Türk Devlet Aklı - I -

Dosya Haberleri —

4 Ekim 2021 Pazartesi - 05:00

.

.

  • ‘Devletin kurumsal yapısını ne hale getirdiler!’ ve ‘Devlet aklı çöktü!’ yine bu dönemde sıklıkla işitilen yakınmalardır. Peki gerçekten tüm yaşananlar bir adamın kişisel hırsları ya da hezeyanları olarak ele alınabilir mi? ya da gerçekten Türk devlet aklı çökmüş olabilir mi?

RÊNAS CÛDÎ

 

Okumaya başladığınız bu metin, uzun soluklu araştırma-kazı faaliyetlerine eşlik eden, kapsamlı bir tartışmanın sonucu olarak ortaya çıkan sekiz bölümlük bir yazı dizisinin ilk satırlarıdır. Hazırlık aşamasında birçok defa ‘Türk Devlet Aklı üzerine düşünmenin kıymeti nedir? ve ‘Türk Devlet Aklı hakkında yürütülecek soruşturmalar kime seslenmektedir? gibi şüphe uyandıran sorularla yüzleşilmiştir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan kamusal alanlarında özellikle ‘siyasal muhataplık’ bağlamında yürütülen güncel tartışmalar göstermiştir ki, ‘Türk Devlet Aklını’ bütün çıplaklığı ile analitik olarak çözümlemek günümüzün en can alıcı görevlerinden biridir. Zira Kürt halkı adına muhatap kimdir sorusunun tartışma kaldırır bir yanı yoktur. Sadece, muhataplık kurumunun çoklu özneler düzleminde nasıl daha verimli çalışabileceği üzerine yapılacak akıl yürütmelerden bahsedilebilir ve bu da ‘ev-içi bir meselenin’ konusudur. Lakin asıl sorulması gereken soru görünmez kılınarak yüzyıllık siyasal illüzyonun sahnelenmesine devam edilmektedir. Düzenli hayal kırıkları ile yaşamaktan imtina edenlerin cesaretle birbirlerine sordukları soru ise oldukça nettir: Kürdistan Meselesinin savaş ve barış süreçlerinde Türk halkı adına muhatap kimdir? Bu sorunun cevabı ne bir insan, ne bir siyasal parti, ne bir yasama organıdır. Devam edegelen satırlar ve yazı dizisinin her bölümü, hem bu sorunun cevabına dönük arayışlara yanıt olması hem de Türk devlet geleneğine özgü bütünlüklü çıkarımlara vesile olması amacıyla ‘muhatabına’ özel bir tartışma taslağı olarak görülebilir.

   Peşrev

   2001 yılının Ekim ayında Amerika’nın Afganistan’a askeri müdahalesiyle birlikte bir devlet, ‘Büyük Ortadoğu Projesi hayata geçirildi, adım-adım ilerleyecekler ve sıra bize de gelecek!’ korkusuna kapılmıştı. Aradan yirmi yıl geçti, sıra birilerine geldi, birilerine ise gelmedi. 2021 yılının Ağustos ayında Amerika’nın Afganistan’dan geri çekilme süreciyle birlikte aynı devlet, ‘Amerika Ortadoğu’daki varlıklarının önemli bir kısmını yavaş-yavaş çekecek, Irak ve Suriye’de büyük bir siyasal boşluk oluşacak, bu fırsatı kaçırmamak gerek!’ arzusuyla yanıp tutuşuyor. Peki nasıl olur da bir devlet yirmi yıl içinde hayatta kalma kaygısından hayata meydan okuma sanrısına savrulabilir? İlk bakışta bir ‘davranış bozukluğu’ olarak ele alınabilecek bu devlet refleksleri, bahse konu olan devletin Türkiye Cumhuriyeti olduğu hatırlatması yapıldığında, bir ‘davranış sürekliliği’ olarak değerlendirilebilir. Zira; Türk dış politikasının ana karakteri, arzu ve korku arasındaki salınımın bir stratejiye dönüştürülmesi üzerinden şekillenmektir. Fakat sadece dış politika analizleri ile mevcut resmin bir bütün olarak açıklanabilmesi mümkün değildir. Korkularını beka, arzularını ise büyüme sorunsalları ile formüle eden Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet-içi dengeleri, siyasal kültürü ve yönetim biçimi konu bağlamında irdelenmesi gereken hususlardır. Bu noktada devletlerin doğası ve işleyişi üzerine yapılan araştırmalarda sıklıkla kullanılan devlet aklı kavramına başvurulabilir. Peki Türk devlet aklı üzerine düşünme edimi nasıl olabilir, hangi kişiler/gruplar ya da kurumlar merkeze alınabilir, geçmiş ve gelecek arasında bağlantı hatları nasıl kurulabilir? Tüm bu sorulara cevap verebilmek için tartışmayı bir adım geriden, Türk devletine dair güncel kafa karışıklıkları üzerinden başlatmak daha yerinde olacaktır.

