Özgürlük ve kudret

Dosya Haberleri —

31 Mart 2021 Çarşamba - 23:00

  • Sonuçta özgürlük, tüm gayretimizle özerklik peşinde koşarak erişebileceğimiz boyuttur ve yalnızca kudretimize bağlıdır. Aslında özerklik, hayal gücünün ve eylemin kudreti olarak tanımlanabilir. Filozof ve psikolog William James'in ünlü cümlesini başka bir şekilde ifade edersek: Özgür iradenin ilk eylemi, özgür iradeye inanmayı seçmektir.

FRANCO ‘BIFO’ BERARDI

Çeviren: Serap Güneş

 

İnsanlar bu ülkeye ya para ya da özgürlük için geldi. Paranız yoksa özgürlüklerinize daha da büyük öfkeyle sarılırsınız. Sigara içmek sizi öldürse bile sigara içersiniz, çocuk bakacak durumunuz olmasa bile çocuk yaparsınız, çocuklarınız manyaklar tarafından saldırı tüfekleriyle vurulsa bile silah sahibi olma özgürlüğünü savunursunuz. Yoksul olabilirsiniz ama kimsenin sizden alamayacağı tek şey, hayatınızı istediğiniz şekilde mahvetme özgürlüğüdür.

- Jonathan Franzen, Freedom: A Novel

 

Birbirine karışmış olmak, ayrı varlıkların birleşiminde olduğu gibi, basitçe, bir başkasıyla iç içe olmak değildir; bağımsız, kendi kendine yeten bir varoluştan yoksun olmaktır. Varoluş bireysel bir mesele değildir. Bireyler etkileşimlerini önceden yaşamazlar; daha ziyade iç içe geçmiş iç-ilişkilerinin bir parçası olarak ve aracılığıyla meydana gelirler. Bu, meydana gelişin bir kalemde, bir olay olarak veya bir tür dışsal uzam ve zaman ölçüsüne göre gerçekleşen bir süreç olarak vuku bulduğu anlamına gelmez; bundan ziyade, zaman ve uzamın da, madde ve anlam gibi, meydana geldiği, her bir eylem içi üzerinden tekrarlanarak yeniden yapılandığı ve dolayısıyla yaratım ile yenileme, başlangıç ile dönüş, devamlılık ile kesinti, burası ile orası, geçmiş ile gelecek arasında mutlak anlamda herhangi bir ayrım yapabilmeyi imkansız hale getirdiği anlamına gelir.


- Karen Barad, Meeting the Universe Halfway (Yarı Yolda Evrenle Karşılaşma)

 

Salgının ilk günlerinden ve ardından gelen tecritlerin başlangıcından bu yana kamuoyu, kişisel özgürlüklerine herhangi bir sınırlamayı reddedenler ile sosyal etkileşimin az çok katı bir düzenlemesini destekleyenler arasında bölünmüş durumda.

Siyasi cepheler arasındaki sınırlar -sağcı ve sol ideoloji arasındaki klasik ayrımlar- bu noktada bulanıklaştı: devletin dayattığı tecritlere ve sağlık düzenlemelerine yönelik muhalefet, sağcı libertaryanların eline geçti.

Bazı anarşistler ve diğer birçok solcu bir "istisna hali" tarafından dikte edilen sağlık kurallarına saygı duyarken, istedikleri her şeyi yapma özgürlüklerini talep edenlerin faşistler olması gerçeğini nasıl açıklayabiliriz? Faşistlerin kendilerini “özgürlüğün savunucusu” ilan ettiği ve ilericilerin ise nizamın savunucusu olarak ortaya çıktığı komedi bir rol değiş tokuşu var. Bu da yirminci yüzyılın siyasi manzarasının nasıl dağıldığına işaret ediyor.

Bu tersine dönme, geçen yüzyıla hakim siyasi manzaranın artık geçerli olmadığını gösteriyor ama diğer yandan şunu da gösteriyor: Modern siyaset teorisi ve siyaset tarihini bugüne kadar belirlemiş olan felsefi bir yanlış anlama, özgürlüğe dair bir yanlış anlama söz konusu. Yaygın ve ortak bir kamusal söylem konusu olan "özgürlük" kavramı, günümüzün karmaşık durumu açısından yeniden değerlendirilmeli ve siyasi konuşmalardaki klişeler eleştirel bir soruşturmaya tabi tutulmalıdır.

