Suriyeli Abdulkerim’in Avrupa yolculuğu
Dosya Haberleri —

ABDULKERIM MORIA KAMPI
- Abdulkerim’in hikâyesi, Yunanistan’ın Midilli adasında yaşamaya mecbur bırakılan binlerce mültecinin yaşamından bir kesit sunuyor: Abdulkerim, Türk askeri tarafından sınırda belinden vurulup felçli kalıyor, tedavi edilmiyor, arkadaşlarının sırtına Midilli’ye ulaşıyor. Moria Kampında Abdulkerim, küçücük bir çadırda kalıyor, fareler tarafından ısırılıyor.
NİHAL BAYRAM
Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı sahibi ve Almanya’da Yoksulluk ve Sağlık Derneği kurucusu Prof. Dr. Gerhard Trabert, uzun süredir Yunanistan’ın Midilli adasındaki kamplarda yaşayan mültecilerin durumunu gündemleştiriyor ve bölgedeki insani yardım çalışmalarına destek veriyor.
Trabert, son olarak adada mahsur kalan ve sağlık sorunlarıyla boğuşan Abdulkerim ve Wael isimli iki mültecinin hikâyesini kamuoyuna taşımış ve bu gençlerin adadan çıkarılıp Almanya’ya getirilmesini sağlayan çabalarıyla gündeme gelmişti. Abdulkerim ve Wael’in yaşadıkları, Midilli’deki Moria ve Kara Tepe kamplarındaki yaşama dair de ipuçları veriyor.
Abdulkerim’in kamp hayatı
İki genç ile Ağustos ayında adada görev yaptığı sırada tanıştığını anlatan Trabert, koşulları ise şöyle özetliyor: “İki genç, bir başka genç ile birlikte üç metre uzunluğu ve iki metre genişliği olan küçük bir çadırda yaşıyordu. Her üçü de fiziksel engelli. Mesela Abdulkerim, tuvalete sürekli diğer iki arkadaşı tarafından taşınıyordu. Kırık bir tekerlekli sandalyesi vardı. Çadır ve çevresi, fareler ve hamam böcekleriyle doluydu. Ben oradan ayrıldıktan sonra Abdulkerim’in fareler tarafından ısırıldığını ve yüksek ateş nedeniyle hayati tehlike atlattığını duydum. Orada görev yapan fizyoterapist Fabiola ile birlikte tedavi ettik; ben telefonla Fabiola’ya ne yapması gerektiğini adım adım anlattım.”
Moria Kampındaki yangın ardından gençlerin kurtulmayı başardığını ve Danimarkalı bir yardım örgütünün geçici kampına yerleştirildiklerini anlatan Dr. Trabert, bu sırada Alman makamlarıyla ilişkilenerek üç gencin kabulüne ikna ettiğini söylüyor.
Türk askeri sırtından vurdu, kaderine terk etti
Abdulkerim’in fiziki engeline sebep olanlar da mültecilerin yaşadıklarına ışık tutar nitelikte. 25 yaşındaki Abdulkerim, Suriye-Türkiye sınırını geçmeye çalışırken Türk askerleri tarafından belinden vurularak ağır yaralanıyor. Türk askerleri, yaralı yerde yatan Abdulkerim’i hastaneye de götürmüyor ve kaderine terk ediyor. Arkadaşları tarafından Suriye sınırları içindeki bir hastaneye götürüyorlar ancak bu hastanenin kalıcı bir tedaviyi gerçekleştirme durumu bulunmuyor. Arkadaşları, Abdulkerim’i sırtlarına yükleyip Türkiye sınırını yeniden geçiyorlar. Reyhanlı’da bir hastaneye yatırılan Abdulkerim’in vücudunun belden aşağısı felçli kalıyor. Bir yıl Türkiye’de kalan, düzgün bir tedaviye de halen ulaşamayan Abdulkerim, ardından arkadaşlarıyla birlikte felçli haliyle küçük bir tekneye binip Midilli Adasına geçiyor.
Abdulkerim’in arkadaşı Wael’in ise bir ayağı, Suriye’deki bir patlama nedeniyle işlemez durumda. Hem Türk hem de Yunan doktorları, tedavinin mümkün olmadığını, ayağın derhal kesilmesi gerektiğini söylemişler. Dr. Trabert, bunun da tıbbi olarak saçma olduğunu belirtiyor ve gençlerin ulaştığı Almanya’da daha iyi bir tıbbi muayene bulabilecekleri umudunu taşıyor.
