17-31 Mayıs Uluslararası Gözaltında Kaybedilmelere Karşı Mücadele Haftası’nda Cumartesi Anneleri/İnsanları ile konuştuk
- 17-31 Mayıs Uluslararası Gözaltında Kaybedilmelere Karşı Mücadele Haftası’nda görüştüğümüz Cumartesi Anneleri/İnsanları, 31 yıldır Galatasaray Meydanı’nda hep aynı sözü tekrarlıyor: “Son kayıp bulunana kadar haykırmaya devam edeceğiz.”
- Mikail Kırbayır, "Bir gün Cemil’in kemiklerini bulursak onu anamın yanına gömeceğiz” diyor. Hanım Tosun ise, "Devlet artık o arşivleri açsın. O mezarların yerini açıklasın. Biz sadece kayıplarımız için bir mezar taşı istiyoruz” diye vurguluyor.
- Hasan Karakoç da, "Onların değerlerine sahip çıkmayı insanlık görevi olarak görüyoruz. Bu yüzden mücadeleden vazgeçmeyeceğiz" diyor. Ali Ocak ise, "Ortada hâlâ hakikatle yüzleşmek istemeyen bir devlet iradesi var” diye belirtiyor.
ERDOĞAN ALAYUMAT
Her kayıp yakınının evinde zaman adeta durmuş gibi. Hayat devam ediyor ama onlar hep aynı günde ve saatte kalmış. Yüzlerce aile için gözaltında kaybedilme yalnızca bir insanın yok edilmesi değil, yaşamlarının akışının yarıda bırakılması anlamına geliyor. Her zil sesi, her telefon, her yabancı yüz aynı soruyu taşıyor: “Acaba bir haber mi geldi?”
Bir insan nasıl kaybolur? Bir gün evinden çıkıp dönmeyerek mi, yoksa gözaltına alındıktan sonra devletin kayıtlarında silinerek mi? Türkiye’de binlerce aile için bu sorunun cevabı yıllardır aynı acıda karşılık buluyor. Yakınları, polis merkezlerinden, karakollardan, askeri birliklerden bir daha çıkmadı; dosyaları “zamanaşımı” adı verilen koruma zırhıyla kapatıldı. Sorumlular korunup kollandı, geriye susmayan anneler, kardeşler ve çocuklar kaldı.
17-31 Mayıs Uluslararası Gözaltında Kaybedilmelere Karşı Mücadele Haftası’nda görüştüğümüz Cumartesi Anneleri/İnsanları 31 yıldır Galatasaray Meydanı’nda hep aynı sözü tekrarlıyor: “Son kayıp bulunana kadar haykırmaya devam edeceğiz.”
Cemil’in boş mezarı
Kayıp annelerinden biri de Berfo Kırbayır’dı. Berfo Ana 12 Eylül darbesinden hemen sonra gözaltına alınıp kaybedilen oğlu Cemil Kırbayır’ı tam 33 yıl aradı. Ancak Berfo Ana’nın ömrü oğlunu bulmaya yetmedi. 21 Şubat 2013’te hayata gözlerini yumdu. Vasiyeti ise oğlunun bulunmasıydı. Berfo Ana’nın arayışını şimdi en büyük oğlu Mikail Kırbayır sürdürüyor.
Annesi ile birlikte başladığı arayışı tam 46 yıldır devam ettiriyor. “Anamın bir diğer vasiyeti de ‘Cemilimi bulmadan beni mezara gömmeyin’ olmuştu ama biz bu vasiyeti yerine getiremedik. Onun yerine anamın mezarının yanında boş bir mezar açtık ve bir gün Cemil’in kemiklerini bulursak onu anamın yanına gömeceğiz” diyor.
Devlet yok etti
“Bir insan nasıl kaybolur? diye soruyor Mikail Kırbayır: “Akli dengesini kaybeder, gider ve bir daha bulunamaz. Ama bizim yıllardır Galatasaray Meydanı’nda anlattığımız bu değil. Bizim yakınlarımız devletin gözetimi altındaydı. Devletin kayıtlarındaydı. Gözaltına alındılar ve işkenceyle yaşamlarına son verildiler.”
Kayıp yakınlarının hikayesi, kaybedilenin kaybedildiği yerde başlıyor. Ama karşılarında devletin kalın inkar duvarını buluyorlar. Kırbayır, yaşananların ardından devletin inkâr politikasına şu sözlerle dikkat çekiyor: “İnsanları yok ettiler. Sonra da bunu inkâr ettiler. Yakınlarımızın akıbetinin ne olduğunu açıklamadılar. Mezarlarını bile vermediler. Bir insanı öldürmekle kalmadılar, onu tamamen ortadan yok ettiler.”
