1915 bitmedi, inkârla sürüyor
Dosya Haberleri —

Ermeni Soykırımı
- Ermeni aydınlarından Murat Mıhçı, “1915 bitmedi, inkârla sürüyor” diyor. Doğrudan yüzleşilmeyen soykırım politikalarına dikkat çeken Mıhçı, “Bu ülkede ‘Ermeni’ ve ‘soykırım’ kelimelerini yan yana getirmek bile hâlâ risk” diye vurguladı.
- Türkiye’de inkârın yalnızca resmi bir tutum değil, toplumsal hayatı şekillendiren kurucu bir mekanizma olduğunu belirten Murat Mıhçı; eğitimden siyasete, medyadan gündelik yaşama kadar uzanan bu inkârın, azınlıkları hedef haline getirdiğini söyledi.
- Mevcut sürece dikkat çeken Mıhçı, "Bugün yaşanan süreç gerçek anlamda bir yüzleşmeye evrilirse, bu coğrafyada herkes için bir aydınlanma mümkün olabilir. Ekonomiden, insan haklarına kadar birçok sorunun çözümü de buna bağlı olarak kolaylaşır" dedi.
ERDOĞAN ALAYUMAT
Ermeni Soykırımı’nın üzerinden 111 yıl geçti. 1915 yalnızca bir tarihsel kırılma değil, sonraki politikalarla bugüne uzanan bir süreklilik de taşıyor. Ermeni Soykırımı’nın 111’nci yıl dönümü vesilesiyle Yeni Özgür Politika Gazetesine konuşan Ermeni aydınlarından ve Halkların Eşitlik ve Demokratik Partisi (DEM Parti) MYK üyesi Murat Mıhçı, soykırımın inkarının günümüzdeki eşitsizlikleri, korku iklimini ve toplumsal kırılmaları yeniden üretmeye devam ettiğini vurguladı. 1915’le hesaplaşılmadığı için Varlık Vergisi’nden 6-7 Eylül’e uzanan tarihsel şiddet zincirinin sürdüğünü hatırlatan Mıhçı, “Gerçek bir demokrasi ancak tüm halkları kapsayan bir yüzleşmeyle mümkün” dedi.
Türkiye’de Ermeni toplumu başta olmak üzere azınlıkların kimliklerini gizlemesi, kamusal alanda kendini sınırlaması ve güvende hissetmemesi sizce soykırımın travması ve inkârıyla nasıl bağlantılıdır?
Tabii ki buna şuradan başlamak lazım: Hrant Dink Vakfı’nın yaptığı araştırmalar, Türkiye’de Ermeni olmanın ve Hristiyan olmanın azınlıklar açısından yoğun bir nefret söylemine maruz kaldığını açıkça gösteriyor. Nefret söyleminde ilk sırada çoğu zaman Ermeni kimliği yer alıyor; bu da toplumun azınlıklara bakışının önemli bir göstergesi. Üstelik bu durum yalnızca toplumsal düzeyle sınırlı değil. Geçmişe baktığımızda, siyaset alanında da nefret söylemi üretildiğinde Ermeni toplumunun hedef haline getirildiğini görüyoruz. En yakın örneklerden biri olarak, Diyarbakır’da gerçekleştirilen Paskalya Bayramı kutlamasına katılan siyasi partiler üzerinden bile, başka bir siyasi partinin kendi propaganda kanallarından nefret söylemi ürettiğine tanık oluyoruz. Tüm bu tablo, Ermeni toplumunun hem toplumsal hem de siyasal saldırılar nedeniyle kendini güvende hissetmemesine yol açıyor. Ve bu güvensizlik halinin başlangıcını da 1915’te yaşananlara kadar götürmek mümkün.
Soykırımın inkârının Türkiye’de eğitim müfredatından medyaya kadar devlet politikalarıyla yeniden üretildiği biliniyor. Bu kurumsal inkâr, azınlıkların kendi tarihlerini ifade etme, kamusal alanda söz kurma ve hakikat talebini somut olarak nasıl sınırlandırıyor?
