- Türkiye’de sokak hayvanlarına yönelik “katliam yasası” üzerinden iki yıl geçti. Bu iki yılda sokaklardan toplanan köpeklerin ne kadarının yaşamını sürdürdüğü, kaçının öldüğü ve kaçının yeniden yaşam alanlarına bırakıldığı soruları yanıt bekliyor.
- “Barınaklar yaşam alanı değil, ölüm kampıdır” diyen Duygu Kahraman, “kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat” modelinin uygulanması gerektiğini belirterek ekliyor: “Sokaklar sadece insanlara ait değil. Bu şehirleri diğer canlılarla birlikte paylaşıyoruz.”
- Özellikle İç Anadolu ve bölge kentlerinde artık sokakta neredeyse hiç köpek kalmadığını belirten Eray Özgüner ise “Toplanan köpek sayılarıyla barınaklarda bulunan hayvan sayıları örtüşmüyor. Bu belirsizlik hem kamu denetimini hem de hukuki denetimi fiilen ortadan kaldırıyor” diyor.
ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL
Türkiye’de sokak hayvanlarına yönelik “katliam yasası” olarak nitelenen düzenlemenin üzerinden iki yıl geçti. İki yıl önce “güvenli sokaklar” söylemiyle savunulan düzenleme, sokakta yaşayan köpeklerin toplatılmasını belediyeler açısından zorunlu hale getirdi. Yasanın hazırlandığı dönemde köpek saldırıları ve kamu güvenliği tartışmanın merkezine yerleştirilirken, hayvan hakları savunucuları kitlesel toplamanın bilimsel bir çözüm olmadığını belirterek, düzenlemenin “katliam yasası” olduğunun altını çizdi.
Birçok belediyenin yeterli kapasitede bakımevinin bulunmadığı, mevcut barınakların ise dolu olduğu biliniyordu. Yeni barınakların aynı hızla kurulmadığı, veteriner hekim ve personel eksikliğinin sürdüğü bir ortamda toplama faaliyetleri hız kazandı. Sonuç olarak çok sayıda hayvan, kapasitesinin üzerinde çalışan tesislerde ölüme terk edildi.
Türkiye'nin birçok kentinden belediye barınaklarında yaşamını yitiren köpekler, üst üste yığılmış hayvan cenazeleri, açlık ve susuzluk nedeniyle bitkin düşmüş hayvanlar, tedavi edilmeyen yaralı köpekler ve kötü muamele görüntüleri kamuoyuna sıkça yansıyor. Bugün en temel sorulardan biri şu: Sokaklardan toplanan köpeklere ne oldu? Hayvan hakları savunucuları, bu soruya yanıt verecek düzenli ve denetlenebilir kayıtların kamuoyuyla paylaşılmadığını belirtiyor. İki yıl boyunca yaşananlar hayvan hakları savunucularını haklı çıkartıyor.
Barınaktan çıkan “Dali”
İki yılın bilançosunu anlatan sayısız istatistik, rapor ve görüntü bulunuyor. Ancak bazen tek bir köpeğin hikayesi, bütün bu tartışmayı görünür kılmaya yetiyor. Dali de onlardan biri. İstanbul Kadıköy’de yapılan bir eylemde karşılaştığım hayvan hakları savunucusu Duygu Kahraman, Dali ile bir belediye barınağında karşılaşıyor. Aslında oraya başka bir teriyer cinsi köpeği kurtarmak için gidiyor. Resmi işlemleri tamamladıktan sonra göz göze geldiği Dali'ye, “Sen de gelecek misin” diye sesleniyor. Dali hiç tereddüt etmeden kucağına atlıyor. Böylece barınağa terk edilen Dali’nin yeni hayatı da başlamış oluyor.
Satın alma, sahiplen
Kahraman, Dali'nin son derece sakin, çocuklarla ve diğer hayvanlarla uyumlu bir köpek olduğunu anlatıyor. Şimdi ise onun için bir daha terk edilmeyeceği kalıcı bir yuva arıyor. “Satın alma, sahiplen” çağrısını yinelerken, Dali'nin binlerce köpekten yalnızca biri olduğunu söylüyor. Ancak Kahraman'a göre içeride kalan binlerce hayvan aynı şansa sahip değil.
Yasanın ardından sokaklardan toplanan köpek sayısı arttıkça belediye barınaklarının dolduğunu anlatan Kahraman, birçok tesiste kapasitenin çok üzerine çıkıldığını söylüyor.
Bir köpeğin strese girmemesi için tek başına kalması gereken padoklarda artık beş ya da altı köpeğin bir arada tutulduğunu belirtiyor. Birbirini hiç tanımayan hayvanların dar alanlarda yaşamaya zorlandığını, bunun da hem stres hem de çatışmaları artırdığını ifade eden Kahraman, köpeklerin günün büyük bölümünü beton zemin üzerinde geçirdiğini, gönüllüler geldiklerinde ancak kısa sürelerle dışarı çıkarılabildiklerini anlatıyor. Yetersiz bakım, sınırlı hareket alanı ve yoğunluk, barınakları hayvanlar için giderek daha ağır yaşam alanlarına dönüştürüyor.