   Peker vs. Ahval

   Geçtiğimiz Mayıs ayının ilk günlerinde kıdemli mafya lideri Sedat Peker, yakın tarihe kadar yol arkadaşlığı ve suç ortaklığı yapmış olduğu insanların geçmiş yılların yolsuzluk skandallarına rahmet okutacak pespayeliklerini birer birer açıklamaya başladı. ‘Bir tripod bir kameraya yenileceksiniz’ gibi akılda kalıcı sözleri, drama sanatçılarına taş çıkartan ekran performansı ve iyi bir ön-hazırlık süreci ile şekillendirmiş olduğu kademeli stratejisi sayesinde Mayıs ayı bitmeden tüm Türkiye’nin gündemine oturmayı başardı. Öyle ki, Peker’in videolarında zikrettiği devletle haşır-neşir olan aktörlerin tamamı kısa süre içinde ciddi anlamda itibarı zedelenmiş isimlere dönüştüler. Lakin ifşa edilen ‘organize işlerdeki’ sıfırların sayısı artmasına rağmen kimsenin herhangi bir hukuki yaptırıma uğramaması ve merakla beklenen ‘Erdoğan Helalleşmesinin’ bir türlü gerçekleşmemesi Peker’in yaratacağı muhtemel etkilerin katsayısını düşürmüş ve yeni komplo teorilerine de zemin hazırlamış oldu.

   İçinden geçmekte olduğumuz Peker sonrası günler giderek yükselen bir toz bulutunun arasında kaybettiği yakınlarını arayanların çaresizliğine dönüşmektedir. Fetöcü, Ergenekoncu, İslamcı, Avrasyacı, Natocu ve benzeri isimlendirmelerle herkesin birbirini suçlamasına, kimin kime tezgah kurduğuna dair bitmez tükenmez senaryolara tanık olunmaktadır. Ortaya dökülen suçların kriminal boyutları ve iktidara bağlanan ilişki ağları karşında toplumsal panik-atak krizlerinin nüksetmeye başladığı hissedilmektedir. Ellerindeki stetoskoplar ile devlet koridorlarını dinlemeye çalışan gazetecilerin çeşitli sosyal medya platformlarından büyük spot cümlelerle dağıttıkları reçetelerin toplumsal panik-atak krizlerini geçici süreliğine de olsa yatıştırması beklenmektedir. Mevcut siyasal krizleri analiz edebilmek adına yola çıkanların piyasa sürdükleri örtük faşizm, otoriter popülizm, eksik demokrasi, rekabetçi otoriteryanizm gibi kavramlar ile sürekli bahis konusu olan ‘rejim değişikliği’ meselesine bir ad koyma telaşı içinde oldukları fark edilmektedir. Lakin olup-bitenin bütünlüklü bir çerçeve ölçeğinde çözümlenememesi toplumun belirsiz bir iklime doğru sürüklenişini hızlandırmaktadır.