Kısıtlayıcı sağlık önlemlerini protesto etmek için halka açık yerleri işgal eden silahlı Amerikan üstünlükçülüğü birlikleri, özgürlüklerini geri alıyor ve Özgürlerin Ülkesini kutluyorlardı. Neden söz ediyorlardı?

Bu insanlar, kurucu belgelerinde “özgürlük” kelimesi yer alan bir ülkeye aitler ve o ülkenin meşruiyetini savunuyorlar ama şiddete dayanan başlangıcından bu yana bu ülkenin milyonlarca insanın köleleştirilmesi ve milyonlarcasına daha eziyet çektirmek üzerine kurulu olduğundan bahsetmeyi ihmal etti.

Mart 2020'de, İtalya’da karantinanın ilk günlerinde siyasi makamlar, vazgeçilmez gördükleri işçiler dışında herkesi eve kapatmaya karar verdiklerinde ve testi pozitif çıkanların sayısı her geçen gün arttıkça, aralarında önde gelen filozof Giorgio Agamben'in de bulunduğu bazı yorumcular, karantinanın gerekçesini ve kurallarını reddettiler. Bu ret, makul motivasyonlara dayanıyordu. Agamben, kısıtlayıcı kuralları “tekno-tıbbi despotizm” olarak eleştirdi ve bu tür kuralların tekno-otoriter bir kontrol sisteminin yolunu açtığını savundu. Bu düşünce temelsiz değildi; bu sözlerini takiben Agamben'e karşı açığa çıkan yaygın entelektüel tepkiler, bana bir konformizm belirtisi gibi görünüyor.

Yine de "libertaryanlar" safına katılmadım ve onların kapanma tedbirlerine yönelik belirli eleştirilerini paylaşmadım, çünkü bu konudaki muhalefetlerinin bir kavramsal manipülasyona, yani yüzeyde asil olsa bile felsefi olarak sağlam temellendirilmemiş ve mevcut konjonktürde bir tür boş slogan gibi çınlayan bir kavram olan “özgürlük” kavramının manipülasyonuna dayandığını hissettim.

Faşistler (Trump, Bolsonaro ve benzerleri) [yayılmayı önleme amaçlı] kısıtlamalara karşı kampanyalar başlatıp komplo teorileri yayarken, at iziyle it izi tuhaf biçimde karıştı ve "özgürlük" otoriter eylemin anahtar kelimesi haline geldi. Bir zamanlar romantik kahramanlar tiranlıktan özgürlüğü geri almak için ölüyorlardı. Şimdi ise faşist-liberal kahramanlar "özgürlük" diye bağırıyor ve bundan kasıtları da "yüz maskesine hayır" demek.

Özgürlüğün, her şeyden önce, sahip oldukları tek özgürlük sömürülme veya ölme özgürlüğü olanların çalışma zamanını kullanma özgürlüğü olduğuna içtenlikle ikna olmuşlar. Dolayısıyla, ekonomik eşitsizliğin olduğu bir alanda “özgürlük” kelimesi, yalnızca hakbendecilik, sömürü ve şiddet anlamına gelebilir. Ama şimdi özgürlük retoriğini yeniden düşünmek ve bu kelimenin ima ettiği kavramsal yaklaşımları açığa çıkarmak çok önemli.

Yazar, medya teorisyeni ve aktivist Franco “Bifo” Berardi, ünlü radyo “Alice Bologna’da”nın kurucusu ve İtalya’daki otonom hareketlerin önemli bir figürü.

 

Özgürlük retoriği bir yanlış anlamaya dayanmaktadır

Burada, özgürlük retoriğinin modern çağda ortaya atılan felsefi arka planını, bu kavramın daha sonra kırk yıldır toplumsal yaşamı mahvetmiş olan ekonomik liberterler tarafından istismar edilmesini ve bu retoriği beyaz ayrıcalıklarını ve dünya üzerindeki Batı hakimiyetini agresif şekilde savunmak için kullanan siyasi liberterleri sorgulamak istiyorum.

Bu konudaki görüşlerimi tam olarak olgunlaştırmış gibi davranmak değil, yanlış özgürlük kavramının felsefi kökenini ve bu yanlış anlamanın gerçek hayatta yarattığı pragmatik paradoksları ana hatlarıyla ortaya koymak istiyorum. Bu kavramın modern çağdaki tarihine ve çağdaş tüketilişine, "özgürlük" ve bunun ardından gelen siyasi manipülasyonun felsefi belirsizliklerini aydınlatmak için atıfta bulunuyorum.