‘Açık yaralar iltihap kapıyor’
Dr. Trabert, Abdulkerim ve Wael’i çıkarmayı başarmış ancak Yunanistan’daki mülteci kampları, sebep oldukları dramlarla birlikte orada durmaya devam ediyor. Alman doktor, “Moria 2.0” olarak nitelediği Kara Tepe Kampındaki durumu şu sözlerle özetliyor: “Bu kamp, insan hakları örgütlerinin de defalarca belirttiği gibi, yaşamaya uygun değil. Hemen deniz kıyısında, oldukça rüzgarlı bir alanda kurulmuş. Aşırı soğuk, yağmur ve fırtına altında bir kamp. En ufak bir yağmurda çakıl taşları ve kumlarla kampın her yerinde su taşması yaşanıyor, göletler oluşuyor. Çadırların içine dâhi yağmur yağıyor. Mülteciler, çadırların her yanına su taşkınlarını önlemek için kumla doldurulmuş çuvallar yerleştirmiş. Bir çadırda 8 kişi, gece gündüz bir arada yaşamak zorunda. İçme suyu temiz değil, birçok kamp sakini ishalden şikayet ediyor. Birçoğunun açık yaraları var ve bunlar iltihap kapıyor. İnsanlara yalnızca iki haftada bir duş alma izni veriliyor. Tuvalet sayısı yetersiz.
‘Yangının yaralarıyla yaşıyorlar’
Başka bir acil sorun ise Moria Kampındaki yangından kurtulan insanlar. Aralarında çocukların da olduğu bu insanlar, yangın yaralarıyla yaşıyor. Haftalardır tedavi edilmeyen büyük yanıklar.
Pandemi de büyük bir tehdit oluşturuyor. Test imkanları oldukça sınırlı, gerekli tedavinin imkanları yok denecek kadar az, ilaçlar hiçbir şekilde yeterli değil. Bu koşullar altında burada sağlık hizmeti verebilmemiz mümkün değil. Vakalar ortaya çıksa da test kapasitesi yeterli olmadığı için güvenilir bir tablo da oluşturulamıyor.
‘Yeni kampta da fareler’
Yeni kampta da, henüz eskisindeki kadar yoğun olmasa da, fareler var. İnsanların açık yaraları da parazitleniyor. Hamam böcekleri ve başka zehirli böcekler dolaşıyor. İnsanlar, böceklerle birlikte yaşıyor.
Kampta bir sağlık merkezi var ve insanların tedavi olmak için orada sıraya girmesi gerekiyor. Kampta yaşayanlarının bazılarının bu merkezden haberi bile yok, başka bazıları ise koronavirüs kapma riskinden dolayı merkezi ziyaret etmek istemiyor. Sağlık ekipleri, buna çözüm olabilmek için insanları çadırlarında ziyaret etmeye çalışıyor.
‘Niyet yardım değil caydırmak’
Ben bu yeni kampa ‘Moria 2.0’ diyorum, çünkü Moria’daki yaşamı tehdit eden zorluklar burada da var, hatta daha fazlası. Midilli adasında ‘Pikba Kampı’ adında bir yardım örgütünün yönettiği, koşulları daha iyi başka bir kamp daha vardı; bu kampı da Yunan makamları dört-beş hafta önce kapandı; orada yaşayanlar Karatepe’ye transfer edildi. İyi yönetilen bu kampın neden kapatıldığını hala kimse bilmiyor.
Bana sorarsanız burada yapılmaya çalışılan, insanlara yardım etmek değil, aksine onları Avrupa’ya gelmekten caydırmak.”
Prof. Dr. Trabert, adada kurulan yeni kampta da sorunların devam ettiğini anlatıyor: “Bir çadırda 8 kişi, gece gündüz bir arada yaşamak zorunda. İçme suyu temiz değil, birçok kamp sakini ishalden şikayet ediyor. Birçoğunun açık yaraları var ve bunlar iltihap kapıyor. İnsanlara yalnızca iki haftada bir duş alma izni veriliyor. Tuvalet sayısı yetersiz.”
Avrupa sınır rejimi öldürüyor
Yunanistan’ın Midilli Adasında binlerce mültecinin temel ihtiyaçlara erişemeden yaşamak zorunda bırakıldığı Moria Kampında çıkan yangının üzerinden çeyrek yıl geçti, durum değişmedi: Avrupa Komisyonunun verilerine göre 7 bin 200 mülteci, yangın ardından aceleyle yeni kurulan Kara Tepe Kampında duş almak için sıcak suya dahi erişimleri olmadan yaşamaya devam ediyor. Yardım örgütleri, Kara Tepe Kampındaki durumun “önceli” Moria’daki durumdan dahi kötü olduğunu belirtiyor. Temel ihtiyaçlara erişimle ilgili zorlukların üstüne koronavirüs pandemisinin yarattığı tehdit ekleniyor.
Çift duvarlı yeni kamp yolda
Moria Kampında Eylül ayında çıkan yangın ardından binlerce mülteci adanın sokaklarında yaşamak zorunda kalmış, ardından ise Kara Tepe mevkiine kurulan çadırlara yerleştirilmişlerdi. Henüz ilk günlerden itibaren kampta yaşayanlar, yatak, elektrik ve temiz su gibi ihtiyaçlara ulaşamadıklarını anlatmaya başlamıştı. Ekim ayında ise yağmur, 80 çadırı kullanılmaz hale getirdi. Avrupa Birliği fonlarıyla mültecileri adada tutma “görevini” yerine getiren Yunan makamlarının tüm bunlara verdiği yanıt ise yeni ve kalıcı bir kampın inşasına dair planı duyurmak oldu: Avrupa Birliğinin finansörlüğüyle 2021’in yazına kadar inşa edilmesi planlanan bu kamp, tümden kapalı olacak ve hatta art arda iki tel örgülü duvar içine inşa edilecekti.
