Tarikatlarla ittifak

Nevra AKDEMİR yazdı —

7 Ağustos 2020 Cuma - 23:00

  • İstanbul’da ikinci kez tekrarlanan büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinin ardından AKP’nin mekan üzerinden dayandığı, tarikatların da belirleyici bulunduğu ittifak unsurlarına dağıttığı gelirlerin azalacağı, ittifakın iç çözülme sürecine girebileceği konuşulmuştu.

İstanbul’da ikinci kez tekrarlanan büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinin ardından AKP’nin mekan üzerinden dayandığı, tarikatların da belirleyici bulunduğu ittifak unsurlarına dağıttığı gelirlerin azalacağı, ittifakın iç çözülme sürecine girebileceği konuşulmuştu. Açıkça görünür hale geldi bu durum. 28 Temmuz’da Danıştay tarafından verilen kararla belediye başkanlarının elinden kurum atamaları yetkisi alındı. Bunun anlamı şu: İktidar bloğu dışı partiler belediye başkanlığını kazansalar bile meclisin çoğunluğunu almadıkları sürece çalışamaz hale gelecek, mekanı dönüştürme ve iktidarın mekan üzerinden gelir dağıtma yoluyla işlediği kent suçlarına engel olamayacaklar. Belediye başkanlarının yönetiminde olmayan kurumların başarısızlıkları ise tümüyle yönetimin zafiyeti olarak muhalefete yazılacak.

Bugün kent politikalarının meclis siyasetini bile dizayn etmede muazzam önemi olduğu görünür hale gelmiş durumda. Ayasofya hamlesinin gelir kaynakları kesilen tarikatlar ve siyasal İslamcı sağı konsolide etmek için erkenden oynanan bir hamle olduğunu görmeye başladık. Bugün devletin pek çok hizmetinin örgütlendiği kurumların yönetiminin çeşitli tarikatlar arasında dağıtıldığı tartışılıyor. Kısaca bahsedersek, adını ilk kez Antep’teki rektörlük seçimlerini kimin kazanacağına dair tahmin hesapları sonrasında duyduğum pek çok tarikat sıralanabilir: Sağlık’ta Menzilciler, Yargı ve Emniyet’te Hakyolcular, İçişleri’nde Nakşiciler, Ordu’da Süleymancılar, Eğitim’de Işıkçılar ve Bayındırlık’ta İskenderpaşacılar tarikatlarının etkin hale geldiği söyleniyor sıkça. AKP içinden de dahil olmak üzere tarikatların fazla güçlenmesine dair korku defalarca dile getirilmesine rağmen sağın Türkiye’de politik varlığının en yaygın biçiminin tarikatlar olduğu açıkça görünüyor.

Tarikatların gelir kaynaklarının ve hareket olanaklarının artması sadece kendi anlayışlarına uygun ve sekülerlikten uzak bir İslami görüşün siyasallaşmasını ve yayılmasını sağlamıyor, aynı zamanda iktidar İslami yaşama biçimlerine ve gündelik hayata müdahale gücü de elde ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nin Ayasofya’nın bile perdeleyemediği tartışmasını da tam bu noktada anlamak mümkün hale geliyor. Tarikatların dışında kalanlar için ise AKP-MHP koalisyonunun temsil ettiği erkek şiddetini savunanlara ve sermayeye dikensiz gül bahçesi... Cezasız kalan kadına yönelik erkek şiddeti/şiddet girişimleri ile iktidara yakın odakların ve doğrudan devlet gücünü elinde bulunduranların kadınları güçsüzleştiren, erkeklere cesaret veren söylemleri bir arada yaşadığımız şiddet ortamını tırmandırıyor. Kadınların boşanmak istediği için, reddettiği için, hayır dediği için, hatta bir şey deme şansı olmadığı için cinsel ve fiziksel şiddete maruz bırakılmaları ve hayatlarının kolayca çalınması iktidar bloğunun geniş çatısı altında oluşturulmaya çalışılan biat kültürünün bir parçası. İktidar bloğu içinden kadınların bile itiraz ettiği bu süreç, böyle kocaman bir siyasal İslam anlatısı.
Kadınlar siyasal görüşün sadece sözleşmeye karşı olanlar ve sözleşmenin uygulanmasını isteyenler olarak bölündüğü bir ortamda, sokaklarda mücadelelerini verirken elbette erkek şiddetinin kurumsallığı daha da belirginleşiyor. Aynı işçilerin hak ve insanların çevre mücadelelerinde karşılaştıkları gibi devletin şefkatli eli sermayedara, disipline edici eli hak arayana yönelmiş durumda. Ücretsiz izinler ve kısa çalışma ödenekleri gibi hak gaspları neredeyse normal hale gelmişken, üstüne “fabrikalara dışarıdan virüs taşıdığı” için polis zoruyla tesise kapatılıp sürekli çalıştırılan Dardanel fabrikasının işçileri ortaya çıktı.

Günümüzün çalışma kampları olan fabrikalar, metafor olarak söylenen modern köleliği gerçek ve somut bir çalışma rejimi kılıyor, adı da “kapalı devre çalışma”. Zira mesai dışında da pandemi dolayısıyla gözetim halinde tutulan işçilerden bahsediyoruz. Kalmak istemeyenlerin de ücretsiz izne gönderildiği. Açlık ile kapatılma arasında tercih yapması istenen düzen ile tarikatların önerdiği yaşam biçimleri arasındaki paralellik nasıl da gün yüzüne çıkıyor. Zira Manisa OSB YK Başkanında somutlanan patronların iki cümlesi bugün hem kadına yönelik şiddete hem de hak yerine yardımseverlik hukukunu öne çıkaran söylemlere oldukça yakın: “İşçiler fabrikaya virüs getiriyor, işçileri dışarı bırakmasak mı diye düşünüyoruz.”

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.