"Özgürlük" kelimesinin siyasette kötüye kullanılması, dilsel bir yanlış anlamaya dayanmaktadır: Üç farklı varoluş düzeyi birbiriyle karıştırılır ve böylelikle kelimenin üç farklı anlamı, köleliği özgürlük olarak tanımlamak üzere kullanılabilecek şekilde karıştırılır, çarpıtılır ve yanlış tanımlanır.

Kavramın üç farklı anlamı, ontolojik, politik ve fiziksel anlamda özgürlük şeklindedir. Bu dilsel karışıklık ve ideolojik yanlış anlamadan dolayı, son üç bin yıldır yeryüzünde var olagelmiş en az özgür ve en otomatikleşmiş rejim, yani sermaye birikiminin mutlak hakimiyetine, emeğin kitlesel köleleştirilmesine ve semiyotik ilişkilerin otomasyonuna dayanan neoliberalizm, özgürlüğün sembolü olarak öne sürülüyor.

Toplumsal yaşamın sistematik olarak yoksullaşması ve gezegenin kaynaklarının tükenmesi, "özgür girişim" olarak adlandırılıyor. Bu manipülasyonun kökeni, modern felsefi soyağacında özgürlük kavramının belirsizliğine dayanmaktadır.

 

Ontolojik özgürlük

Modern özgürlük kavramı, hümanist perspektifte ontolojik özgürlük olarak ortaya çıktı. Özgür irade, insanlar ilahi belirlenimden kurtulduklarında mümkün olur. Hümanist çerçevede insanın serüveni, Tanrı'nın evrensel bilgisinin ve takdirinin uygulanması değil, daha ziyade bireysel ve kolektif projelerin pratikte hayata geçirilmesidir.

Dünyada var olan her varlığın kaynağı Tanrı olsa bile, Tanrı'nın bilgisi dünyada meydana gelen her olayın belirlenimini içerse bile, Tanrı Adem'e hayat verdiğinde, insana illaki belirli bir kader belirlememeye karar verdi. Dolayısıyla bu hümanist anlayışta, Tanrı'nın iradesine göre, insan eylemi onun her şeye kadir iradesi tarafından önceden belirlenmez. İnsanın istisnailiği, esasen özgür iradeye göre seçme ve hareket etme olasılığından oluşur; Tanrı bizim kendi belirlemelerinden bağımsız olmamızı ister.

Bu ontolojik özgürlük, gönüllü eylemin etkililiğini kavramayı mümkün kılan koşuldur ve bu, bilinçli yaratım olarak tarihin de koşuludur. Gönüllü eylem, doğanın etkili dönüşümü haline geldiğinde, zamanın hareketi, tarihin karakterini alır. Niccolò Machiavelli'ye göre insan iradesi, rastgele girişimlere ve olaylara özgürce hakim olma ve dolayısıyla da Fortuna'nın (yani Latincede insanın başına gelenlerin tahmin edilemezliği anlamındaki talihin) kaprisli doğasını gücün niyetlerine tabi kılma kudretine sahiptir.

 

Kudret ve özgürlük

Özgürlüğe dair modern siyasi görüşe göre kudret (modern Avrupa düşüncesinde “gücün” ele alınışından biraz farklıdır) ve özgür irade birbirine bağlıdır. Sorun, bu bağlantının yanlış anlaşılmış olmasıdır: Özgürlük retoriği, aslında, iradenin sınırsız olduğunu ve kudretin özgürlük alanına işlenmiş olduğunu varsayar. Bu yanlış ve yanıltıcıdır.

Eylem fiziki kuvvetlerin rol oynadığı fiziki dünyada gerçekleştiğinden, özgürlük bu kuvvetlerle başa çıkma kudretimize bağlıdır. Yapmaya kudretimiz olan şeyi yapmakta özgürüz. Yalnızca kudretimiz ölçüsünde seçme ve harekete geçme özgürlüğüne sahibiz. Öyleyse bu çerçevede Spinozacı "bir beden ne yapabilir?" sorusu, “[bir bedenin] özgürlüğünün kapsamı nedir?" sorusuyla aynıdır. Gönüllü eylem, sonsuz açıklık alanında ortaya çıkmaz; gerçeğin çeşitli boyutları (doğal dünya, bedenin çürümesi, teknoloji ve diğer bedenlerin varlığı) irademizin dolaşıklıkları olarak hareket eder.

