• Sinem Özer (Otonom Yayıncılık): “Alternatif yayıncılık deneyimlerini, mevcut durumu sorunsallaştıran yaratıcı çözümlemeler olarak da görebiliriz o halde. Yayıncılığın öteki tarihi bunun türlü örnekleriyle dolu.”
  • Bedri Adanır (Luvi Yayınları): “Paraya endeksli bir yayıncılık, Kürtçeyi ve Kürtçe edebiyatı nitel olarak sıçratabilir mi? Asimilasyona karşı bir direniş ve inşa alanına dönebilir mi? Ne yazık ki bu sorulara çok iyimser cevaplar verecek durumda değiliz.”
  • Kaya Tanış (Tetes Kitap): “Ülkedeki ekonomik koşulların ötesinde başta yapay zeka olmak üzere küresel bazdaki etkenler ve ‘maddenin dönüşümü’nün var ettiği belirsizlik. Bu belirsizlik bütün aktörleri birleştirir gibi görülse de eşitlemiyor.”

MIHEME PORGEBOL

 Türkiye’de yayıncılık uzun zamandır ekonomik zorluklardan çalışma koşullarına, etik tartışmalardan sektörleşme baskısına kadar pek çok başlık altında tartışılıyor. Ancak bu tartışmaların önemli bir kısmı, sorunların ortak nedenlerini ve olası çıkış yollarını birlikte ele almaktan uzak kalıyor. Oysa küçük ölçekli bağımsız yayınevlerinden daha kurumsal yapılara, kültürel üretim kaygısıyla hareket edenlerden piyasa dinamikleriyle şekillenenlere kadar yayıncılığın farklı aktörleri aynı alanda farklı deneyimler yaşıyor.

Bu haber için yola çıkarken amacım, farklı yayın politikalarına, sermaye yapılarına ve okur profillerine sahip yayınevlerinin karşılaştığı sorunların kesiştiği noktaları ortaya koymak ve bu sorunlara dair çözüm ihtimallerini tartışmaya açmaktı. Ancak görüşme süreci aynı zamanda yayıncılık alanında konuşulması zor başlıkların ve ortaklaşmanın önündeki engellerin de görünür olmasını sağladı. İletişim kurduğum yayınevlerinin önemli bir kısmı çeşitli gerekçelerle girişimlerimi yanıtsız bıraktı.

Haber için görüşmelerimi sürdürdüğüm sırada Semih Gümüş’ün 19 Temmuz tarihinde Afiş Dergi’de yayımlanan Yayıncılığın Çıkış Yolları Tıkandı mı? başlıklı yazısı yayımlandı. Gümüş, yazısının ilk paragrafında şöyle diyor: “Yayıncılar kendi sorunlarını açıkça konuşmaktan pek hoşlanmaz ve tartışmazlar ama arada zülfüyâre dokunacak sözler etmeden, oturduğumuz yerde kalmak da bana ayıp gibi geliyor.”

Yayınevlerine üç soru

İşte bu nedenle, tartışmaktan kaçınılan başlıklara rağmen görüşmeleri sürdürmeye ve birileri konuşmaktan çekiniyor diye konuşabilenlerin sözüne haksızlık etmemek adına bu haber için çalışmaya devam ettim.

Yayınevlerine üç soru sordum:

1- Türkiye'de yayıncılığın mevcut durumunu nasıl tarif edersiniz? Ayakta durmaya çalışan bir sektör mü, direnen bir kültür kolu mu, gittikçe endüstrileşen bir sermaye alanı mı?

2- Birçok yazar ve okur Türkiye'deki yayın/yayıncılık çevresine dair eleştiriler ve hatta ifşalarda bulundu. Yakın zamanda çeşitli skandallar da ortaya çıktı. Bütün bunların ışığında, yayıncılığın Türkiye'de yanlış yaptığı şeyler neler? 

3- Okur, yazar, yayıncı ve yayın emekçilerini topyekun memnun edecek veya hiç olmazsa uzlaştırabilecek bir yayıncılık mümkün mü?

