• Yazar büyülü gerçekçi tarzı, bir uçurtma misali oradan oraya savrulan bu olağanüstü beden üzerinden kurgularken bir yandan eskinin pikaresk kahraman türüne müthiş bir örnek yaratıyor. İroniyi hiç elden bırakmadan, dahil olunan tüm pozisyonlarda son derece ketum bir tavır takınan Bextiyar Elî, Cemşid’in karakterine dair psikolojik derinlik kurmaktan uzak durarak toplumsal düzeyde cisimleşen ontolojik bir alegorinin peşine de düşüyor.

BİLGE AKSU

Hakkari’deki ilk yılımın başlarında, akşam nöbetinde koridoru turlarken birkaç öğrencim telaşla yanıma koştu. Soluk soluğa, birinin lafı bitmeden diğerinin söze girdiği kısa bir andan sonra hepsini susturup bir kişiye devrettim anlatmayı. Buyrun, dedim, ne oldu anlatın? Gergin ve mutsuz bir sesle, “Hocam, dolabıma girmişler!” dedi kızcağız. Saniyenin çeyreği kadarlık bir süre dümdüz ele aldı beynim cümleyi, ama o çeyreklik anı yakaladım, hatırlıyorum. Bir şakanın eseri olabilir birinin dolabına girmek; bir şaka ise bu denli telaşla, ta pansiyondan koştur koştur şikayet edilmez. İngilizceye gitti kafam, “break into” diyorlar onlar da. Yasalarda bile geçiyor. Mesele artık belli de, tetkik için sormak lazım; nasıl girmişler, dedim haliyle. Anlattılar hemen, bir hırsızlık vakası yaşanmış. Sıradaki şaşkınlığım, sonraki haftalarda başka başka öğrenciler çarşıya inmek için izin istediklerinde velilerini arayıp ulaşamadığımda geldi; “Noldu hocam kaldıran olmadı mı?” diye sorduklarında…

Yakın zamanda bu hissi yaratan bir kitap okudum. Bextiyar Elî’nin Türkçeye “Rüzgarın Daima Sürüklediği Amcam Cemşid Han” olarak çevrilen 2010 tarihli kitabı, geçen yılın sonlarında Totem Yayınlarından çıkmış. Kitabın yarattığı onca his varken nasıl oldu da giriş paragrafına gittin diye soracakları, yazının sonuna davet edeceğim. Dillerin kendi yapısı ve düşünme biçimi, edebiyat gibi çeviriyi önemli kılan alanlarda tuhaf çıkarımlar yaratıyor.

Bextiyar Elî, Irak – Süleymaniye’de doğmuş bir Kürt yazar. İlk gençlik yıllarında yazmaya başlamış, 30’larının ortasında Almanya’ya taşınmış. İlk romanı da 97’de basılmış. Kendisi en çok “Dünyanın Son Narı” adlı romanıyla bilinse de epey eseri mevcut. Bugün ele alacağımız (kısaca) Amcam Cemşid Han gibi tüm romanları büyülü gerçekçilikten beslenmiş.

Cemşid’in hikayesi bu

1979’da henüz 17 yaşındayken Baas rejiminin zindanlarına tutsak düşen Cemşid’in hikayesi bu. Baasçılar, daha evvel birlikte yol yürüdükleri komünistleri alelacele derdest etmeye başlayınca, esasen kadınlarla daha rahat görüşmek ve serbest bir yaşantı sürmek için komünist olan bu genci de hapsetmişler. Sonrası uzun işkenceler ve açlık deneyimleri. Cemşid öylesine inatçı ki, teorik düzeyde pek ilgilenmediği komünizme ilişkin kolaylıkla reddiye sunabilecek durumdayken, “kimsenin ona istemediği bir şey yaptıramayacağı” düşüncesiyle sessizce katlanmış olup bitene. Sonuç olarak da aylar içinde zayıflamış, incelmiş ve adeta kağıt gibi bir insana dönüşmüş. Rüzgarın onu sürükleyip durması işte bu tuhaf fiziksel durumundan. Metnin çeşitli yerlerinde Cemşid “esmer bir kağıda”, “ince bir çizgiye”, “şeffaf bir selofana” benzetilirken yaşadıklarının sonucunda kimi zaman “kanatlı Kürt”, kimi zaman “Mazlum Han”, kimi zaman “uçan maymun” olarak adlandırılıyor.

