Öyle bir ders verdiler ki

Dosya Haberleri —

12 Mart 2021 Cuma - 22:00

  • 14 Mart günü öğlen saatlerinde son yasağın haberi geldi. Ortalık fırtına öncesi sessizliği anımsatıyordu. Gece 12’de İpek Yolu’dan gelen tankların palet sesleri ile fırtına öncesi sessizlik sona ermişti. Bülent Pekdemir İlkokulu’nun yanındaki barikata yapılan ilk tank atışı ile savaş başlamıştı. 
  • Düşman saldırısını kırmak için etkili eylemler yapmış, düşmanı adeta bozguna uğratmış olan Heval Xebatkar, ‘Belki buradan çıkamayacağız ama onlara öyle bir ders vereceğiz ki hayatları boyunca unutmayacaklar’ diyordu.

MELTEM OKTAY 

Nusaybin’de doğup büyüyüp de yaşanan zulümlerden bihaber olmak mümkün değildir. Özellikle 90’lardan itibaren doğan her çocuk, zulmün ortasına doğdu. O çocuklar Türk devletinin zulmünü o günlerden bugüne kadar yaşadı ya da her zaman yaşanan vahşetin hikayesiyle büyüdü. Bu yüzden Nusaybin’de her dönem haklı bir öfkeyi de beraberinde taşıyan politik bakışlı çocuklar yetişti. 
Bu nedenledir ki, Nusaybin’de ilan edilen özyönetimi en güçlü sahiplenenler hep bu gerçeklerle büyüyen gençlerdi. Devletin zulmüne öfkesi büyük olan o gençlerdi. 92 Newroz’unda yaşanan vahşi saldırıda belki de daha annesinin karnında olan o gençlerdi. Kürt halkına yapılan saldırıda her zaman sokaklarda olan, Kobanê saldırısı yaşandığında sınır tellerini parçalayan yine o gençlerdi. Her defasında yaşlarından daha büyük vahşete, zulme tanık olan o gençler son olarak mahallelerinde, doğup büyüdükleri sokaklarda ölüm kalım savaşı yaşanırken, devletin belki de en kanlı yüzüne karşı kafa tuttular. 

Neredeyse 9 aylık kesintisiz direniş
2015 yılı Ağustos ayında hendekler ve barikatlar ile başlayan, şiddetli çatışmalar ile devam eden ve savaşa dönüşen neredeyse 9 aylık bir direniş süreci, Kürt mücadele tarihinin Kuzey şehirlerindeki belki de en büyük direnişiydi. Halkın özyönetim talebine karşılık şiddetli saldırılar devreye konulurken, gençler doğup büyüdükleri sokakları, mahalleleri bu saldırılara karşı korumaya başladı. Adı "Nusaybin Sendromu" olarak tarihe geçecek bir direnişin sahibi olan, devletin tüm üstün tekniğine karşı irade ile direnen o gençlerden bugün çok azı hayatta. 

Nesiller boyu zulüm
2015 Ağustos ayından, 2016’da YPS’nin son geri çekilme talimatına kadar direniş içinde yer alan ve orada yaşananların tanıklardan biri de Akif Bagok. Akif, 90’lı yıllardaki devlet zulmü nedeniyle köylerini terk edip Nusaybin’e göç eden yurtsever bir ailenin çocuğu. Köylerini devletin koruculuk dayatmalarından, şiddetinden ve evlerini yakıp yıkmasından dolayı bırakıp göç etmişlerdi. Ancak göç ettikleri Nusaybin’de de pek bir şey değişmemişti. Akif, savaşın yine kızgın olduğu, Kürt halkının zulüm gördüğü 90’lı yıllarda bizim Koçera dediğimiz, Türkçe ismiyle Fırat Mahallesi’nde doğmuştu. Daha çok küçükken, babası JİTEM tarafından kaçırılmış, günlerce işkence görmüştü. 