Dolaşan bağlamın sınırlamaları ile iradenin kudreti arasındaki ilişkiyi küçümsersek boş bir özgürlükle baş başa kalırız. Eylemimizi, iradenin varlığını önceleyen dolaşıklıklardan ayırmak: Benim "özgürlük" yerine "özerklik" olarak adlandırmayı tercih ettiğim şeyin özü budur. Modern çağda, Machiavelli'den Lenin'e, insan iradesi nispeten özerk bir şekilde hareket etmeyi başardı; çünkü dolaşık bağlamın kudreti, düşük teknoloji yoğunluğu ve yavaş bir bilgi dolaşımı sayesinde, ezici değildi. Bu bağlamda siyasi irade, doğayı insan yaratıcılığına tabi kılarak insan ve doğa arasındaki ilişkiyi değiştirmede etkili oldu.

Bununla birlikte, iradenin kudreti, dolaşık Umwelt'in (canlının davranışlarını etkileyebilen çevresel faktörler bütünü) artan karmaşıklığı ve kudreti ile orantılı olarak azalmıştır. Geç modern çağda iradenin kudreti, sermayenin her şeye kadirliğine karşı çıktı; ekonomik ve teknik otomatizmaların zamanın dokusuna nüfuz etmesiyle aşındı. Bu noktada, özgürlük mitolojisi bir trompe l'oeil'e (göz yanılsaması) indirgenmişti. O zamandan beri, seçimin mümkün olduğuna ve halk iradesinin yönlendirdiği gönüllü eylemin olayların gidişatını değiştirebileceğine inanmaya kendimizi kandırdık. Gerçekte, siyasal eylemin kapsamı, sermaye ile teknolojinin evliliğinden kaynaklanan tekno-dilsel otomatizmalarla sınırlandırılmış ve bunlara dolanmıştır.

Hümanist atılımın ardından özgürlük, merkezi bir politik kavram haline geldi: Özgür iradeye sahip olan insanlar vatandaş olmaya karar verdiler, böylece özgürlük sosyal yaşamın düzenleyici ilkesi olabilecekti; özgürlük herhangi bir müesses güçten bağımsız olmak haline geldi ve demokrasi biçimini aldı. Nihayetinde tekno-kapitalizm, demokrasiyi kudretinden yoksun kılarak özgürlüğün kırılganlığını siyasi bir kavram olarak ortaya çıkardı.

Liberal kurumlarda ve altyapıda pandeminin neden olduğu çöküş, tekno-kapitalizmin aşırı karmaşık koşulları altında özgürlüğün imkansızlığını ortaya çıkarır.

 

Özgürlük ve fiziki yasalar

Modern çağda bilim ve siyaset, dünyanın karmaşıklığını fiziki yasaların düzenliliğine ve siyasi yasaların iradiliğine indirgemeyi başardı. Artık öyle değil. Bilim insanları, fiziki yasaların, madde ve zamanın karmaşıklığını tam olarak kapsamayan, belirsiz bir kestirim olduğunu anlamaya başladılar. Ve vatandaşlar, teknik Umwelt daha karmaşık ve otomatik hale geldikçe, kolektif siyasi kararların gitgide daha az alakalı hale geldiğini anlamaya başladılar.

Bilim ve siyasetin, evrimin sınır altı ve sınır ötesi alanlarına -kapitalist ekstraksiyonun dizginsiz olduğu biyolojik ve nörolojik mikro süreçlere ve katastrofik (felaketamiz) gezegensel makro süreçlere- kapsamlı bir şekilde hakim olamadığı görüldü.

Acizliğimizi, içinde yaşadığımız bağlamı özgürce seçemeyişimizi kabullenmek zorunda kaldıkça, bir hüsran duygusu yayılarak bir öfke, çaresizlik ve şiddet dalgasını besliyor.

İnsanın Eskimişliği'nde (1962) Günther Anders, teknik bilgi nükleer bomba gibi makro-kuvvetler ürettikten sonra hissettiğimiz acizlik duygusundan bahseder. Kendi bilişsel kudretimizin etkileriyle aşağılanmış durumdayız ve zamanımızın neo-gerici hareketlerini besleyen şeyin büyük bir kısmı bu aşağılanmadır: Kimliğe dair hurafeleri eskiden olduğu konuma getirmeyi amaçlayan gururlu cehalet beyanları.