Baasçıların zindanında bir gün yine işkenceye götürülürken yanındaki gardiyan başka bir işe dalıp onu kenarda beklettiği sırada aniden esen bir rüzgarla havaya karışan Cemşid sonraki yıllarda olmadık işlere sürükleniyor. 1980’de başlayan İran-Irak savaşında Irak ordusu için havadan gözetleme yaparken İranlıların eline geçince bu kez Şii ordusunu diri tutmak amacıyla onu “İmam Hüseyin’in ruhu” olarak tanıtıyor mollalar; Şii ordusunun onu gökyüzünde sarıkla gördüğünde yaşadığı korku epey gerçekçi. Yeryüzünde tutunması mümkün olmayan bu zavallı adamı iki kuzeni urganlarla kontrol ediyor, gerektiğinde de uçurtma misali göğe salıyor. Urgan koptukça Cemşid havada sürüklenip başka yerlere düşüyor. Bir keresinde PKK kampına düşüp drone olarak kullanılırken, başka bir macerasında sınır boylarını gözleyerek göçmenleri Avrupa’ya kaçırıyor. Fakat makus talihi sebebiyle, ne zaman ipi kopup kontrolsüzce uçmaya başlasa, yere düştüğü anda geçmişini unutup yeni bir karakter ediniyor. Böylece Cemşid’i 110 sayfalık romanda hem asker, hem gerilla, hem molla, hem insan kaçakçısı, hem din tüccarı hem şantajcı bir gazeteci kimliğiyle görüyoruz.

Geleneksel Kürt hikaye anlatıcılığı

Bextiyar Elî, basit bir fikrin üstüne muazzam bir hikaye inşa etmiş. Rüzgar estikçe sürüklenen, sürekli karakter değiştiren, bazen evrim teorisine kafa patlatıp insanın kuşlardan geldiğini iddia eden, bazen Adem’in cennetten kovulmadığını, aslında orada durmak istemediği için Tanrı’yla münakaşaya tutuştuğunu düşünen “serseri” bir zihne sahip Cemşid. Hatta Havva’nın yaratılması, Tanrı’nın “doğulu bir baba” karakterinde olmasındanmış; yani bıçkın delikanlı başka işlerle uğraşmak istediği için ona bir kadın bulup sorumluluk yüklemiş yaratıcı.

Elî’nin burada iki nihai amacı var elbette. Coğrafyanın dinamiklerini düşündüğümüzde kolektif bir ağıda dönüşen bu hafızasızlık, bu yurtsuzluk hali metnin tüm alt başlıklarında önümüze seriliyor. Başur’da 1970’lerin başından beri devam eden varoluş mücadelesi Baasçıların katliamlarıyla gölgelendiği kadar iç siyasi çekişmelerin yarattığı boşluklarla da yaralanıyor. Cemşid evvela komünist, ardından kahraman bir askerken; 90’ların sonuna denk düşen zaman çizgisinde islami eğilimleri artan “partilerin” siyasi ajandası uyarınca bir din tüccarına, ömrünün sonlarına doğru, yani Saddam’ın devrilmesinden sonraki yıllarda ise önemli bir köşe kapmaya çalışan etikten uzak, şantajcı ve ihbarcı bir gazeteciye dönüşüyor. İnternetin günlük hayata girdiği bu milenyum sonrası dönemde Cemşid’i her forumda farklı bir persona canlandıran, önüne gelene hakaret edip aşağılayan bir “trol” pozisyonunda da görüyoruz.

Yazar büyülü gerçekçi tarzı, bir uçurtma misali oradan oraya savrulan bu olağanüstü beden üzerinden kurgularken bir yandan eskinin pikaresk kahraman türüne de müthiş bir örnek yaratıyor. Anlatıcı pozisyonundaki Salar’ın tüm uyarılarına ve aksi yöndeki çabalarına rağmen Cemşid, içine düştüğü durumları hızlıca avantaja çeviren kişiliksiz, kimliksiz bir karakter olarak kurgulanıyor. Ve tüm bu hikaye, girişinde konuk olduğumuz Irak kırsalıyla sınırlı kalmayıp başlık başlık, katman katman açılarak önce tüm Ortadoğu’nun panoramasına, finale yaklaştığımızda ise Ege’yi de içine alarak Odysseus’u dahi kapsayan evrensel bir destana dönüşüyor. Yazarın anlatı boyunca aldığı pozisyon ise hikayenin etkisini oldukça yukarılara taşıyor. İroniyi hiç elden bırakmadan, dahil olunan tüm pozisyonlarda son derece ketum bir tavır takınan Elî, Cemşid’in karakterine dair psikolojik derinlik kurmaktan uzak durarak toplumsal düzeyde cisimleşen ontolojik bir alegorinin peşine de düşüyor.

