• Hukukçu Orhan Gazi Ertekin, anayasanın kamusal alanda, devlet ve iktidar alanında bir karşılığı olmadığını vurgulayarak, bir anayasa sorunu değil, iktidar alanını ve sınırlarını belirleyecek bir anayasacılık sorunu olduğunu söyledi.
  • Ertekin, "Anayasacılık da bir anayasa metninin öncelikle varlığının kabulü, arkasından gerçekten devleti sınırlandıracak bir güç dağılımıyla mümkün. Bu güç dağılımı da Kürtleri ve Alevileri birer kurucu özne haline getirmekle olur" dedi.

 

Şu an neredeyse bütün eylemleri anayasa dışı olan iktidarın, anayasa karşıtı eylemlerin odağı durumunda bulunduğunu belirten Ertekin, şunun altını çizdi: "Türkiye'nin şu aşamada doğrudan bir anayasa sorunu yok ama anayasacılıkla birleştirildiğinde bir anayasa sorunu olduğu söylenebilir."

Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası hazırlanan ve 44 yıldır yürürlükte olan 1982 Anayasası ile yönetiliyor. "Darbe Anayasası" olarak da nitelendirilen mevcut anayasa, bir yandan insan hakları ve demokrasi sorununa yol açarken, diğer yandan Kürt sorununun çözümü önündeki en büyük engellerden biri olarak duruyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nde yeni bir anayasanın yapımı daha da önem kazandı. Kürt Özgürlük Hareketi başta olmak üzere birçok demokratik kesime göre, Kürt sorununun nihai çözümü sivil, özgürlükçü ve demokratik bir anayasanın yapılmasından geçiyor. Süreç kapsamında gündeme gelen adımların kalıcı bir hale gelmesi de demokratik bir anayasanın yapımını zorunlu kılıyor. Türkiye'deki yargı sistemi, hukuk politikaları ve insan hakları alanında çalışmalarıyla bilinen eski hakim Dr. Orhan Gazi Ertekin, MA'dan Tolga Güney ve Berivan Altan'ın sorularını yanıtladı. Bazı bölümleri özetle şöyle:

1982 Anayasası'nın tarifi

82 Anayasası, 1960-70'lerden 1980'e kadarki süreçte giderek güçlenen toplumsal grupları, örgütsel alanı, yurttaş dinamiğini, örgütsel dinamikleri ve sendikaları sınırlamaya dönük bir eğilimin ürünüydü. Dolayısıyla yurttaşları politik alandan dışlamak, yurttaş iradesini yapıcı kurucu olmaktan çıkarmak, sendikaları ve sivil toplum örgütlerinin etkisini ve gücünü zayıflatmak, kamu alanını zayıflatmak, bunu hukuki bir garanti altına almak üzere inşa edilmiş faşizan bir anayasaydı. Geleneksel güçlerin, cumhuriyetçi seçkinlerin, İslamcı müteşebbislerin, Ülkücü katillerin ve baronların önünü açan, onları merkeze yerleştirmeye çalışan, bunların iş birliğini öne alan, bunun dışındaki toplumsal grupları, sivil siyaseti ve yurttaş hareketlerini dışlayan bir metin olarak ortaya çıktı. 80'lerin sonuna doğru belli düzeltmeler, iyileştirmeler yoluna gidildi fakat geldiğimiz aşamada uygulanmayan halinde bile antidemokratik niteliğini koruyor.

İkinci bir anayasa gibi

82 Anayasası'nın hemen yanına 1991'de ikinci bir anayasa niteliği taşıyan Terörle Mücadele Kanunu'nu (TMK) yerleştirdiler. 82 Anayasası'nın belirlediği yurttaşları- ikili bir ayrıma tabi tutuyordu: “Terörist” ve “yurttaş” ayrımı. Türkiye ikili bir anayasayla yönetilmeye başlandı.

Artık o da uygulanmıyor

15 Temmuz'dan (15 Temmuz 2016'daki devlet içi çatışma) sonra artık 82 Anayasası da uygulanmıyor. Şu an bir anayasa yok aslında. TMK varlığını sürdürüyor. Tek bir anayasayla yönetiliyoruz, o da TMK. Türkiye'nin artık 82 Anayasası problemi yaşadığı söylenemez, çünkü 82 Anayasası yok artık.

82 Anayasası son halkadır

Türkiye, 1924 Anayasası'ndan itibaren “Türklük” ve “Sünnilik” üzerine inşa edilmiş bir kimlikçi yapının üzerine kuruldu. Bunun dışındaki tüm diğer dinamikler, kriminalleştirildi, daimi bir yargısal takibe tutuldu. 82 Anayasası'nı da bu sürecin son halkası olarak görebiliriz. 15 Temmuz sonrası süreç de bu kimlikçiliğin aynen devam ettirildiğine dair işaretlerle dolu. 