Kayıp yakınlarının yıllardır en önemli taleplerinden biri 'hakikatlerle yüzleşmek'. Peki nedir bu hakikat? Kırbayır’a göre hakikat, devletin işlediği suçları kabul etmek ve kayıp dosyalarını tozlu raflardan indirmek. Ancak bunun bu ülkede hâlâ çok uzak bir ihtimal olduğunu söylüyor. Bunun nedenini Kırbayır, şöyle açıklıyor: “Devletin gözetimindeki insanları yok edenler korundu, kollandı. Cezasız kaldıkları için bugün hâlâ aramızda dolaşıyorlar. Eğer bir ülkede bunu yapan insanlar hiçbir şey olmamış gibi yaşayabiliyorsa, orada ciddi bir yanlışlık vardır.”
Yarın ne olur bilmiyoruz
Cemil Kırbayır, cezasızlığın yalnız geçmişin değil, bugünün de sorunu olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Hesap sorulmayan her suç yeni ihlallerin önünü açıyor. İyiye gitmeyen bir durum var. Yarın ne olur bilmiyoruz. Açıkçası düşünmek bile istemiyorum. Çünkü bu karanlık anlayışı hâlâ barındıran bir devlet yapısı var. Bu insanları koruyanlar, hoş görenler de en az onlar kadar suçludur.”
Tam da bu nedenle Galatasaray Meydanı’nın önemli olduğunu vurguluyor Mikail Kırbayır. Ona göre meydan yalnızca bir anma alanı değil, aynı zamanda yeni kayıpların yaşanmaması için verilen bir mücadele alanı: “Biz kayıp yakınları bu yüzden çok hassasız. Bazen düşünüyorum; iyi ki varız, iyi ki Galatasaray’dayız. Çünkü orası bu karanlık anlayışın karşısında durduğumuz yer.”
Affetmeyeceğiz
1990’lı yılları hatırlatan Kırbayır, o dönemde insanların herkesin gözü önünde kaçırıldığını söylüyor: “90’lı yıllarda insanlar, Beyaz Toros’larla herkesin gözü önünde kaçırılıyordu. Bugün artık bunu yapamıyorlar. En azından mücadelemizin böyle bir sonucu oldu.”
Kırbayır, sorunun yalnızca belirli bir döneme ait olmadığını, değişen hükümetlere rağmen aynı zihniyetin korunduğunu söyleyerek sözlerini şu ifadelerle noktalıyor: “12 Eylül zihniyeti yıllardır hayatın her alanında devam etti. Hangi siyasi parti iktidara geldiyse bu anlayış değişmedi. 46 yıldır hükümetler geldi geçti. ‘Darbelerle hesaplaşacağız’ diyenler iktidara geldi. Ama onlar da darbecilerin işlediği suçların üzerini örttü. Ben affetmiyorum. Affetmeyeceğim. Affetmeyeceğiz.”
Galatasaray Meydanı...
Hanım Tosun, hayat arkadaşı Fehmi Tosun’un akıbetini tam 31 yıldır soruyor. Onun için bu arayış çok mu uzun bilinmez ama onun aradığı sadece eşinin akıbetini değil aynı zamanda adalet, hakikat ve yas tutulacak bir yer. Hanım anne tam 31 yıldır elinde eşi Fehmi Tosun’un fotoğrafı her hafta Galatasaray Meydanı’nda oturuyor. Eşinin hangi gün gözaltına alındığını saatine kadar hatırlıyor; hatta o gün ne giydiğini bile… Kaybı onun hayatında geçmişte kalmış bir olay değil. Her sabah yeniden başlayan bir bekleyiş. Devletin inkâr politikasının başladığı yerde onun hafızası haykırmaya devam ediyor.
O gün meydana çıkmasaydık!
O günleri anlatırken gözleri uzaklara dalıyor. Daha sonra şöyle devam ediyor: “1990’lı yıllarda insanlar çok yoğun şekilde kaybediliyordu. Özellikle Kürdistan’da çok fazlaydı ama metropollerde de yaşanıyordu. Çevremizde insanların kaybedildiğini biliyorduk. Sonra benim eşim Fehmi Tosun da İstanbul’un ortasında gözaltına alındı ve kaybedildi.”