Sona yaklaşırken kimi şerhlerimi de düşeyim elbette. Fakat bu kitap özelinde yazara dair herhangi bir diyeceğim yok; capcanlı bir dille, sokaktaki mizahı da dahil ederek ve geleneksel Kürt hikaye anlatıcılığının kodlarıyla müthiş bir iş çıkarmış. Anlatıcı Salar’ın ağzından duyduklarımız çoğunlukla doğrudan anlatım biçiminde. Gençliğinden itibaren “kimsenin iyi bir şey beklemediği” bu karakterimiz, Cemşid’in maceralarını sadece okuyabilmemizi değil, hemen hepsinin yaşanmasını da sağlıyor. Onun kadar cesur ya da meraklı değil fakat çağrıldığı hiçbir yerden geri durmuyor; çoğunlukla da anlatının mantıksal eksenini temsil ediyor.

Şerhlerim…

Benim şerhlerim kitabın Türkçe edisyonuna ilişkin olacak. Evrensel ölçekte bir başyapıt potansiyeli taşıyan bu kitabın 15 yıl sonra Soraniceden çevrilmiş olması büyük bir şans. Fakat bazı basit detaylar, böylesine önemli bir kitabı geniş kitlelere ulaştırmanın önüne geçecek düzeyde. Birkaç örnekle ilerleyelim: ilk sıkıntı, Salar’ın anlatıcılığının hakkının yeterince teslim edilmemiş olması. Klasik biçimde geçmiş zamanın çeşitli türevleriyle ilerleyen anlatım, Cemşid’in uzak düştüğü kısımlar bize dolaylı biçimde aktarılırken şimdiki zaman ya da geniş zaman kipine dönüşüyor. Bu esasen anlatıcının değişen mesafesini vurgulamak açısından gerekli bir hamle. Fakat kimi yerlerde dolaylı aktarıma geçilmeden de ani kip değişimleriyle karşılaşıyoruz. (S. 51-52) Hatta geniş zaman kipinde başlayan bazı cümleler şimdiki zamanla bitiyor. (S. 38) Bunun gibi çok sayıda örneği yer darlığından ötürü ekleyemiyorum fakat genel olarak teknik bir tercihten ziyade gözden kaçan unsurlar bunlar.

Bir diğer mesele, çeviriye dair kimi cümlelerin incelikli ele alınmayışı. Bazı cümlelerde yapay zekanın İngilizce sentaksını Türkçeye boca etmesi misali tuhaflıklar mevcutken (“Her ne kadar serseri sayılsam da, bir o kadar da uyanık ve dikkatliydim.” S. 40), bazılarında mecaz veya deyimler doğrudan Türkçeleştirilmiş görünüyor (“…kötü şansın büyük ve ebedi dönüşü…” S. 44).

Tüm bunlara mercek tutarken, bir yandan da giriş paragrafında yıllar evvel düştüğüm duruma düşmek istemiyorum elbette. Özellikle son örnekte Kürtçenin kendi yapısı ve dünyayı algılayış biçimine ilişkin önemli bir anekdot söz konusu. Çeviri faaliyeti, bir kültürü tamamen geride bırakmayı gerektirmemeli. Fakat burada sayamayacağım kadar fazla sorunla karşılaşmak hem okuma deneyimini hem de alımlamayı oldukça olumsuz etkiliyor ne yazık ki.

Dikkatimi en çok çeken ve dikkatsizlik midir tercih midir emin olamadığım ayrıntı ise Cemşid’in PKK kamplarında geçirdiği zamanı aktaran kısımdaydı. Yazar, ironiyi ve mizahi ayrıntıları son derece titizlikle kurgulamışken, tam da bu macera sırasında Cemşid’in yeni kimliğini tanımlayan Salar’ın ağzından artık onun bir “vatansever” olduğunu okuyoruz. Orijinal metinde bu sözcük “Welatparêz” midir başka bir ifade midir elbette kontrol etme şansım yok ama yazarın mesafeli ironisine dayanarak doğru çevirinin “yurtsever” olması gerektiğini düşünüyorum. Dediğim gibi, bu bir dikkatsizlik de olabilir, tercih de. Orijinalini görme şansı olanlar daha sağlıklı sonuçlara ulaşacaktır.