Siyasi irade, eylemlerimiz insanların eylemlerini ve insan yapımı şehrin çehresini etkilemeyi amaçladığında (o da bir dereceye kadar) etkiliydi. Ancak geç modernitede, doğanın makro-kuvvetleriyle -örneğin, iklim çöküşü- ve yalnızca fiziki bedenlerimizi değil, ekonomik, semiyotik ve duygusal alanlarımızı da tehlikeye sokan viral bulaşmanın mikro-kuvvetleriyle giderek daha fazla karşı karşıya kalmaya başlıyoruz.

Dahası, bilişsel davranışın ve tekno-dilbilimsel bağlantıların otomasyonu ile bağlantılı geri dönüşü olmayan eğilimlerle de karşı karşıyayız. Aslında finansal kapitalizm, egemen sınıfın siyasi iradesinin giderek daha az bilinçli bir yansıması ve para ile toplumsal yaşam, teknik ağlar ile ekonomik kararlar arasındaki otomatikleştirilmiş bağlantının giderek daha fazla bir etkisi. Toplumun finansal olarak tahakküm altına alınmışlığı, tekno-dilsel otomatizmaların ortaya çıkmasının ve hiper karmaşıklığın ve finansal ticaretin hızının kontrol edilemezliğinin etkisidir.

İronik bir şekilde bilgimizin kapsamı, özgürlüğümüzün kapsamını azaltıyor: Makro eğilimler ve mikro olaylar, siyasi iradenin kavrayışından kaçıyor ve insan özgürlüğünün kapsamını daraltıyor.

 

Virüs ve tekillik

Tekno-kapitalizm, toplumsal ilişkilerin her yönüne mutlak bir zorunluluk olarak kendi önceliklerini işlediğinde, özgür iradeden geriye ne kalır? Her ilgi/dikkat anını düzen medyası doyurduğunda özgür fikirden geriye ne kalır? Teknik yönergeler yelpazesi genişledikçe, dile teknik otomatizmalar eklendikçe, siyasal özgürlüğün altı oyuldu.

Ancak, aniden, tahmin edilmeyen bir şey oldu.

Misyonu yayılmak ve rastlantısal gücü ona ev sahipliği yapan organizmayı tehlikeye atmak olan görünür düzeyin altındaki bir mikro varlığın hızlı ve durdurulamaz yayılışı.

Bu biyolojik ajan, günlük yaşamda zincirleme gerçekleşen bir hijyenik dönüşümü tetikledi. Ekonomik, jeopolitik ve son olarak da psikolojik alanlarda yavaş yavaş (ama o kadar da yavaş olmayan bir şekilde) kesintiye neden oluyor.

Salgın, arz ve talebin, üretimin ve dağıtımın ekonomik otomatizmalarını kırarak, kapitalist ekonominin çöküşüne ve küresel makinenin en azından kısmen bozulmasına neden oldu. Aynı zamanda, ekonomik makineye işlenmiş olanlardan daha az istilacı olmayan yeni otomatizmalar yaratıyor: Sağlık otomatizmaları, tekno-aracılı mesafelenme ve psikolojik takıntılar.

Virüsün çoğalması bir kaos tellalı işlevi görüyor. Bunun sebebi, görünen düzeyin altında bir biyolojik madde yoğunlaşmasının ürettiği kaostur; böylece bilinç, gücünü kaybediyor; böylece siyaset, sağlık kurallarının uygulanmasına indirgeniyor. Bununla birlikte bu kurallar, belirlenimci kesinliğe de dayanmıyor, çünkü virüs adını verdiğimiz görünür düzey altı madde yoğunlaşmasının sirkülasyonu sürekli olarak değişmekte ve mutasyona uğramaktadır. Bu arada bilim insanları, salgının evrimini öngörmek ve korunma araçları ve bir tedavi önermek umuduyla, bulaşmada belirli düzenlilikler aradılar.

2020'nin başındaki ilk dalgayı takip eden ikinci (ve üçüncü) bir bulaşma dalgasından bahsedilmekte. Ancak aylar geçtikçe, birçok kişi dalgaların bir veya iki veya üç olmadığını fark etti; deniz dalgaları gibi, sayılamıyorlar. Virüs Wuhan'da bir kış günü başlamadı, her zaman vardı. Bununla birlikte, kısa süre önce insan vücudu için tehlikeli bir şeye dönüştü ve daha fazla yayılmayı (bir aşı veya tedavi ile) engellesek bile yok olmayacak: İnsan organizması için daha az tehlikeli, daha tehlikeli veya hiç tehlikeli olmayan farklı bir şeye dönüşecek.