Esasında bu üç sorunun geçmiş, bugün ve geleceğe dair yayınevlerinin bakış açılarını ortaya koyacağını umuyordum. Böylece, kimsenin gidişatından memnun olmadığı bir alan olarak yayıncılığa bu bataktan çıkış olanaklarını hatırlatabileceğini bekliyordum. Ortaya iddialı bir soruşturma çıkacağı inancından değil karınca kararıncaysa bile bir katkı olsun diye…

Geri dönüşlerden biri oldukça dikkat çekiciydi. Dilerse kim olduğunu kendisi açıklar ama nazik ifadelerle yukarıdaki soruları anlamadığını dolayısıyla yanıt veremeyeceğini söyleyen yayıncı “kapitalist düzenle ilgili çok genel sorunları yayıncılık sektörüne özelmiş gibi göstermenin faydası ne bilemedim; çözümler de yine çok genel olacak haliyle” diyordu mailime yanıtında. Ona göre tek suçlu, inkar edemeyeceğimiz kapitalizmdi ve “her sektörde ne yapılması gerekiyorsa yayıncılıkta da yapılması gereken o” idi. Oysa bu yaklaşım, yayıncılığa özgü yapısal sorunların belirsizliğe terk edilmesi ve mevcut sorunların olduğu gibi devam etmesine zemin hazırlamak şeklinde değerlendirilmeye müsait.

Yayıncılığın öteki tarihi

Üç soru üzerinden tartışma kurabildiğimiz yayıncılardan biri Otonom Yayıncılık emekçisi Sinem Özer. Özer’e göre, her emek alanı gibi yayıncılık alanının da gerçek çözümleyicisi ancak bu alanda yürütülen mücadeleler olabilir. Çünkü mücadele denen şey, her şeyden önce, bir sorunsallaştırma hareketidir. Özer, mücadelelerin, mümkün çözümleri çoktan belli olan sorular ortaya koymakla yetinmediğini, sorulabilecek soruları tümüyle değiştirdiğini vurgulayarak, “Alternatif yayıncılık deneyimlerini, mevcut durumu sorunsallaştıran yaratıcı çözümlemeler olarak da görebiliriz o halde” diyor ve “yayıncılığın öteki tarihi”ne dikkat çekiyor.

Direnişlerde dönüştürücü gizli güç

Özer, sözlerinin devamında şöyle diyor: “Bu yaratıcı çabalar, kısmi, yerel, geçici olduklarında bile, bize üretim sürecinin toplumsal yeniden üretim sürecinden ayrı olmadığını hatırlatıyorlar aslında. Çünkü emek gaspını doğrudan varoluş ve düşünme biçimlerimizin gaspı olarak yorumluyorlar. Şirketleşme ve ticarileşmenin gerekliliklerine ve dayattığı hiyerarşilere, emeklerini gerçekleştirmenin koşullarını kendi elleriyle yaratarak karşı çıkıyorlar. Sermayenin iş bölümünün karşısına emeğin elbirliğini çıkarıyorlar. Yayıncılığın öteki tarihi bunun türlü örnekleriyle dolu. Kültürel seçkinciliği alaşağı ederken, sermayeleşmiş üretim ve dağıtım biçimlerini de parçalayan eskinin fanzinlerini, bugünün çevrimiçi dergilerini ve bloglarını düşünelim mesela. Öte yandan kitaplar, dergiler, yazılar, çeviriler hâlâ direnir gibi yayımlanıyorsa sadece çaresizlikten değil. Bu direnişlerde sandığımızdan çok daha dönüştürücü bir güç gizli. Bu güçten başlarsak, yayıncılığı bilginin üretimi ve dolaşımını mülkiyetsizleştirme ve kolektifleştirmenin bir deneyi olarak görmekten de başlayabiliriz.”

Derin bir açmaz var

Yayıncılığın skandala varan sorunlarından bahsedilirken, çözümün sadece yayıncılık alanında değil, diğer tüm emek alanlarındaki örgütlenme ve mücadele düzeyine bağlı olduğuna işaret eden Özer şu ifadeleri kullanıyor: “Ama bazen bu farklı düzeyler arasındaki bağlar sanki baştan verili, yalnızca keşfedilmeyi bekleyen şeylermiş gibi kabul ediliyor. Oysa kurulmadığı, örgütlenmediği, icat edilmediği sürece böyle bağlar da aslında yok, hiçbir zaman olmadı. Diğer yandan, gelecek beklenirken, genellikle her çelişkiye özgü ayrı bir talep siyaseti oluşturuluyor. Burada derin bir açmaz var. Öyle ki bir örgütlenme dinamiği gibi işlemesi gereken mücadelelerimiz sektörleşmenin ve ona bağlı çelişkilerin daha da pekişmesiyle sonuçlanıyor. Mücadele etsek de her şeyi nasılsa öyle bırakıyoruz. Beklenen o gelecek de hiçbir zaman gelmiyor.”