Saldırılara kayıtsız kalmadı
Devletin zulmü hiçbir dönem bitmiyordu. Daha sonra ağabeyi gözaltına alınıp tutuklanmış ve MİT elemanları tarafından aileye ajanlık dayatmalarında bulunulmuştu. Türk devletinin saldırıları nesilleri hiç atlamıyordu. Sıra Akif’e gelmişti. Akif tüm yaşananların öfkesi ile büyümüştü. Doğup büyüdüğü Koçera Mahallesi’ne saldırılar yaşanırken buna kayıtsız kalmadı. Diğer tüm gençler gibi o da doğup büyüdüğü mahallesini, oyun oynadığı sokağı, mücadele ettikleri alanları Türk devletinin saldırılarına karşı korumaya geçmişti. 

Büyük bir özgürlük fırsatıydı
"Seni etkileyen şey neydi" diye sorduğumda, “Ben savaşın içinde büyüdüm. Bunun kendisi insanda ister istemez bir öfke yaratıyor. Düşman da bellidir; sömüren, öldüren, zindana atan, zulüm yapan Türk devletidir” diye cevap veriyor. "Özyönetim direnişinde neden yer aldın" diye sorduğumdaysa düşüncelerini, “Başlayan bu sürecin, halkımız için büyük bir özgürlük fırsatı olduğunu düşündüm” diye ifade ediyor. 

Devlet şiddetine karşı direndi
Akif, Koçera Mahallesi’nde aylarca direniş içinde yer aldı. Her 7 sokağa çıkma yasağı zamanında da Türk devlet şiddetine karşı arkadaşları ile birlikte direndi. 14 Mart’ta ilan edilen ve devletin vahşice saldırdığı uzun sokağa çıkma yasağında yine direnişteydi. Son olarak YPS Genel Koordinasyonu’nun geri çekilme açıklaması üzerine 26 Mayıs’tan sonra kademeli olarak özel bir yöntemle Nusaybin’den geri çekilen gruplar arasında yer aldı.

Nusaybin ilk serhildan şehirlerinden
Akif, o dönemde yaşananları bilinmeyenleri ile birlikte bize anlatıyor: "Nusaybin ilk serhildan şehirlerindendir. Çoğunluğu yurtsever halktan oluşuyor. 90’lı yıllarda faili meçhul cinayetlerde birçok evladını kaybetmişti. Birçoğu da devletin koruculuk dayatmalarını kabul etmemiş, köylerinden göç ederek şehre yerleşmişlerdir. Nusaybin halkı devletin faşizan ve vahşi saldırılarını çok iyi bilmektedir ve her zaman bunlara karşı direnmiştir. 

Halk bir an olsun yalnız bırakmadı
Özyönetim talebi halkın isteğiydi. Halk olarak devletin saldırılarına karşı özsavunma temelinde kendimizi korumak için barikatlar kurduk. Halk bu konuda gönüllü ve içtendi. Çünkü hendek ve barikat olmayan yerlerde polis ve askerler evlere baskın yapıyor, işkence, darp, gözaltı yaparak terör estiriyordu. Veya halkın evini tarıyordu. Bu nedenle Fırat, Abdulkadirpaşa, Yenişehir ve Dicle mahalleleri barikatlarla korumaya alındı. Direniş mevzilerinde halk bir an olsun bizi yalnız bırakmadı. Çünkü biz bu halkın evlatlarıydık. Birçok mevzide iki kardeş, baba evlat omuz omuza direniyordu. Halk, çocuklarıyla birlikte direnişteydi. 

Şehri harabeye çevirdiler
Türk devleti birçok kez sokağa çıkma yasağı ilan etti. Buna rağmen YPS ve YPS JIN öncülüğündeki halkın direnişini kırıp mahallelere giremedi. Onun için de evleri tanklarla, ağır silahlarla harabeye çeviriyor, kepçelerle yıkıyorlardı. 90’lı yıllarda olduğu gibi yakıp, yıkıp halkı göçe zorluyordu. Evlerini terk etmeyen halka vahşice saldırıp, şehri insansızlaştırmak ve evleri işgal ederek ilerlemek istiyordu. Bu anlamda Nusaybin’in sokaklarını, evlerini ve yaşam alanlarını yok etmek için şehri fiziksel olarak harabeye çevirdiler.