Hanım anne eşinin kaybedilmesinden sonra başlayan mücadeleyi anlatırken, Galatasaray Meydanı’nın neden bu kadar önemli olduğunu da şu sözlerle açıklıyor: “1995’te Galatasaray Meydanı’nda sesimizi duyurmaya başladık. O süreçten sonra kayıpların ciddi biçimde azaldığını gördük. Çünkü artık dünya bu yaşananları biliyordu. Yetkililer de eskisi kadar rahat davranamıyordu. Eğer biz o dönem meydanlara çıkmasaydık, bugün çok daha fazla insan kaybedilmiş olacaktı.”
Kürdistan’daki savaşın parçası
Hanım Tosun’a göre devletin kaybetme politikası 1990’lı yıllardan sonra Kürt sorunuyla paralel gelişiyor. Bu yıllarda gözaltına alınıp kaybedilenler ve faili meçhul cinayetlerle katledilenlerin tamamının Kürt sorunu ile bağlantılı olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Kayıplar da Kürdistan’da yürütülen savaşın bir parçasıydı. İnsanlar kendi dili, kültürü ya da siyasi düşüncesi nedeniyle gözaltına alındı ve kaybedildi.”
Devlet içindeki karanlık hâlâ canlı
Türkiye’de kayıp yakınlarının yıllardır sürdürdüğü hakikat ve adalet mücadelesi, yalnızca inkâr politikalarıyla değil, aynı zamanda açık hedef göstermelerle de karşı karşıya kaldı. Gözaltında kaybetmelerle özdeşleşen Beyaz Toros’ların futbol tribünlerinde pankart yapılmasından, savcı masalarına konulan Beyaz Toros maketlerine, faili meçhullerle anılan Mahmut Yıldırım’ın (Yeşil) posterlerinden, son olarak CHP’li Ankara Keçiören Belediyesi’nin bir etkinliğinde JİTEM’ci Cem Ersever’e yapılan göndermeye kadar uzanan bu tablo, 90’ların karanlık dilinin bugün hâlâ dolaşımda olduğunu gösteriyor. Hanım Tosun, bu tablonun yalnızca bir “sembol” meselesi değil; cezasızlığın ve devlet içindeki karanlık hafızanın hâlâ canlı tutulduğunun açık bir göstergesi olduğunu vurguluyor: “Cem Ersever gibi insanların taklitleri yapılıyor, Beyaz Toros’lardan söz ediliyor. Eğer gerçekten hukuk varsa, bu karanlık zihniyeti övenlere müdahale edilmesi gerekir. Başka bir siyasi paylaşım olsa yüzlerce insan gözaltına alınırdı. Ama insanlarımızı Toroslarla kaçıran kişiler bugün ‘kahraman’ gibi gösteriliyor. Biz sadece kayıplarımızı istiyoruz. Failler yargılansın diyoruz. Bize bir mezar taşı göstersinler diyoruz. Ama buna rağmen annelere davalar açılıyor, bize müdahale ediliyor. Eskiden meydanda yere temas edebiliyorduk. Şimdi etrafımız çevriliyor, güneşin altında saatlerce ayakta tutuluyoruz. Meydan bize kapatılmış durumda.”
Arşiv açılsın
Hanım Tosun bu gün devam eden barış sürecine de değiniyor ve ekliyor: “Barıştan söz ediyorlar ama ben ortada gerçek bir yüzleşme görmüyorum. Eğer gerçekten samimilerse önce kayıplarla yüzleşsinler. Bugün binlerce kayıp dosyası tozlu raflarda duruyor. Eğer gerçekten ‘ucu nereye giderse gitsin araştıracağız’ diyorlarsa, gelsinler Galatasaray Meydanı’ndaki bir kayıp dosyasını açsınlar. Devlet artık o arşivleri açsın. O mezarların yerini açıklasın. Biz sadece kayıplarımız için bir mezar taşı istiyoruz.”
Bir arpa boyu yol alınamadı
Kaybedilenlerin ardından geriye yalnızca anneler kalmadı. Kardeşler, çocuklar, yeğenler, onların hikâyesiyle büyüyen yeni kuşaklar da kaldı. Bu hafızayı taşıyan kardeşlerden biri de Hasan Karakoç. Ağabeyi Rıdvan Karakoç 31 yıl önce sokak ortasında kaçırılır. Onu görenler “Polis gözaltına aldı” der. Karakoç ailesi uzun süre Rıdvan’ı arar. Aynı tarihlerde polis tarafından kaçırılan Hasan Ocak’ın ailesi de kaçırılan çocuklarının peşinde. Bu arayış iki aileyi bir araya getirir. Önce Rıdvan’ın işkence edilmiş bedeni bir hastanenin morgunda, Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeniyse kimsesizler mezarlığında bulunur.