Kamp içine sınırdışı cezaevi
Avrupa Komisyonunun açıklamasına göre yeni kamp, “hızlı, adil ve etkili bir iltica sürecini” olanaklı kılacak. Kampta konteynerlerden oluşan ikamet alanları, yeni gelenler için kayıt bölgesi, tıbbi muayene konteynerleri ve spor ile oyun alanları bulunacak. Hatta kurulacak prefabrik yapılarda eğitim imkânı sunulacak. Engelliler için de özel alanlar yaratılacak. Bunun yanında bir de sınırdışı cezaevi: İltica talebi reddedilenler, burada hapsedilip hızlı bir biçimde geri gönderilecek.
Türkiye Avrupa’nın ‘bodyguard’ı
Bu plana, Türkiye ile yapılan “mülteci anlaşması” da dahil. Türkiye, Avrupa Birliğinden aldığı milyar Eurolara karşılık “sınır karakolluğunu” sürdürecek; Yunan adalarına mümkün olduğunca az mültecinin ulaşmasından sorumlu olmaya devam edecek. Bunun yanında Avrupa Birliği fonlarıyla finanse edilen Libya Sahil Güvenliği ve Avrupa Sınır ve Sahil Güvenliği Acentesi (Frontex), Akdeniz’i kontrol altında tutarak mülteci botlarının geçişini engellemekle görevli olmaya devam edecek.
Akdeniz’in ölümcüllüğü artıyor
Mültecilerin hakları için faaliyet gösteren Pro Asyl, “Avrupa kalesinin” giderek yükseltildiği tespitini yapıyor ve her gün bir yenisi inşa edilen tel örgülü duvarlara, sınırlarda kullanılan modern gözetleme teknolojilerine, “sınır güvenliği” için helikopterlerin, savaş gemilerinin ve insansız hava araçlarının görevlendirilmesine ve giderek daha yoğun biçimde askeriyenin de mültecileri önlemek için devreye konulmasına dikkat çekiyor. Avrupa Birliği bu politikaları, “insan kaçakçılığına karşı önlemler” olarak meşrulaştırmaya çalışıyor ancak bu politikaların kurbanları “insan kaçakçıları” değil mülteciler oluyor; keza Avrupa sınırları tel örgülerle kaplandıkça mülteciler, daha uzun ve riskli yolculuklara mecbur bırakılıyor. Akdeniz’in ve sınırların ölümcüllüğü, giderek daha da artıyor.
Türkiye ve Libya örneklerinde olduğu gibi Avrupa Birliği, “sınır güvenliği” bahanesiyle diktatörleri de “korumalarına” dönüştürüyor. Bu korumalık karşılığında diktatörler, Avrupa Birliği yardımları alıyor; birçok mülteci, Türkiye gibi ülkelerde yakalanıp ölümle burun buruna oldukları ülkelerine geri gönderiliyor.
Hakların geçersizleştiği alanlar
Avrupa Birliğinin bu politikası, sadece Yunanistan’daki kamplarda değil, birçok ülkede insan haklarının geçerliliğini yitirdiği alanlar yaratıyor. Batı Avrupa devletlerinin zorlaması ve desteğiyle büyük oranda kapatılan Balkan rotasında mülteciler, polisin ve sağ popülizmin zorbalığıyla yüz yüze kalıyor. Macaristan gibi ülkelerde mültecilerin yaşadığı hak ihlalleri, artık haber konusu bile değil. Mülteciler, hiçbir suç işlememiş olmalarına rağmen dünyanın en kötü koşullarına sahip cezaevlerine konuluyor.
Pro Asyl, gayri safi yurtiçi hasılalarının toplamı 15 trilyon Euro’ya ulaşan ve 510 milyon nüfuslu 28 devletin oluşturduğu Avrupa Birliğinin 2015’te 1 milyon sığınmacı dolayısıyla “mülteci krizine” düşmediğini belirtiyor ve “esas sorunu” şöyle açıklıyor: “Avrupa Birliğinin ‘mülteci krizinin’ esas sorumlusu mülteciler değil, ırkçılık ve popülizmdir.”
AB bu sonucun sebebi
Avrupa Birliği, birçok ülkedeki zorunlu göçün sebeplerinden de biri. Birlik üyesi ülkeler (özellikle Almanya), zorunlu göçe neden olan savaşlarda en azından silah tüccarı olarak rol oynamaya devam ediyor. Bunun yanında Avrupa Birliğinin ucuz iş gücü ve kaynak “ihtiyacı”, birçok ülkedeki insanları göçe zorlayan yoksulluğun temel sebeplerinden biri. “Mülteci akınından” korunmaya çalışılan refah, bu akının sebepleri üzerine inşa oluyor.







