Seyid Rıza’nın çalınan eşyaları

Dizi Haberleri —

23 Haziran 2020 Salı - 12:39

  • Son yıllarda Seyid Rıza ve Dersim direnişi hakkında çok sayıda belge ortaya çıktı. Ancak şu ana kadar Seyid Rıza’nın evinde el konulan eşyaları konusu pek gündeme gelmedi. Dönemin Türk basınını incelediğimizde konuyu etraflıca ele aldığını görüyoruz. 

İSMET KAYHAN / HÜSEYİN ÇATAL

Dersim Soykırımı üzerinden 82 yıl geçti. Kültürü, inancı ve doğası ile birlikte kırıma tutulan Dersim’de on binlerce insan yaşamını yitirdi, binlercesi sürgün edildi. Katledilen insanların kız çocukları ise öldürenlere “ganimet” olarak verildi.

Dersim demek, Seyid Rıza demektir. Alişer, Zarife Hanım’dır, Mahkeme ifadesinde Seyid Rıza’nın, ”Dersim’ín yiğit kadınıdır. Bana ‘aman gitme, seni öldürürler, evimizi yıkarlar, bunlara itimad olunmaz, kaç kurtul’’ dediği Besê’dir.

Dersim direnişinin liderlerinden 80 yaşındaki Seyid Rıza, başı dik dar ağacına yürümüş celladına fırsat vermeden sandalyeye tekmeyi vurmuştur. Bu direniş karşısında Türk devletinin temel karakteristik özelliği devreye girer ve Seyid Rıza’yı küçük düşürmek, onurunu zedelemek için yalanlar üretir, manipülasyona başvurur. Amaçları hakikati örtmek, Seyid Rıza’yı feodal bir ağa olarak göstermektir.

Ancak tüm bu çabalara rağmen “Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun’ diyerek tarihe not düşen Seyid Rıza, ardıllarına da bu sözüyle ilham kaynağı olur.

Tüm bu zamanlar boyunca Seyid Rıza’nın bilinenler kadar bilinmeyen yönleri de hep merak konusu olmuştur. Dersim Soykırımı sonrasında dönemin yazılı basınını incelediğimizde Seyid Rıza’nın kişiliği, yaşamı ve bilgeliği hakkında yeni bilgilere ulaşmak mümkün.

Son yıllarda Seyid Rıza ve Dersim direnişi hakkında çok sayıda belge ortaya çıktı. Ancak şu ana kadar Seyid Rıza’nın evinde el konulan eşyaları konusu pek gündeme gelmedi. Dönemin Türk basınını incelediğimizde konuyu etraflıca ele aldığını görüyoruz.

Üzerinden geçen 82 yıla rağmen halen yüzleşilmeyen Dersim Soykırımı’nın sembol ismi Seyid Rıza’nın kişisel eşyaları, ailesine halen teslim edilmedi. Bu eşyalara dair dönem gazetelerinin ve anlatılarının ışığında varılan ipuçları ise Seyid Rıza’nın kişiliği ve yaşamına dair bize önemli bilgiler barındırıyor.

Ulus Gazetesi’nin ‘hokkabazlığı’

Seyid Rıza’nın idamından önce evinde ve üzerinde el konulan eşyalarına dair bilgilerin yer aldığı haberlerden biri, Ulus gazetesinde 7 Kasım 1937’de (Sonteşrin 7 Pazar 1937) “Bir hokkabazlığın hikayesi” başlığıyla yayımlanıyor.

Seyid Rıza’nın “çadırında”, Mart 1937’de “Haçlar ve Ermenice kitaplar” bulunduğu belirtilen haberde şu ifadeler de yer alıyor: “Sergerde Seyid Rıza’nın çadırında neler bulunabileceğini tahmin edersiniz? Bir Kuran, hadis, ayet, enâmı şerif, muhammediye, siyerinebi, üfürükçü keşkülü, mavi boncuklar, içinde hayat iksiri bulunan renkli bir desti, bütün günahların yok olduğu Ekberin meslahı ve saire saire…”

Eşyalara dair anlatı, bununla sınırlı kalmıyordu: Ele geçirildiği söylenen Ermenice İnciller, haçlar ve kitaplar Ankara Emniyet Müdürlüğünde “suç unsuru” olarak teşhir edildikten sonra gazeteler, “İşte din hokkabazı!” gibi başlıklarla propaganda çalışmasını üstlenecekti.

Seyid Rıza’nın Almanca lügatı

Bu sırada gazeteler, çelişkili bilgiler de veriyordu. Örneğin Ulus gazetesinin 13 Eylül 1937 tarihli haberine göre eşyalar, Seyid Rıza’nın çadırında değil soykırım harekâtının hemen başında evinde “ele geçirilmişti.” Habere göre Seyid Rıza, Ağdat’taki evinin bombalanması ardından terk etmek zorunda kalmış, ardından evde yapılan aramalarda eşyalara el konulmuştu.