Fırtına öncesi sessizlik!
14 Mart günü öğlen saatlerinde son yasağın haberi geldi. Yasak gece 12’de başlayacaktı. Haber gelir gelmez hepimiz hemen hazırlıklara başlamış, mevzilere yerleşmiştik. Saat 21.00 gibi mevzime gittim. Ben ve 3 kadın arkadaş Koçera Mahallesi’nde İpek Yolu’na yakın bir yerde mevzilendik. Ortalık fırtına öncesi sessizliği anımsatır bir biçimdeydi. Gece 12’de İpek Yolu’dan gelen tankların palet sesleri ile fırtına öncesi sessizlik sona ermişti. Bülent Pekdemir İlkokulu’nun yanındaki barikata ilk tank atışının yapılmasıyla savaş başlamıştı. 
İlk olarak bizim bulunduğumuz cepheye yoğun saldırı başladı. Gece boyunca uzaktan tanklar ve diğer zırhlı araçlarla saldırdılar. Sokaklardaki barikatları yıkmaya çalışıyorlardı ama başaramıyorlardı. Bu hesap tutmayınca kepçeler ve etrafında onlarca asker ile sızma yapmaya başladılar. Saldırılara karşı ilk andan itibaren güçlü bir direniş sergiledik. Arkadaşlar her zaman coşku içinde avazları çıkıncaya kadar slogan atıyor, kadın arkadaşlar zılgıt çekiyordu. Hepimizin morali çok yüksekti. 

Zerdeşt son yasağın ilk şehidi
20 bin kişilik ordu ile üzerimize gelen güç ilerleyemeyince yoğun tekniğe başvurmuştu. Havanlarla, tank ve toplarla bulunduğumuz yerleri rastgele yoğun bombardımana tuttular. Havan ve top saldırıları saatlerce sürüyordu. Durduğu zaman biz de harekete geçiyorduk, onları takip ediyorduk. Türk ordusu yaklaşamayacağını anlayınca, cepheyi komple imhaya yönelik gece gündüz aralıksız bombardıman yapıyordu. Her yeri harabeye çevirmişti. Bombalama sonucu Zerdeşt Botan (Nesim Atabey) arkadaş ağır yaralandı. Bulunduğu mevzi Türk ordusuna ağır darbe vurmuştu. Bu nedenle orayı daha yoğun vuruyorlardı. Bir arkadaş Zerdeşt arkadaşı sırtına almış koşuyordu. Omuzundan ve karnından yaralanmıştı. Zerdeşt arkadaş yaralı haliyle arkadaşlara son olarak, “Biz kazanacağız” demişti. Zerdeşt arkadaş, son yasağın ilk şehidi olmuştu. 

DAİŞ’li çetelerini de getirdi
Türk devleti Nusaybin’e 20 bine yakın asker, yüzlerce zırhlı araç, tank, top, uçaksavarlar, korucu ve çete yığmıştı. NATO’nun 4. büyük ordusu bir avuç gence karşı tüm gücüyle saldırıyordu. Bütün imkanlarını, sözde en seçkin asker, polis, PÖH, JÖH, bordo bereli, SAT komandolarından oluşan ekipleri ile saldırıyor ancak direnişimiz karşısında bir adım dahi ilerleyemiyordu. Psikolojileri bozuluyor, kaçıyorlardı. Birkaç defa şahit olduk. Birbirleri ile kavga ediyor, çatışıyorlardı. Birçoğu da dayanamıyor kendilerini bilerek yaralayarak savaş alanından kaçmaya çalışıyorlardı. Bulundukları yerden kafalarını dahi çıkaramıyorlardı. Arkadaşlar sürekli mevzilerine sızıyor, baskın yapıyordu. Türk ordusunun kendi mevzisini, kendi cenazelerini bombaladığına şahit olduk. AKP-MHP faşist iktidarı kendi askerlerinin yanı sıra DAİŞ çetelerini de getirmişti. Ölen askerlerinin arasında DAİŞ kamuflajlı uzun sakallı çeteleri gördük. Bazı siyah giyimli kişilerin Arapça konuştuklarına da şahit olduk.
 