Barınaklar ölüm kampına döndü
Sorunun yalnızca fiziki kapasite olmadığını söyleyen Kahraman, bakım ve denetim eksikliklerinin de ciddi sonuçlar doğurduğunu dile getiriyor. Yeterli ilgi görmeyen, hastalandığında zamanında tedavi edilmeyen ya da temel ihtiyaçlarına düzenli erişemeyen çok sayıda hayvan bulunduğunu belirten Kahraman, bu nedenle barınakların hayvanlar için güvenli yaşam alanları olmaktan uzaklaştığının altını çiziyor.
“Barınaklar yaşam alanı değil, ölüm kampıdır” diyen Kahraman, çözümün kitlesel toplama politikası olmadığını vurguluyor. Yıllardır dile getirilen “kısırlaştır, aşılat, yerinde yaşat” modelinin uygulanması gerektiğini söyleyen Kahraman, “Sokaklar sadece insanlara ait değil. Bu şehirleri diğer canlılarla birlikte paylaşıyoruz. Umarım bu düzen değişir; insana, hayvana ve doğaya özgürlük” diyor.
Kayıp köpeklere ne oldu?
İki yıl boyunca en çok tartışılan başlıklardan biri de belediyelerin kaç köpek topladığı ve bu hayvanlara daha sonra ne olduğuydu. İktidar ve valilikler zaman zaman toplama çalışmalarına ilişkin açıklamalar yaptı. Belediyeler ise belirli dönemlerde sokaklardan toplanan hayvan sayılarını kamuoyuyla paylaştı. Ancak aynı şeffaflık, barınaklardaki yaşam ve ölüm kayıtlarına ilişkin verilere yansımadı.
Yaşam hakkı savunucusu Eray Özgüner, yasanın yürürlüğe girmesinden sonra İstanbul Valiliği başta olmak üzere birçok ilde sokak hayvanlarının yoğun biçimde toplandığını söylüyor. Özellikle İç Anadolu ve bölge kentlerinde artık sokakta neredeyse hiç köpek kalmadığını ifade eden Özgüner'e göre, büyükşehirlerde görülen az sayıdaki hayvan ise çoğunlukla hayvan hakları savunucularının korumaya çalıştığı köpeklerden oluşuyor.
Sağlıklı verilere ulaşılamıyor
Ancak Özgüner'e göre asıl sorun, toplandıktan sonra bu hayvanlara ne olduğunun bilinmemesi. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında yaptıkları başvurulara rağmen barınaklarda kaç hayvan bulunduğu, kaçının öldüğü, kaçının tedavi edildiği ya da kaçının kısırlaştırıldığına ilişkin sağlıklı verilere ulaşamadıklarını söyleyen Özgüner, kamu kurumlarının ve belediyelerin bu konuda yeterli bilgi paylaşmadığını belirtiyor. Özgüner, “Belediyelerin hayvan hakları kurulu toplantılarında dahi barınaklardaki güncel hayvan sayılarına ilişkin net bilgi verilmiyor. Toplanan köpek sayıları açıklanıyor ama aynı dönemde barınaklarda bulunan hayvan sayılarıyla bu rakamlar örtüşmüyor. Bu belirsizlik hem kamu denetimini hem de hukuki denetimi fiilen ortadan kaldırıyor” diyor.
Kayıtlar açıklanmalı
Özgüner, yasanın hazırlanma sürecini de eleştiriyor. Düzenlemenin bilim insanlarının, veteriner hekimlerin ve hayvan hakları örgütlerinin görüşleri dikkate alınmadan çıkarıldığını belirten Özgüner, bugün yaşanan sorunların önemli bölümünün bu nedenle ortaya çıktığını söylüyor. Özgüner, sorumluluğun yalnızca yerel yönetimlerde olmadığını da vurgulayarak, Meclis'te grubu bulunan tüm siyasi partilere ve milletvekillerine çağrıda bulunuyor: “Belediyelere ait bakımevleri yerinde incelenmeli, hayvan sayılarına ilişkin kayıtlar kamuoyuna açıklanmalı ve süreç Meclis gündemine taşınmalı. Biz defalarca Meclis'e gittik, taleplerimizi anlattık. Buna rağmen yaşam hakkı savunucuları karar alma süreçlerine dahil edilmedi. İki yıl boyunca sokaklardan toplanan binlerce köpeğin akıbeti neden hâlâ kamuoyuna açıklanmadı. Bu soruya şeffaf ve denetlenebilir bir yanıt verilmediği sürece, yasanın yarattığı tartışmalar da sona ermeyecek.”