 Ezberleri bozan sorular

Özer, sorunların çözümlerine dair de şu ifadeleri kullanıyor: “Okur, yazar, çevirmen, yayıncı, editör ve yayın emekçisi şeklinde sektörleştirilmemizle yayıncılığın sektörleşmesinin birbirini nasıl beslediği biliniyor. Bu bağımlılığı biz nasıl kırabiliriz? Belki birçok ezberimizi tersinden düşünmek gerek, tersi yönde ilerlememiz gerek. Okuma kültürünün azgelişmişliği, yayıncılığın sektörleşmesinin, hakkaniyetli kaynak ve kazanç dağılımının önündeki en büyük engel olarak tanımlanıyor.

* Peki ya yayıncılığın mevcut durumunun tam da kendisi okuma kültürünü baltalıyorsa?

* Vergi yükünden, kamusal kaynakların eksikliğinden şikayet ediliyor. Peki ya bunu yaparken biz de, tıpkı sermaye ve devlet gibi, komünalliğin özgücünü alttan alta küçümsüyorsak, onu güvenilmez buluyorsak?

* Yayın emekçiliğinin özellikle bizim gibi ülkelerde bir nevi idealizm sömürüsünden farksız olduğu da çok söyleniyor. Ya yayıncılığı idealleştirerek, bilgi üretimini kutsallaştırarak onun komünal doğasını biz de kırıyorsak?

* Sömürüye ve güvencesizleştirmeye karşı iş tanımlarını, unvanları ve hak edişlerimizi güvence altına almaya çalışırken, karşı çıktığımız hiyerarşileri ve eşitsizlikleri yeniden üretiyorsak?

* Kendimizi sırf ‘ücretli emekçi’ olarak hayal ettiğimiz için, emeğimizin komünalliğini sömürü ve tahakküm karşısında savunmasız bırakıyorsak?

Bu sorular tuhaf kaçıyorsa, nedeni belki mevcut koşullarla bağdaşmamaları, gerçek dışı olmaları değildir sadece. Belki asıl neden, soruldukları anda mümkün yanıtların alanını da değiştirmeyi gerektirmeleri, yeni bir gerçekçilik talep etmeleridir.”

Kürt yayıncılığı rolünden uzak

Kürtçe ve Türkçe baskı yapan Luvi Yayınları’ndan Bedri Adanır ise evvela yayıncılığın bir “sektör” olarak nitelenmesine karşı çıkıyor. “Deyim yerindeyse parasız dönmüyor” dediği yayıncılığın esasında “para kazanmaya endeksli” olarak da dönmediğini hatırlatıyor. Konunun Kürtçe yayıncılığa özgü boyutlarına da değinen Adanır şöyle devam ediyor: “Paraya endeksli bir yayıncılık, Kürtçeyi ve Kürtçe edebiyatı nitel olarak sıçratabilir mi? Asimilasyona karşı bir direniş ve inşa alanına dönebilir mi? Ne yazık ki bu sorulara çok iyimser cevaplar verecek durumda değiliz. Ancak tüm imkansızlıklara ve eksen kaymalarına rağmen direnen bir yayıncılık damarı da var. Bu damarın güçlenmesi, kültürel inşa mücadelesinde yerini alması elzem. Dünün doğru anlatılması, bugünün doğru anlaşılması, geleceğin doğru kurgulanışı nasıl olacak? Bu yönüyle diyebiliriz ki hâlâ devam eden baskı ortamında Kürt yayıncılığı henüz rolünü tam olarak yerine getirememiştir. Ne yazık ki henüz böyle bir rolü oynamaktan da uzaktır, özellikle de anlayış olarak.