Bu haberde özellikle dikkat çeken ifadelerde ise şu bilgilere yer veriliyordu: “Fakat hayali en geniş olanlar bile [şaşacaktır:] şu din hokkabazı Seyid Rıza’nın çadırında Ermenice kitap, Almanca lügat, çeşid çeşid, boy boy, renk renk istavroz, üzerinde Ermenice yazılar olan taçlar, içinde İsa’nın baş parmağının kemiği olan eizzei nasardan birine aid bir kutu, diş tedavisi için bir kerpeten bulundu.”

İmam Hüseyin’in parmağı mı?

Hz. İsa’nın parmağı mı?

Bu ifadelerin ardındaki hakikatte ise Halvori Manastırı bulunuyor. O dönemde Dersim’de birçok ibadet mekânı birçok inanç tarafından kutsal sayılıyor. Halvori Manastırı da bunlardan biri. Dersim’de Halvori Kilisesi, Alevi Kürtler tarafından Ocagê İmamsen (İmam Hüseyin Ocağı) olarak da bilinir. Ancak Ermeniler, bir efsaneye dayanarak, manastırda Surp Garabed’in sağ kolunun gömülü olduğuna inanıyor. Büyük ihtimalle bu efsaneden etkilenen Alevi inancına göre ise burada İmam Hüseyin’in bir parmak kemiği saklı bulunuyor. İki inanç da bu mekâna kutsallık atfediyor. Dönemin Tan gazetesinin haberinde de Seyid Rıza’nın eşyaları arasında bir kutu içinde İmam Hüseyin’in baş parmak kemiğinin bulunduğu yazılıyor. Ulus gazetesinde ise İmam Hüseyin’in parmağı, bir anda Hz. İsa’nın parmağına dönüşüyor!

“Neden” sorusunun yanıtı, Dersim Soykırımı’na dair devlet tarafından üretilen anlatıda bulunuyor: Türk-İslamcı bu anlatıda Ermeni düşmanlığı da büyük yer kaplıyor. Dersim, kamuoyunda “kâfirlerin, Ermenilerin otağı” olarak görünürleştiriliyor; böylece “operasyon”, Türk-İslamcı toplumsallık içinde meşruiyetle buluşturuluyor. “Dersim Kasabı” olarak anılan Türk korgeneral ve CHP’li siyasetçi Abdullah Alpdoğan’ın sözleri, bu anlatının mekaniğini açık ediyor: “Tunceli’ye yerleşen gizli Hristiyan Ermeniler vardı, bunlar adlarını değiştirmişler ve sanki Türkmüş gibi yaşamışlardır. Dersim isyanında bunların parmağı vardı. Bunlar, her türlü anarşinin, kargaşanın, pisliğin içindeydi.”

Peki devletin ırkçı soykırım anlatısının ötesinde düşünüldüğünde Seyid Rıza’nın evinde bulunan Ermenice kitaplar ve istavrozlar ne anlatıyor? Birçok tarihçiye göre bunlar, Ermeniler ve Alevi Kirmancların bölgedeki komşuluk ilişkilerine dair bir işaret. Ermeni Soykırımı sırasında birçok Ermeni’nin Dersim’e sığındığına, Dersim aşiretleri tarafından korunduklarına dair bulgular da bu tezi güçlendiriyor.

500 sayfalık Almanca lügat

Resmi ideoloji kemalizm anlatısı, Seyid Rıza’nın evinde bulunan kitapların yalnızca “diline” odaklanıyor ama öte yandan Seyid Rıza ve Dersim, Türk kamuoyunda “cehalet” ile birlikte anılıyor. Oysa bu haberler, bir başka gözle şöyle de okunabilir: Seyid Rıza’nın evinde çok sayıda kitap bulunuyordu. Devlet anlatısı, Seyid Rıza’yı “karalamak” isterken kendi yalanını açık ediyor. Dönemin haberleri, bu kitapların bir çeşitlilik taşıdığını da ortaya koyuyor. Haberlere göre Seyid Rıza’nın “ele geçirilen” kitaplarında notlar ve işaretlenen pasajlar ile henüz bitirilmeyen kitaplarda ayraç niyetine bükülmüş sayfalar bulunuyor. Şiir kitapları da bulunan kitaplıkla ilgili Türk medyası, “kitapların Ermenice olduğu” bilgisiyle yetiniyor ve içeriklerine dair bir şey yazmıyor ama bir kitabın içeriği, haberlerde görünür oluyor: 500 sayfadan fazla bir Almanca lügat. Haber yalan değilse o zaman Seyid Rıza’nın Almanca öğrenmeye çalıştığını pekâlâ söylemek mümkün.