Yasa çıkmadan algı yaratıldı
Yasa yürürlüğe girmeden önce başlayan tartışmalarda sokakta yaşayan köpekler çoğu zaman kamu güvenliği ekseninde ele alındı. Saldırı haberleri günlerce ekranlarda yer aldı. “Güvenli sokaklar” söylemi ise düzenlemenin en güçlü meşruiyet zemini olarak öne çıkarıldı. Yaşam hakkı savunucuları ise aynı dönemde toplumda korkunun büyütüldüğünü, bilimsel bilgilerin geri plana itildiğini ve hayvanların sistematik biçimde hedef gösterildiğini kaydediyor.
Bu süreci başından beri takip eden yaşam hakkı savunucularından Dilan Draga ise bugün verilen mücadelenin yalnızca sokaktaki hayvanlar için değil, onların yaşam hakkını savunan toplumsal hafızayı korumak için de sürdüğünü söylüyor. Bu süreçte toplumda yaygınlaştırılan yanlış bilgilerle de mücadele etmek zorunda kaldıklarını anlatan Draga, kuduz ve bulaşıcı hastalıklar üzerinden kurulan söylemlerin toplumdaki korkuyu büyüttüğünü söylüyor. Hayvanların sistematik biçimde “tehdit” olarak gösterildiğini belirten Draga, bilimsel veriler yerine korkunun öne çıkarıldığını belirtiyor.
Barınaklarda sorun diz boyu
Yalnızca kısırlaştırma uygulayacağını duyuran belediyelerin de izlendiklerini söyleyen Draga, sokaklardan alınan hayvanların gerçekten kısırlaştırılıp yeniden yaşam alanlarına bırakılıp bırakılmadığını araştırdıklarını ifade ediyor. Barınakların, kamuoyuna anlatıldığı gibi güvenli bakım merkezleri olmadığına dikkat çeken Draga, birçok tesiste hayvanların temel ihtiyaçlarının dahi yeterince karşılanamadığını belirtiyor: “Barınakların nasıl yerler olduğunu sahada görüyoruz. Ziyaret ettiğimiz birçok tesiste yetersiz beslenme, kötü yaşam koşulları ve ihmalle karşılaşıyoruz. Bu tabloyu görünür kılmaya çalıştığımızda ise zaman zaman engellemelerle karşılaşıyoruz. Birçok belediye barınağına girişlerimiz sınırlandırıldı, gönüllülerin görüntü alması engellendi ve belgelemeye çalışan aktivistler baskıyla karşı karşıya kaldı. Biz geri adım atmayacağız. Yaşananları belgelemeye devam edeceğiz. Çünkü görünür olması, bu politikanın sonuçlarının da görünür olması anlamına geliyor.”
Hayvanları katleden bir mekanizma
İki yılın ardından yaşam hakkı savunucularının eleştirileri yalnızca yasanın kendisine değil, uygulanma biçimine de yöneliyor. Öğretmen ve Yaşam İçin Yasa İnisiyatifi gönüllüsü Arzu Bahab, sokaklardan hayvanların toplanmasının yalnızca merkezi yönetimin politikası olarak değerlendirilemeyeceğini, uygulamaya katılan bütün kurumların bu sürecin parçası olduğunu söylüyor. Bahab, en büyük sorunlardan birinin belediye barınaklarının kamu denetimine giderek daha fazla kapanması olduğuna dikkat çekiyor.
Gönüllülerin birçok barınağın kritik bölümlerine alınmadığını, hayvanların hangi koşullarda tutulduğunu ve tedavi süreçlerinin nasıl yürütüldüğünü takip etmenin giderek zorlaştığını anlatan Bahab, kamuoyunun, içeride yaşananlara ilişkin bilgilerinin büyük ölçüde eksik olduğunu söylüyor. Barınakların kamuoyuna anlatıldığı gibi güvenli yaşam alanları olmadığına dikkat çeken Bahab, “Toplama politikası, hayvanları katleden bir mekanizmaya dönüştü” diyor.
“Toplamayacağız” söylemi değişti
Muhalefet partilerinin ve onların yönettiği belediyelerin de bu konuda yeterince tutarlı davranmadığını vurgulayan Bahab, seçim dönemlerinde verilen sözlerle sahadaki uygulamalar arasında ciddi bir fark bulunduğunu düşünüyor. “Toplamayacağız” söyleminin zamanla “Öldürmeyeceğiz ama toplayacağız” söylemine dönüştüğünü belirten Bahab, bu yaklaşımı kabul etmediklerini vurguluyor. Hayvanların korunmasının yalnızca yaşam hakkı savunucularının değil, toplumun ortak sorumluluğu olduğunu vurgulayan Bahab, özellikle mahallelerde yaşayan insanların sokak hayvanlarına sahip çıkmasının önemine dikkat çekiyor. Bahab, barınakların gerçek koşulları daha fazla görünür oldukça, kamuoyundaki “barınak güvenli bir çözümdür” algısının da değişeceğini vurguluyor.