İmkan yaratmak gerekiyor

Kapitalist moderniteye karşı direnişin nerdeyse yegane yolu olan komün örgütlenmesinin neresindedir Kürt yayıncılığı? Üstelik Kürt yayıncılarının bir ‘birliği’ de var: YEW-KURD. Henüz yenidir ama bu haliyle işlevsel değil. Tek işi fuar organizasyonu yapmakmış gibi bir görüntüsü var ne yazık ki. Oysa ortak paydalar üzerinden, örneğin çocuk edebiyatı için, birlikte işler yapılabilir. Zira bugün kültürel mücadele her zamankinden çok daha acil hale gelmiştir. Buna karşın kültürel soykırım politikaları inceden inceye sürdürülmeye devam ediyor. Bu yüzden Kürt yayıncıları, daha fazla kitabı, daha fazla çocuk hikayesini halka, çocuklara iletmekle mükelleftir; bu en başta ahlaki-politik bir görevdir.  Ama hemen belirtmek gerekir ki, bu öyle ‘biz bastık, yayımladık; belediyeler, iş insanları kitaplarımızı alsın’ diyerek olmuyor. Bu işe gönül vermek gerekiyor. İmkan yoksa imkan yaratmak gerekiyor.”

Belirsizlik birleştiriyor ama eşitlemiyor

2025 yılının başında Karl Marx’ın ilk ve tek romanı Scorpion ve Felix’i yayımlayarak yayın hayatına başlayan ve edebiyat ile sosyal bilimler başlıklı iki ana dizi etrafında odaklanan bir yayın programına sahip Tetes Kitap’tan Kaya Tanış ise yayıncılığın genel durumunu –en azından bölgesel anlamda– içindeki aktörlerin varlığıyla kavrayabileceğimizi söylüyor. Ona göre ayakta durmaya çalışan yeni ve küçük ölçekli yayıncılar için yayıncılık sallantıda bir alan. Ekonomik zorluklara rağmen satış kaygısına baskın gelen nitelikli yayını ön plana çıkaranlar için ise büyük bir kültür hizmeti. Holding, banka yahut iktidar odaklarının halktan gasp ettiği sermaye ile hareket eden kesimler içinse büyük bir endüstri. Tanış’a göre sektörün bütün bunların ötesinde, yine bütün bu aktörler için kısmen birleştirici olan durumuysa belirsizlikle tarif edilebilir. Tanış, “Ülkedeki ekonomik koşulların ötesinde başta yapay zeka olmak üzere küresel bazdaki etkenler ve ‘maddenin dönüşümü’nün var ettiği belirsizlik. Bu belirsizlik bütün aktörleri birleştirir gibi görülse de eşitlemiyor. Zira başta küçük ölçekteki yayıncılar ve sektörün asıl aktörleri yayın emekçileri açısından daha zorlayıcı bir konuma işaret ediyor. Sermaye belirsizliğe dair önlem mekanizmalarını harekete geçirirken diğerleri mevcut durumlarını stabil kılmanın yollarını arıyor. Tarif bu nedenle güç, ama görünmez değil.”

Yanlışlar değil mekanizmalar tartışılmalı

Yayıncılık alanında ortaya çıkan skandallara ilişkin de “Yayıncılığın değil kurumların yanlış yaptığı şeylerden konuşabiliriz” diyen Tanış’a göre “Henüz kurumsal anlamda etik mekanizmalar kurulamadığı yahut yaptırım uygulayacak iradeye sahip olamadığından sektör yanlış yaptı demek güç.” Tanış, kurumlar ya da bireyler üzerinden konuşulacaksa önce çıkar mekanizmalarına bakmak gerektiğini söyleyip sözlerini şöyle sürdürüyor: “Sektörde farkında olmadan yapılan bir yanlış olduğunu pek sanmıyorum. Sadece yapılan yanlışın şiddeti, çıkarın boyutuna göre biçimleniyor. Yazar ve okur eleştirilerini bir devamlılığa sahipse kıymetli buluyorum. Eleştiri mekanizmasının hiyerarşik değil adil bileşenlerle örgütlü bir halde, yaptırıma dönük işleyecek ve denetlenecek şekilde olması bir anlam ifade edip kazanım sağlar. Aksi halde döngünün -ve aynı zamanda bir başka eleştiri konusunun- bir parçası olmaya mahkumdur.”

Tanış, yayıncılık alanında toplu bir memnuniyetin imkansız olduğunu ancak uzlaşının mümkün olabileceğini belirterek “Bu da ilişkilerin ancak örgütlü bazda kurulması ve böylece mutabık olunan sonuçlara uyulmasıyla sağlanabilir” diyor.