Bir anayasa sorunu var

Türkiye'de bir anayasa olmadığı için bir anayasa metninin ne olması gerektiğine dair tartışmanın kendisi anlamsız. Bir anayasa resmen yürürlükte fakat bu anayasanın kamusal alanda, devlet ve iktidar alanında bir karşılığı yok; çok ciddi bir anayasacılık sorunu var. Bir metin olarak anayasa sorunumuz yok. 15 Temmuz'a kadar 82 Anayasası'nın sorunlarını yaşamıştık. Şimdi devlet, iktidar ve egemenlik alanı kendini sınırlayacak herhangi bir anayasal metinle denetlenmiyor. Dolayısıyla Türkiye'nin bir anayasa sorunu şu an yok. Türkiye'nin asli bir siyasal mesele olarak anayasacılık sorunu var. 

Anayasacılık sorunu nedir?

Anayasacılık, “Egemeni belirli ilkelere tabi tutmak; egemeni belirli sınırlar içerisinde tutmak” demektir. Egemenin istediğini yargılayamaması, istediğini hapse atamaması, istediği gibi fonlara el koymaması ya da koyamaması, mülklere el koyamaması demektir. Dolayısıyla Türkiye'nin iktidar alanını sınırlayacak, denetleyecek; devlet ve iktidarın sınırlarını belirleyecek bir anayasacılık sorunu var.

Anayasa karşıtlığının odağı

Şu an iktidarın neredeyse bütün eylemleri anayasa dışı. İktidarın kendisi, anayasa karşıtı eylemlerin odağı durumunda. Bir kere daha üstünü vurgulayarak, altını çizerek söyleyebilirim; Türkiye'nin şu aşamada doğrudan bir anayasa sorunu yok ama anayasacılıkla birleştirildiğinde bir anayasa sorunu olduğu söylenebilir.

Anayasa tartışması için

Anayasacılık da kendi anayasasına uyan bir anayasa metninin öncelikle varlığının kabulü, arkasından gerçekten devleti sınırlandıracak bir güç dağılımıyla mümkün. Bu güç dağılımı da 1924'ten itibaren dışlanmış Alevileri ve Kürtleri merkeze doğru çekmek, onları birer kurucu özne haline getirmek, birer uzlaşma muhatabı haline getirmek. O andan itibaren de yeni hukuksal gelenekler, yazılı anayasal metin oluşturma sorunuyla karşı karşıya kalacağız. 

Bizim handikapımız var

Bir anayasa tartışması yapabileceğimiz bir süreçte değiliz, çünkü bizzat iktidarın ve egemenin uyduğu bir anayasa yok. Anayasa dışı bir anayasacılık uygulanıyor şu an. Hükümet kendi anayasasını çiğniyor ve orada bir fiili durum yaratarak, yeni bir anayasal sürecin önünü açmaya çalışıyor. Bizi de o anayasal süreci yenilemek için kendi amaçlarının muhatabı haline getirmeye çalışıyor. Burada bizim handikapımız şu: biz Kürtler, Aleviler, farklı topluluklar, sol-sosyalist gruplar, azınlık grupları, kadınlar, bütün bunların güç ilişkilerinin içerisinde taşınması gerekiyor. Politik bir muhatap haline getirilmesi gerekiyor.

Kürtlere teklif ediliyor

Özellikle Kürtler, şu an belli bir toplumsal harekete dayandıkları için bu anayasacılık sürecinde gerçek bir muhatap olarak ele alınmış durumdalar. Teklif esas olarak Kürtleredir, Alevilere değil. Doğrudan Kürtler muhatap alınıyor. Bu tarihsel bir fırsat/moment. Bunu dışlamamak ama doğrudan içine girmemek gerekir. Karmaşık ve komplike olduğu için ciddi tartışmalar yapmak; toplumsal hareketlerin gücünü geliştirmek; somut devlet geleneklerinin değiştirilmesini; şu anki devlet reflekslerinin ve pratiklerinin demokratik yönde değişimini gözlemlemek lazım. 

Kürtlerin ret lüksü yok

Kürt Hareketi'nin doğrudan kendisi ana muhatap alınıyor. Kürtlerin bunu reddetme lüksü yok. Diğer yandan risk de göz önüne almak durumdalar. Her aşamada yeniden denetleyen, uyanık, şüpheyi elden bırakmayan bir müzakere sürecine ihtiyaç var. O nedenle son derece riskli, son derece komplike, karmaşık bir anayasa ve anayasacılık sürecinin içerisindeyiz. Burada ne dışarıda kalınabilir ne de doğrudan içinde yer alınabilir bir durum. Kayıtsız kalınmaması gereken, mutlaka müzakerenin içerisinde her gün yeniden müzakereyi belirlemeye çalışan bir yol çizmekte fayda var. HABER MERKEZİ

***

Vatandaşlık tanımı meselesi

66. madde (Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür), kimlikçi bir devlet olarak inşa edildiğini, açık ve net biçimde ortaya koyuyor. 66. madde, hukuki bir mesele olarak “vatandaşlığı/yurttaşlığı” etnik kültürel bir aidiyetle iç içe geçiriyor, özdeş hale getiriyor. Dolayısıyla kişi Türk olmak zorunda ki yurttaş haline gelebilsin. Son derece antidemokratik bir hukuki formülasyondur. Vatandaşlık meselesi ile etnik kültürel aidiyetin birbirinden ayrılması lazım. Vatandaş olabilmek için illa Türk olmak gerekmez.