Seyid Rıza, “Türklük sözleşmesinin tüm imzacıları” tarafından cehalet ile birlikte anılmak, “dünyadan habersiz bir feodal ağaya” dönüştürülmek isteniyor. Eşyalara dair haberlerin izini süren ve ırkçı devlet anlatısının nasıl işlediğinin ayırdında olan bir bakışın ortaya koyacağı ilk hakikat ise Seyid Rıza’nın anlamak ve öğrenmek çabası.

Eşyaların işaret ettiği bir başka hakikat ise Dersim halkının hiç değilse Seyid Rıza’yı da kapsayan bir bölümünün Ermeni Soykırımı’na karşı tutumu ve Ermenilerle dayanışmacı komşuluk ilişkileri.

Keşiş Agop’un emanetleri

Yazar Hovsep Hayreni, “Seyid Rıza ve Dersim Dosyasında Bazı Ayrıntılar Üzerine” başlıklı yazısında dökümü yapılan bu eşyaların Halvori Surp Garabet Manastırı’nın keşişi Agop ve yakın köylerde yaşayan Mirakyanlı Ermenilere ait olduğunu ve Seyid Rıza tarafından hayatının sonuna değin korunduğunu belirtiyor.

Yazar, söz konusu manastırdaki keşişler ve Ermeni köylülerin Seyid Rıza’nın dostları olduğuna özellikle dikkat çeker. Türk ordusu Dersim direnişi sırasında bu tarihsel manastırı topa tutar, keşiş Agop’un oğlunu işkenceden geçirir, ailesini de sürgüne gönderir.


Seyid’in şifacılığı

Seyid Rıza’nın eşyalarına dair haberlerde dikkat çeken bir başka nokta da “ele geçirilen” büyüklü küçüklü kerpetenler. Ulus gazetesi, 7 Kasım 1937 tarihli haberinde, “Büyüklü küçüklü bir sürü kerpeten, ki bunlar dişi ağrıyanlar içinmiş” ifadelerine yer veriyor. Haber, diğer Türk gazetelerinde de aynen yayımlanıyor. Haberde, kaynağı belirsiz bir biçimde, Seyid Rıza’nın bu kerpetenleri hiç kullanmadığı iddia ediliyor ve şöyle deniyor: “Bunları sürekli temizletir, parlatır ve herkese gösterirmiş. Seyid Rıza’nın çadırında bulunan bu kerpetenlerin mazisi hakkında da bilgisi yokmuş. Ne işe yaradığını bile bilmiyormuş.”

Haberde ayrıca, Seyid Rıza’nın “şifa örtüleri” kullandığı yazılıyor. Habere göre Seyid Rıza, kendisine gelenleri bu örtülere sarıyor ve bir saat kadar bekletiyor; örtüler çok kötü koktuğu için ise insanlar bayılıyor.

Soykırıma dair Türk anlatısının ve devlet güdümlü medyanın nasıl işlediğini bilen okur için bu satırlar, yalnızca bir bilgi veriyor: Seyid Rıza, inanç önderliğinin yanı sıra şifacı misyonu da oynuyor. Kürdistan’ın başka bölgeleri gibi Dersim’de de daha bundan 30-40 yıl öncesine değin hemen hemen her köyde şifacıların olduğu, bu şifacıların doğadan edindikleri otlarla merhem ve ilaçlar yaptığı ve kerpetenleri diş çekmekte kullandığı biliniyor. Alevi inancında ise pir aileleri, kutsal emanetleri saklıyor. Bu emanetlerin ayrıca insanları iyileştirdiğine ve acılarını azalttığına inanılıyor. Bu bazen dökme demirden bir maşa, bazen yılancık taşları, bazen ise bezden bir pabuç veya ziyaretlerden getirilen teberik olabiliyor. Bir Alevi piri olarak Seyid Rıza da sadece bir inanç önderi ya da politik bir kişilik olarak görülmüyor; onun evi, ayrıca şifa bulunacak bir ocak olarak görülüyor.


Eşyalar neden verilmiyor?

Seyid Rıza’nın torunu Seyid Ali Polat, 2013 yılında önce TBMM Dilekçe Komisyonu’na başvurarak dedesinin eşyalarının teslim edilmesini talep etmişti. Sürgüne gönderilmeleri öncesinde devlet yetkililerinin babasını çağırdığını ve idam edilen dedesinin eşyalarına karşılık dönemin parasıyla bin 500 Türk Lirası talep ettiğini ifade eden Polat, 1948’de sürgünden dönmeleri ardından ise tekrar çağrıldıklarını ve bu kez de 99 Türk Lirası vermeleri karşılığında eşyaların teslim edileceğinin söylendiğini anlatmıştı.