Düşünebiliyor musunuz? Bugün eğitim kurumlarında, okullarda ve müfredatta Ermeniler bu coğrafyanın ‘en baş düşmanı’ gibi anlatılıyor; tarih anlatısı büyük ölçüde Ermeniler üzerinden kurulan bir nefret diliyle şekilleniyor. Üstelik Ermeni gençleri de aynı eğitim sisteminin içinde büyüyor ve bu anlatıyla yetişiyor. Bu durum, öğrencilerin birbirine bakışını doğrudan etkiliyor; özellikle azınlık okulları dışında okuyan Ermeni öğrencilerin eğitim sürecinde yaşadığı sorunların da temelini oluşturuyor. Bu tablo, çocuk yaşta başlayan bir kutuplaşmayı ve nefret söylemiyle şekillenen bir toplumsallaşmayı beraberinde getiriyor. Eğitim sistemi, objektif bilgi üretmenin ötesine geçerek bilinçli biçimde propaganda içeren bir tarih anlatısı sunuyor. Sonuç olarak, toplumun geçmişiyle yüzleşmesini sağlamayan bu eğitim yaklaşımı, hem geçmişle hesaplaşmayı engelliyor hem de bugünkü ayrımcılık ve gerilimleri yeniden üretiyor.
Burada yaşanan somut sorunlar nelerdir? Türkiye’de Ermeni toplumu açısından 24 Nisan’da açıklama yapmak ya da “soykırım” ifadesini kullanmak neden bu kadar sorunlu hale geliyor ve cezai yaptırımlarla karşılaşabiliyor? Bu durumun arkasındaki nedenleri biraz daha açabilir misiniz?
Örneğin, 24 Nisan anmalarına ya da medya programlarına katıldığınızda “Ermeni” ve “soykırım” kelimeleri yan yana geldiğinde bunun yaptırımlara konu olabildiğini görüyoruz. Açık Radyo örneğinde olduğu gibi yayınların kapatılmasına kadar giden süreçler yaşanabiliyor. Televizyon programlarında ise bu kelimeleri kullanmamamız yönünde uyarılar alıyoruz; çoğu zaman bu nedenle katılımı reddetmek zorunda kalıyoruz. Anmaların yapılabildiği dönemlerde bile bazı ifadelerin yasaklı olması, bugün ise anmanın kendisinin bile tartışmalı hale gelmesi ciddi bir sorun. Ayrıca bu konularla ilgili davalar açılıyor; DEM Parti MYK üyelerine verilen cezalar gibi örnekler var. Bu ortamda bir Ermeni olarak konuşmanın ve kamusal alanda söz kurmanın ne kadar zorlaştığını görmek mümkün.
Demokratikleşmeden söz ettiniz. 2013-2015’e benzer bir sürecin yeniden tartışıldığını görüyoruz, ancak bu süreç daha çok Kürt sorunu ekseninde ele alınıyor. Sizce Türkiye’de gerçek bir demokratikleşme yalnızca Kürt sorununun çözümüyle mümkün mü? Diğer azınlıkların yaşadığı sorunlar bu sürecin neresinde duruyor; barış süreci onları da kapsıyor mu?
Şimdi açıkçası, eğer demokratik bir cumhuriyet hayalinden ve kalıcı bir çözümden söz ediyorsak, bunun yolu öncelikle 1915’le yüzleşmenin zeminini oluşturmaktan geçiyor. Bu zor bir adım gibi görünse de cesaretle atılması gereken bir adım. Sadece ‘Kürt-Türk kardeşliği’ gibi, eşitlik tartışmasını dahi içermeyen yaklaşımlarla gerçek bir çözümün mümkün olmadığını düşünüyorum. Geçmişte müzakere süreçlerinde ortaya konan başlıklara baktığımızda, bunların yalnızca Kürtler için değil, diğer halklar için de geçerli olduğunu görüyoruz. Örneğin anadil talebi farklı halkları da kapsayan bir taleptir. Bu nedenle sürecin yalnızca Kürt-Türk ekseninde ele alınması kalıcı bir çözüm üretmez; aksine ileride daha büyük kırılmalara yol açabilir. Oysa bu süreç tüm halkları kapsamalı ve Ermeniler dahil herkes için geçmişle yüzleşmenin yollarını açmalıdır. Hepimiz biliyoruz ki, eğer 1915’le yüzleşilmiş olsaydı Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, Koçgirî ve Dêrsim’de yaşanan acılar belki de tekrarlanmayacaktı. Bu tarihlerle yüzleşilmediği sürece ise herkesin, kendini güvende hisseden kesimler dahil, her an bir tehlike altında olduğunu söylemek mümkün.
Peki bu koşullarda yüzleşmenin yolları nasıl açılabilir? “Soykırım” ifadesinin bile cezai yaptırımla karşılaşabildiği bir ortamda, geçmişle gerçek bir yüzleşme nereden başlamalı ve nasıl ilerlemeli?