Nusaybin Sendromu’na yakalandılar
Besledikleri vahşi çeteleri üstümüze göndermişlerdi ama onlar da fayda etmemişti. Askeri yönden kırılıp, çökmüşlerdi. Çeteleri artık savaşamıyordu. Bunun için psikolojik harekata yöneldiler getirdikleri özel elemanlarıyla telsiz üzeri bizimle konuşmaya çalışıyorlardı. Anonslar yapıyor, teslim olmaya yönelik ahlaksız teklifler yapıyorlardı. Biz de onlara cevap olarak sadece “Biji Serok Apo” diyorduk. Bir süre sonra kendi üstlerine karşı çıkmaya başladılar, savaş alanında kalmak istemiyorlardı. Direnişin 30’uncu günlerine geldiğimizde çok kayıp vermelerinden dolayı dönemin Genelkurmay Başkanı, Valisi, Kaymakamı sözde moral vermek için çetelerini ziyarete gelmişti. Ardından yaşadıkları sendrom ve korku, moralsizlik, psikoloji bozukluğu yüzünden psikiyatrist ve doktorları göndermişlerdi. Bunların hepsini radyodan dinliyorduk. 

Nusaybin’de hesapları tutmadı
YPS ve YPS JIN direnişi karşısında ne kadar aciz durumuna düştüklerini arkadaşlar arasında şakalaşarak tartışıyorduk. AKP-MHP faşist iktidarı devasa savaş gücünün verdiği güvenle Nusaybin’i kısa bir sürede düşürebileceklerini zannetmişlerdi. Ancak Nusaybin Sendromu’na yakalanmışlardı. Bize karşı kullanmadıkları silah ve teknik kalmamıştı. Oysa bizim sayımız çok azdı. Bulunduğum cephede 3 mevzi vardı. Ve her birinde en fazla 3 arkadaş kalıyorduk. Çoğu arkadaş ilk defa savaşa girmişti ve fazla tecrübeleri yoktu. Ama inançları, moralleri yüksekti. Ve her biri savaş ustası gibi direniyordu. Elimizde ferdi silahlar, bir miktar patlayıcı ile saldırılara karşı koyuyorduk. Tıpkı 300 Spartalı savaşçısının devasa Pers Ordularına karşı ateş geçitlerinde yaşanan eşitsiz savaş gibi. Ki biz 300 kişi bile değildik. Sadece bir avuç Kürt yurtsever genci olarak toprağımızı, evimizi, sokağımızı, mahallemizi ve halkımızı korumaya çalışıyorduk. Ve buna inancımız, yüreğimiz sonuna kadardı. 

Son çare savaş uçakları ile bombaladılar
Çetebaşı Erdoğan durumun farkına varmış, Saray çetelerine bulunduğumuz mahalleleri evlerle birlikte imha emrini vermişti. Daha öncesinde de MHP faşizminin çete lideri de aynı sözleri söylemişti. Sonrasında Gurinê Tepesi’nden ve çevrede konumlanan obüslerle, aralıksız bir biçimde bombalamaya başladılar. Bizim bulunmadığımız alakasız evleri yıkıyorlardı. Her santimetrekareye bomba düşüyordu. Artık her yer vurulmuş ve tanınmaz hale gelmişti. Tabi bizim de tedbirlerimiz vardı. Kendimize göre geliştirdiğimiz tedbir ve yöntemlerle korunabiliyorduk. Bu şekilde vahşi ve ahlaksız yöntemlere başvuruyorlardı. Böyle bir süre daha devam ettikten sonra yine sonuç alamadılar. Direniş ve eylemler karşısında tıkandılar. Kullanılan her türlü savaş tekniği, sayısal üstünlük ve her türlü taktik yönetim değişikliğine rağmen bir başarı elde edemediler ve savaş uçakları ile bombalamaya başladılar. Şirin Sokağı ve Alika Mahallesi’nden birkaç noktayı vurdular. Bu da başarısızlıkla sonuçlandı. Türk devletinin yaşadığı büyük bir yenilgiye sebep olan direnişimiz tarihe Nusaybin Sendromu olarak geçti.