Meclis’ten talebine bir yanıt gelmeyince dönemin cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e başvuran Polat, büyük dedesinin mezar yerine dair bilgiler ile devlet envanterine geçirilen kürkü, köstekli altın saati ve tesbihi gibi özel eşyalarının kendisine teslim edilmesini talep etmişti. Dilekçede şu ifadeler yer alıyordu: “Dersim’de idam edilen Seyid Rıza’nın torununun oğluyum. Büyük dedem asıldığı gün kendisine ait beş kalem değerli eşyası varmış. Bunlar, altın köstekli saat, kerbiye tesbihi, bir kürkü. Bunlar o dönemin parasıyla bin 500 Lira değerindeydi.”

Gül’e yazılan bu dilekçe de sonuçsuz kaldı. Seyid Rıza’nın mezarının ve eşyalarının nerede olduğu, devlet tarafından bir sır olarak saklanmaya devam ediliyor.


Dönemin Türk gazetelerinden Kurun, 21 Haziran 1937’deki sayısında Türk general Abdullah Alpdoğan’ın Dersim’i ‘medenileştirme’ başarılarını anlatırken ‘eşkıya’ olan Seyid Rıza ve ailesinin de bu medeniyetten payına düşeni alıp sinemaya bile gidebildiğini yazıyordu. Seyid Rıza’yı aşağılamak için yapılan tefrikada, aslında donanımlı, büyük nüfuzlu ve üstelik Ruslara karşı savaştı örtbas edilemiyordu.


Neoosmanlıcı anlatıda eşyalar

 

Seyid Rıza’nın özel eşyaları, 6 Kasım 1937 tarihinde Ankara’da açılışı yapılan Polis Enstitüsü’nde sergilenir. Haber de okuyucuların bu eşyaları görmeleri çağrısı yapılıyor. Haberde bu sergi ile bağlantılı olarak Ulus Gazetesi tarafından 7 Sonteşrin 1937 tarihinde yayınlanır. 

Devletin baskıyla ehlileştiremediği Dersim’i ve onun çevresinde şekillenen direniş kültürünü Gülen Cemaati eliyle içererek bitirmeye çalıştığı dönemde de Seyid Rıza’nın eşyaları gündeme gelmeye devam ediyordu. Dönemin yılmaz cemaat savunucusu, darbe girişimi sonrasında ise “Erdoğan muhafızı” olan Mustafa Armağan, 2009 yılında Zaman gazetesine yazdığı “Seyid Rıza’nın Evinde Kitaplar” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “Ne var ki, evinden çıkan eşya arasında dikkatimizi başka şeyler de çekmekte. Mesela mı? İşte gazetelerden cımbızla topladıklarım: Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, En’am-ı Şerif, Muhammediye, Siyer-i Nebi, Yıldızname, Bektaşiliğe ait bir şiir kitabı vs. (‘Haber’, 8 Kasım 1937) Bunlar pekala bir Kadirî şeyhinin evinde de bulunabilecek kitaplar. Zihnimde susturamadığım soru şu: Yoksa Seyyid Rıza rengarenk Osmanlı düzeninin son adasını mı savunuyordu?”


Halvori Dersim’in hafızası

Dersim’in Kürt Alevi halkının kutsal inanç mekanlarından biri olan ve Çewres Yêni (Çimê) yani Kırk Göze olarak da adlandırılan Halvori Gözeleri aynı zamanda Dersim 37-38 katliamından dolayı tarihsel bir öneme sahiptir. Halvori 37-38 soykırımında Seyid Rıza önderliğinde, Dersim aşiret temsilcilerinin toplanıp ortak hareket etme kararı aldıkları yerdir. Daha önce Munzur Nehri kıyısında yaptıkları toplantıdan sonra Dersim’in ileri gelenleri en son toplantılarını Halvori’de yaparlar. Gözelerin ve Munzur’un suyunu içip birlikte hareket etme sözü verirler. Sınırları içerisinde üç ziyaret bulunan mekan, aynı zamanda 37-38’de Dersim halkının kadın, yaşlı, çocuk demeden katledildiği yerdir. Halvori, Dersim soykırımında topyekun katliama uğratılmıştı. Halvori, Dersim halkının tarihsel hafızasıdır. Kürt Alevi ve Ermeni halkının inanç yeri olma özelliği taşıyor. Nitekim, bu hafızayı yok etmek isteyen Türk devleti, bugünlerde Halvori’de otel inşa etmek istiyor.

Devletin resmî raporlarında çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan toplam 217 Halvori’li kayalıklardan süngülenerek Munzur nehrine atıldılar. Dersim’in Halvori köyünde 217 kişi ölüme götürülürken. Tarih 14 Ağustos 1938


 

16.6.1937 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Seyid Rıza’nın evinin Sabiha Gökçen tarafından bombalandığı yazılıyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.