Aslında çok farklı bir süreçten geçtik ve bunu da yaşadık. Özellikle iktidarın son 5-6 yılında ve daha önceki dönemlere baktığımızda, 24 Nisan’a ilişkin basın açıklamaları yapıldığını görüyoruz. Bu açıklamalarda ‘soykırım’ ifadesi kullanılmıyor ama ‘tehcir’ kelimesi tercih ediliyor. Ancak bugün soykırım tanımlarına bakıldığında, tehcirin de bu uluslararası maddeler içinde yer aldığını görüyoruz. Bunun bilinmediği mi yoksa bilinçli bir tercih mi olduğu ayrı bir tartışma konusu. Peki yüzleşme nasıl mümkün olabilir? Öncelikle halklar arasında, özellikle bölgede güçlü bir hafıza var. Bunun sağlıklı bir şekilde sonuçlanabilmesi için gerçekçi bir çaba gerekiyor. STK’ların bu alanda sorumluluk alması, Türkiye-Ermenistan ilişkileri ve geçmişe dair sorunların açık biçimde tartışılması önem taşıyor. Kalıcı, gerçekçi ve çözüm odaklı bir yaklaşım geliştirilmesi gerekiyor. Türkiye’nin geleceğini aydınlatma hedefi varsa, bunu yapmak zorunda. Çünkü ne kadar bastırılırsa bastırılsın, bu mesele sürekli yeniden ortaya çıkıyor ve mevcut siyasi atmosferi de etkilemeye devam ediyor. Oysa tersinden, yani uzlaşmacı bir yüzleşme zemini kurulduğunda, bu coğrafyanın halkları için daha güçlü bir ortak gelecek ihtimali doğabilir. Bu yalnızca azınlıklar için değil, çoğunluklar için de en faydalı yol olacaktır.
Türkiye’de azınlıkların hakikat ve yüzleşme taleplerinin karşılıksız kalması, yeni kuşaklar üzerinde nasıl bir etki yaratıyor? Genç Ermenilerin bu tarihle kurduğu ilişki nedir?
Özellikle birçok gençte şunu görüyoruz; ülkeden başka ülkelere gitme isteği ya da azınlık okullarında kalarak daha kapalı, daha ‘güvenli’ bir yaşam ve eğitim sürdürüp sonrasında yine gitme eğilimi var. Bugün baktığımızda Ermeni okullarındaki toplam öğrenci sayısı anaokulundan liseye kadar yaklaşık 2600-3000 civarında. Bunun önemli bir kısmı da devlet okullarına gidiyor; bu da aslında çok düşük bir sayıya işaret ediyor. Bu gençlerin büyük bölümü özellikle üniversite çağında ya da sonrasında yurt dışına gidiyor. Bunun birkaç temel nedeni var: Ermeni kimliğiyle ilgili kaygılar, eğitim sistemi ve ekonomik koşullar. Ermeni toplumu açısından baktığımızda, 1915’ten sonra da farklı dönemlerde ciddi göçler yaşandığını görüyoruz. 1950-55’lerde Anadolu’daki Ermenilerin İstanbul’a yönelmesi, 1980 sonrası yurt dışına göçlerin artması bunun örnekleri.
2020 sonrasında ise Türkiye’deki tüm azınlıklar açısından yurt dışına gidişlerin arttığını söylemek mümkün. Çünkü genç kuşak büyük ölçüde ülke dışına yöneliyor. Geriye kalanların çoğu yaşlı nüfus olurken, gençler geleceğe dair kaygılar nedeniyle gitmeyi tercih ediyor. Bu, kendi içimizde de sıkça konuştuğumuz bir gerçeklik.
Peki yurt dışına giden gençler yeni bir hayat kurup geçmişle bağlarını koparıyorlar mı, yoksa tarihleriyle ilişki kurarak geçmişin hafızasını canlı tutan bir yerde mi duruyorlar?
Hrant Dink’in de söylediği gibi “her Ermeni bir belgedir” ve bu belge nesilden nesile aktarılır. Yani dededen, neneden gelen hikâyeler bir şekilde kuşaktan kuşağa geçer. Bu konuya çok derinlemesine kafa yormasanız bile, en azından bir farkındalık düzeyinde bu bilgi aile içinde zaten vardır. Ayrıca insanlar, bu coğrafyadan neden bu kadar göç edildiğini ve nelerin yaşandığını kendi düşünce dünyasında da anlamlandırır. Yurt dışında ise özellikle Ermeni topluluklarının yoğun olduğu Fransa, Avrupa, ABD ve Kanada gibi yerlerde, çoğunlukla benzer geçmişe sahip insanlarla temas kurarlar. Kendi akrabalarıyla ve benzer göç hikâyelerine sahip kişilerle bir araya gelirler. Bu hafıza da böylece yeni yerlere taşınır; hatta zamanla daha içe dönük bir aidiyet ve kimlik bilincini de güçlendirebilir.
