliği taşla kurulmaz. İnsanların ona yüklediği anlamla kurulur. Bugün bana Galatasaray Meydanı dediklerinde yalnızca bir adresi değil, otuz yılı aşan bir adalet arayışını ve vazgeçmeyen anneleri hatırlıyorlar.  "700. haftada her şey değişti" diyorum. "Bir sabah etrafına demir bariyerler kuruldu; insanlar sana dokunamaz, üzerinde oturamaz, seslerini eskisi gibi sana bırakamaz oldu. O günden bugüne yaklaşık 411 haftadır çevren kapalı..."

İlk günlerini çok net hatırlıyorum. Sabah erkenden geldiler. Her cumartesi olduğu gibi yine aynı yere yürümek istediler. Ben de onları bekliyordum. Ama bu kez aramıza demir bariyerler ve binlerce polis girdi. Aramızdaki mesafe birkaç adımdı belki ama bana yıllar kadar uzun geldi. O günden sonra onları hep uzaktan gördüm. Fotoğraflarını havaya kaldırdılar, karanfillerini bariyerlerin önüne bıraktılar. Ben ise hiçbirine dokunamadım. Bir meydan için en ağır şey, insanların sesini duymak ama onları ağırlayamamaktır. Bana hep 'Galatasaray Meydanı yasaklandı' dediler. Oysa ben yine buradaydım. Değişen ben değildim; insanların bana ulaşma hakkıydı. Belki de bu yüzden yıllardır en çok şunu düşünüyorum: Bir meydan, insanlar gelemediğinde değil; gelmek isteyip de gelemediğinde yalnız kalıyor.

Gözaltında 411 hafta

"411 hafta boyunca her cumartesi seni uzaktan izleyen anneler gördün. Bariyerlerin arkasında bekleyen insanları, polis kalkanlarını, turistlerin meraklı bakışlarını, gündelik hayatın bütün hızıyla akıp gidişini de... Aynı anda hem hayatın devam ettiği hem de zamanın durmuş gibi göründüğü bu yılları sen nasıl yaşadın?"

En çok da buna şaşırdım. Hayat hiç durmadı. Tramvay yine geçti, insanlar randevularına yetişti, dükkanlar açıldı, kapandı... Ben ise her cumartesi aynı saatte aynı yüzleri yeniden bekledim. Zaman sanki ikiye ayrıldı. Bir tarafta dakikalar hızla akıyor, diğer tarafta yıllar yerinden kıpırdamıyordu. Bariyerlerin arkasında bekleyen annelerin çoğu artık ilk geldiği yaştan çok uzakta. Bazıları bastonla geldi, bazıları çocuklarının fotoğrafını bu kez torunlarıyla birlikte taşıdı. Ben o sessizliği yıllardır dinliyorum. Bana sorarsan, o sessizlik söyleyecek sözü kalmadığı için değil, aynı sözü otuz yıl boyunca söylemekten vazgeçmediği için büyüdü. 

Hâlâ direniyor

"Şimdi hayal edelim..." diyorum. "Bir cumartesi sabahı uyanıyorsun. Demir bariyerler kaldırılmış. Polis kalkanları yok. Anneler, çocuklar, torunlar ve yıllardır seni uzaktan seyretmek zorunda kalan insanlar yeniden gelip eski yerlerine oturuyor. O gün onları ilk kez yeniden karşıladığında ne söylemek isterdin? Ve 1111 haftalık bu yolculuğun ardından, geriye dönüp baktığında insanlığa bırakmak istediğin en önemli cümle ne olurdu?"

Doğrusu ben bunu hiç düşünmedim. Çünkü ben hiçbir zaman demirlerle meşgul olmadım. Anneler de olmadı. Onların gözü hep başka bir yerdeydi. Bir mezarda... Bir dosyada... Bir mahkeme salonunda... Yıllardır peşinden gittikleri şey bana yeniden kavuşmak değildi. Onlar çocuklarına kavuşmak istediler. Hiç olmazsa bir mezar taşına, gerçeğe... Bariyerler kalkar. İnsanlar yine gelir. Ama bir annenin bekleyişi, yalnızca meydana döndüğü gün bitmez."

Bana bakıyor. "O bekleyiş, kaybedilenlerin akıbeti ortaya çıktığında, onları kaybedenler yargı önünde hesap verdiğinde ve adalet yerini bulduğunda biter. İşte o gün bana hiçbir şey söylemelerine gerek kalmaz. Çünkü o gün ilk kez gerçekten susabiliriz.

(Not defterimi kapatıyorum. Bir süre konuşmuyorum. Sonra arkamı dönüp İstiklal Caddesi'nin kalabalığında kaybolmadan önce bir kez daha meydana bakıyorum. Arkamda Galatasaray Meydanı kalıyor. Belki yalnızca bir meydan değil... 1111 haftadır unutmaya direnen bir hafıza mekanı. Ve hâlâ direniyor.)

Fotoğraflar:Erdoğan ALAYUMAT