“31 yıldır mücadele ediyoruz ama dava dosyalarımızda bir arpa boyu yol alınmadı” diyor Hasan Karakoç. Bugüne kadar ne gerçek bir ilerleme ne de kayıp ailelerinin taleplerine yönelik ciddi bir yaklaşım gördüklerini anlatıyor. “Olumlu ya da olumsuz bir tepki bile verilmedi. Sadece bizler kaldık; inatla, ısrarla ve büyük bir azimle mücadelemizi sürdürdük” sözleriyle yıllardır süren adalet mücadelesini özetliyor.
Vazgeçmeyeceğiz
31 yıldır süren mücadeleyi son nefeslerine kadar sürdüreceklerini anlatırken, kaybedilen insanların yalnızca birer dosya olmadığını hatırlatıyor. “Kaybettiğimiz insanlar bizim için çok kıymetliydi. Onların anılarına sessiz kalmak, onlara yapılacak en büyük ihanet olur” diyen Karakoç, bu mücadelenin yalnızca kişisel bir adalet arayışı değil; aynı zamanda vicdani bir sorumluluk olduğunun altını çiziyor. Karakoç’un son sözü ise şunlar oluyor: “Onların değerlerine sahip çıkmayı insanlık görevi olarak görüyoruz. Bu yüzden mücadele etmekten hiçbir zaman vazgeçmedik, bundan sonra da vazgeçmeyeceğiz.”
Cezasızlık
Devlet güçleri tarafından kaçırılıp işkenceyle katledilenlerden biri de Hasan Ocak. Hasan Newroz günü, 21 Mart 1995 yılında sokak ortasında sivil polisler tarafından kaçırılır. Oğlundan haber alamayan Emine Ocak ve Hasan’ın kardeşleri onu aramaya başlar. Bu arayış tam 58 gün sürer. 15 Mayıs 1995 yılında işkence edilmiş bedeni, Beykoz Ormanı’nda bulunur ve kimsesizler mezarlığına gömülür. Ocak ailesi o tarihten bu yana 31 yıldır adalet arıyor. Ali Ocak, 17-31 Mayıs Kayıplar Haftası’nın yalnızca kaybedilen insanları anmakla sınırlı olmadığını söylüyor. Ocak, yıllardır süren mücadelenin iki yönlü ilerlediğini belirtiyor. Bir tarafta tüm baskılara rağmen hakikat ve adalet arayan kayıp yakınları, diğer tarafta ise kendi karanlık yapısını korumakta ısrar eden bir devlet anlayışı.
“Yıllardır çok ısrarlı ve istikrarlı bir mücadele yürütülüyor” diyen Ali Ocak, buna rağmen bu mücadelenin hâlâ geniş toplumsal kesimlerle yeterince buluşamadığını söylüyor.
Gerçekler ortada
“Bu ülkede ihlalleri yapanlar, koruyanlar ve sürdürenler sürekli korunuyor” diyen Ocak’a göre, zaman zaman demokrasi ve yüzleşme söylemleri öne çıksa da devletin içindeki karanlık yapılar hiçbir zaman tamamen tasfiye edilmiyor. Ali Ocak, bugün artık birçok suçun gizli olmadığını özellikle vurguluyor. Kayıplarla ilgili pek çok dosyanın tanıklarıyla, belgeleriyle ve resmi kayıtlarıyla ortaya çıktığını ancak yine de gerçek bir yargı sürecinin işletilmediğini söylüyor.
Bu noktada, AKP’nin ilk iktidar yıllarında açılan Cemil Kırbayır dosyasını örnek gösteriyor. O dönem kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun Cemil Kırbayır’ın gözaltında işkence gördüğünü ve öldürüldüğünü ortaya koyduğunu hatırlatıyor. “Komisyon araştırdı, rapor hazırladı, tanıkları dinledi. Sonuçta Cemil Kırbayır’ın gözaltında öldürüldüğü resmen ortaya çıktı” diyen Ocak, buna rağmen dosyanın kapatıldığını söylüyor. “Bütün gerçekler açığa çıkmasına rağmen dosya zamanaşımına bırakıldı.” Ali Ocak bugün yaşanan tabloyu ise tek cümleyle özetliyor: “Ortada hâlâ hakikatle yüzleşmek istemeyen bir devlet iradesi var.”