Soykırımın 111. yılında inkârın sürdüğü ve yüzleşmenin hâlâ gerçekleşmediği bir tabloda, Türkiye toplumu ve azınlıklar açısından nasıl bir gelecek görüyorsunuz?
Bugün bunu söylemek ne kadar anlamlı bilmiyorum ama ben her zaman bir umut olduğunu düşünüyorum. Hiçbir zaman umutsuz değilim. Bu coğrafyada insanların bir gün bir yerde “dur” diyeceğine inanıyorum. Örneğin, 2011’de 24 Nisan’da askerliğini yaparken ölen yakınım Sevag Balıkçı’nın hikâyesini dinleyen çoğu insanın buna üzüleceğini düşünüyorum. Bu, hangi inançtan olursa olsun insanlık açısından bir trajedidir. Eğer buna bile duyarsızlık çok yüksekse, yapılabilecek şeyler de sınırlı kalır. Ama ben yine de umutluyum. Bir gün bu coğrafyaya aydınlığın geleceğine inanıyorum. 1915’te bu süreci mümkün kılanlar olduğu gibi, buna karşı duranlar da vardı. Onları da hatırlayan insanların olduğunu düşünüyorum.
Son olarak şunu sormak isterim: 24 Nisan vesilesiyle demokratik kamuoyuna, Türkiye toplumuna ve diğer azınlıklara bir çağrınız var mı?
Ben demokratik kamuoyuna şunu söylemek isterim: Bugün yaşanan süreç gerçek anlamda bir yüzleşmeye evrilirse, bu coğrafyada herkes için bir aydınlanma mümkün olabilir. Ekonomiden insan haklarına kadar birçok sorunun çözümü de buna bağlı olarak kolaylaşır. Savaş politikalarına ayrılan kaynaklar azalabilir, hasta tutsakların serbest bırakılması gibi adımlar insan hakları alanında önemli gelişmeler sağlayabilir. Bu süreci bir başlangıç olarak görmek gerekiyor; çünkü yüzleşme ve çözüm diğer tüm alanları da olumlu yönde etkiler. Devletler yanlış yapabilir, iktidarlar bunu farklı şekillerde sunabilir ama toplumun göstereceği duyarlılık gelecekte barış alanını genişletebilir. Asıl sorun ekonomik gibi görünse de temel mesele insan hakları ve insan olma meselesidir. Bu sorun çözüldüğünde birçok alan kendiliğinden iyileşecektir.
* * *
Yüzleşme mümkün
Türkiye’de Cumartesi Anneleri ve zorla yerinden edilenler gibi farklı hafıza mücadeleleri var. Bu mücadelelerle Ermeni Soykırımı’nın hatırlanması arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?
Bence ortak bir yüzleşme zemininin oluşturulması gerekiyor. Ancak hafızanın en önemli taşıyıcı alanlarından biri mezarlıklardır ve bu alanlar çoğu zaman ilk hedef haline gelir; çünkü büyük bir hafızayı barındırırlar. Örneğin bir Ermeni köyünün ya da bir yerleşimin izlerinin silinmesi, aslında oradaki topluma yönelik güçlü bir mesaj anlamına gelir. Bu da hafızanın yok edilmesinin bir parçasıdır. Yüzleşme mümkün mü? Evet, mümkün. Ama bunun önce bireyden başlaması gerekir. Herkesin kendi aile geçmişi üzerinden 1915’le ilgili sorular sorması, oradaki kayıpları ve değişimleri anlamaya çalışması bir başlangıç olabilir. Orada yaşayan Ermenilerin ya da diğer azınlıkların nereye gittiğini, yer adlarının neden değiştiğini sorgulamak da bu sürecin parçasıdır. Ancak bunun için güçlü bir siyasi zemin ve toplumsal talep gerekir.
Aksi halde bu süreç ilerlemeyebilir. Bugün bunu konuşuyor olmak bile çoğu zaman riskli ve sonuçsuz görünebiliyor. Ama bu coğrafyada bir gün yüzleşme iradesi oluştuğunda, bu sürece katkı sunan insanlar yeniden hatırlanacaktır. Çünkü bu konuları taşıyan ve köprü olan insanlar giderek azalıyor. Diğer yandan, azınlık haklarının sınırlandırılması, dini kurumlara müdahaleler ve eşit yurttaşlık alanındaki kısıtlamalar da bu süreci zorlaştırıyor. Bu nedenle bugün yaşananlar, ileride daha büyük ihtiyaçlara ve daha geç yüzleşmelere yol açabilir.