Fiziksel dünyada bir son yok: Madde oluyor, ayrışıyor, yeniden birleşiyor, ortaya çıkıyor ve yok oluyor. Bir yerde başlayan ve belli bir noktada sona eren şey yalnızca bilincimiz. Yalnızca bilincin hiçbir şey olma yeteneği vardır. Diğer tüm şeyler gelişiyor, evriliyor.

Bilinç aynı zamanda evrende hiçliği kavrayabilen tek şey. Virüs hiçbir şey değil ve hiçbir şeye dönüşmeyecek; bunun yerine farklı bir şeye dönüşecek.

Şimdiye kadarki salgının evrimine baktığımızda, bazı düzenlilikleri ayırt edebiliriz ancak bu, tahmin edilemeyen şekillerde ortaya çıkan "bulaşma" olayı açısından pek geçerli değil. Hastalığın aktarımında bir miktar belirlenimcilik var gibi olsa da bulaşma, sürekli olarak, öngörülemeyen acil durumları tetiklemektedir; çünkü bu belirlenimin kuralları, anlayışımızın ve bilinçli irademizin kapsamı dışında kalmaktadır.

Bir yanda doğasını ve yoğunluğunu sürekli olarak değiştiren virüs var; öte yanda homojen bir modele karşılık gelmeyen ve içinde evrim geçirdiği çevresel, teknik, ekonomik ve cinsel koşullar bağlamında sürekli olarak mutasyona uğrayan bir tekillik olan, nesli tükenmekte olan bir organizma (yani biz).

 

Bilincinin/bilinçsizliğin kuantum sıçraması

Madde belirlenimci bir şekilde evriliyorsa neden dünyanın gelecekteki konfigürasyonlarını tahmin edemiyoruz? Bunun sebebi, fiziksel belirlenimciliğin sonsuz karmaşıklığının, sınırlı kavrayış ve öngörü kapasitemiz tarafından işlenememesi mi? Yoksa maddenin gerçekte belirlenimci olmayan bir şekilde evrildiği mi?

Laplace'ın belirlenimciliğinden nicel belirsizliğe kadar modern felsefenin tümüne sirayet etmiş olan bu ikilem, nörobilim ve psikanaliz arasındaki mevcut ilişkiden ve zihnin gelecekteki evriminden bahsettiğimizde hayati bir önem kazanıyor.

Nörolojik madde, psikolojik ve bilişsel davranışlarımız üzerinde belirlenimci bir şekilde hareket ediyor mu? Yoksa nörolojik beyin ile bilinçli zihin arasındaki ilişki esasen belirlenimci değil mi? Zihinsel aktiviteyi nörolojik dinamiklerden ayıran kuantum sıçraması nedir? Beynin fiziksel dinamikleri ile düşüncenin ortaya çıkışı arasındaki fark nedir?

Virüsün çağdaş dünyanın manzarasında ve özellikle Freud'un bilinçdışı olarak adlandırdığı bilinçsiz, samimi, yabancı topraklarda patlaması, özgürlük iddiasının yanlışlığını ve boşluğunu ortaya çıkardı.

Bilinçdışının işaretlerini yorumlamak ve bu işaretleri bilinçli yansıtmalara ve seçimlere çevirmek, fiziksel ve nörolojik maddenin belirlenimine dolaşık olan olasılıkların belirlenimci olmayan bir elaborasyonu (yaklaşık olarak: ayrıntılandırmak) olarak, özgürlüğe giden yoldur.

Sonuçta özgürlük, tüm gayretimizle özerklik peşinde koşarak erişebileceğimiz boyuttur ve yalnızca kudretimize bağlıdır. Aslında özerklik, hayal gücünün ve eylemin kudreti olarak tanımlanabilir. Filozof ve psikolog William James'in ünlü cümlesini başka bir şekilde ifade edersek: Özgür iradenin ilk eylemi, özgür iradeye inanmayı seçmektir.

Burada, nörobilim ile psikanaliz arasındaki, nörolojinin fiziksel belirlenimciliği ile arzunun belirsizliği arasındaki boşluğu görebiliriz, bu boşluk doğuşu ve tezahürü ile kesinlikle tekil olsa ve belirlenim bilimsel kesinliğine indirgenemezse bile.

 

* Türkçe nüshası ilk olarak gazetemizde yayınlanan yazı, ilk olarak e-flux.com’da İngilizce olarak okurla buluştu.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.