***

Türkçülük ve Türkleştirme

* İttihat ve Terakki'nin veya Jön Türkler'in 1895'ten itibaren Türkçülüğü esas almaya başladıklarını görüyoruz.

* Kavramların Türkçeleştirilmesi için 1913'te “ıstılah encümeni” yani sözcük encümeninin kurulduğunu ve Türkçeleştirme sürecinin başladığını görüyoruz.

* Arkasından sermayenin Türkleştirme sürecinin başladığını, Ermenilere ciddi bir soykırım uygulandığını görüyoruz.

* 1920'deki Pontus Soykırımı, 1938'deki Dêrsim Soykırımı gibi bütün bunlar Türkiye'nin “Yapay Türkçü” inşasını garantileyen eğilimler/gelişmelerdi.

* Bu şiddetle inşa edilen Türkçü inşa aynı zamanda 24 Anayasası'yla birlikte gerçek anayasal formülasyonuna kavuştu.

* 61 Anayasası, 82 Anayasası hepsi o “Türkçü, Türk” kimlikçiliğinin devletleştiği, Türk ve Sünni kimlikçiliğinin resmileştiği bir süreci başlattı. 

* Borçlar Kanunu'nun bile “Türk Borçlar Kanunu” olduğu, “Türk Ticaret Kanunu” olduğu, yani ticari ilişkilerin bile Türklük üzerinden tarif edilegeldiği bir süreçten bahsediyoruz.

***

Yerel özerklik tanınmalı

Türkiye'nin, Kürtler ile olan ilişkisinde ilk yapması gereken şey; gerçek bir yurttaşlığın geliştirilmesidir. Kimlikçi yurttaşlık anlayışının değiştirilmesidir. Özerklik alanlarının geliştirilmesi; yerele açık bir politik alanın, kamusal alanın önünün açılması gerekir. Kayyumluk meselesinin tamamen lağvedilmesi gerektiği gibi tam tersine merkezi alanların, Kürtlerin bulunduğu alanlarda, Alevilerin bulunduğu alanlarda her tür tasarrufu yapabilme kapasitesinin sınırlandırılmaması gerekir. Demokratik bir anayasanın Türkiye açısından ve özellikle Kürtler açısından en önemli yanı özerkliktir. Yerel özerkliğin mutlaka tanınması gerekir. Yurttaşlıkla belli topluluk haklarının mutlaka iç içe geçirilerek, tanınarak, Kürt belediyeciliğinin önünü engellememek; Kürt belediyeciliğinin politik kabiliyetini ve dinamizmini geliştirecek bir kurumsal formülasyona ihtiyaç var.  Türkiye anayasal geleneğinin Kürtlere olan en önemli borcu, uygulamada ve gelenekler içerisinde kolaylıkla fark edilebilir bir eşitlik alanıdır. Kürtçenin, Türkiye anayasa geleneği içerisine artık yerleştirilmesi gerekiyor. Eğer demokratik bir entegrasyon olacaksa bunun hukuksal altyapısı hazırlanmış olsun. 

***

Yeni anayasa için ön açıcı

Türkiye'de bir kamuoyu yok. Tartışmaları yapabilecek, üstlenebilecek ve söylediğiniz sözü anlamlı kılacak, iletişim yaratacak ve toplumda bir dönüşüme yol açacak bir kamu alanı yok. Kamu alanının olmadığı yerde siz istediğiniz anayasayı yapın, o anayasa ve yasa, daima güçlünün kendi yorumladığı şekilde sonuçlanır. Bunun sonucunda da Selçuk Mızraklı, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı suçsuz yerde, içeride yasa dışı bir biçimde tutulmaya devam eder. Gerçekten bir yasal süreç isteniyorsa öncelikle hukuksuz biçimde yargılanan insanların serbest bırakılması lazım. Bunun yeni anayasanın önünü açıcı bir girişim olduğunu düşünüyorum. Gerçek bir müzakere alanı lazım.

Dinamik, açık ve sesli bir barış sürecine ihtiyacımız var. Daha çok konuşmak, daha çok uygulama ve arkasından bunun yasalarla tanımlanıp tamamlanması...

Yeni bir barış, yeni bir sözleşme, yeni bir toplumsal ilişkiler alanı, yeni bir ekonomik politika alanının devreye sokulması lazım.