   Ahvalin anlaşılabilmesi adına kullanışlı çerçeveler üretmeye çalışanların ise yanlış soruların peşine düşüp doğru cevaplara ulaşmak için çabaladıkları görülmektedir. Örneğin; kimilerine göre İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ortaya saçılan bütün pisliğin müsebbibi ve önü alınamazsa her şeyi ele geçirebilecek bir güçtür. Kimilerine göre de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan uzunca bir süredir derin devletin talimatlarını yerine getiren bir kukladan başka bir şey değildir. Karşıt düşüncelere sahip olanlar ise Erdoğan’ın devleti ele geçirdiğini ve kudretinden sual olunmayacağını vurgulamaktadırlar. ‘Devleti kayıt dışına çıkardılar!’, ‘Devletin kurumsal yapısını ne hale getirdiler!’, ‘Devlet aklı çöktü!’ yine bu dönemde sıklıkla işitilen yakınmalardır. Peki gerçekten tüm yaşananlar bir adamın kişisel hırsları ya da hezeyanları olarak ele alınabilir mi? ya da gerçekten Türk devlet aklı çökmüş olabilir mi?

   Türk Devlet Aklı vs. Kodlar

   Sondan başlayacak olursak; kimsenin üzerinde mutabık olmadığı bir kimlikten Türk ulusu ve olmayan bir burjuva sınıfından Türk sermayesi yaratabilecek kadar ihtiraslı olan Türk devlet aklının çökmüş olduğunu düşünebilmek oldukça yanlış bir çıkarımdır. Devlet geleneği ve köken mitleri açısından kapsamlı tarihsel analizlere açık olan Türk devlet aklının sadece 1912 yılından bugüne kadar ki performansına odaklanıldığında bile çökmek bir yana karakteristik özelliklerinden taviz vermeden yoluna devam etmekte olduğunu görülecektir. Türk kimliğinin imtiyazlı kılınması için toplumsal eşitsizliği süreklileştirmek, Türklük dışındaki bütün kimliklerin inkarı için fiziksel ve kültürel soykırımlara başvurmak, düşman kategorisi içinde tasnif edilen bütün grupların maddi ve manevi varlıklarına el koymak, gerçekleştirdiği inkar ve el-koyma organizasyonlarını kutsayarak hem şiddet pratiklerinin hem de söylemin sahiplenilmesi noktasında toplumu suça ortak etmek, tüm bunları açık ve örtük korku mekanizmaları ile sürdürülebilir hale getirmek 21. yüzyılda da Türk devlet aklının vazgeçilmez kodları olarak canlılığını korumaktadır.

   Kodların tazeliğine dair somut örnekler için 7 Haziran 2015 tarihli genel seçimlerden itibaren geçen 6 yıllık süreye göz atmak yeterlidir. Bu süre zarfı içinde peşi sıra gerçekleşen; Kuzey Kürdistan topraklarında etkileri on yıllarca sürecek olan şehir savaşları, sonuçlarıyla iktidar bloğu için adeta bir nimet olan ‘mucizevi’ darbe girişimi, iki yıllık OHAL süreci ve devam eden uygulamaları, Türk tipi başkanlık rejimine geçiş, ‘Arap Baharından’ beri süregelen göç krizinin yönetimi ile zirve yapan olaylar zinciri ortadadır. Yine aynı zaman dilimi içinde Batı Kürdistan’ın ilhak edilmesine dönük kapsamlı üç askeri operasyon ve Güney Kürdistan’da halen devam etmekte olan kalıcı işgal girişimleri söz konusudur. Bu olaylar dizini hayatını kaybeden, zindana düşen, zorunlu göçe ya da sürgüne maruz kalan, işinden atılan ya da malvarlığını kaybeden insanların ‘sayısı’ ile birlikte düşünüldüğünde mevcut resmin bir rastlantısallıktan ibaret olduğunu iddia edebilmek imkansızdır. Uzun vadeli ‘şok ve dehşet doktrini’ olarak tasarlanmış bu stratejinin arkasında bir devlet aklının olduğunu iddia etmek ise kaçınılmazdır. Peki devlet aklı nedir ve nasıl işlemektedir?

   Devlet Aklı vs. Hukuk Devleti

   Modern devlet teorisi bağlamında devletlerin doğası ve gündelik işleyişleri hakkında yürütülen kapsamlı tartışmalarda özellikle birbirine karşıt iki ekolün öne çıktığı görülmektedir: Devlet Aklı ve Hukuk Devleti. Devlet aklı, devletin korunması ve genişletilmesi amacıyla her türlü olanağın kullanımını meşru gören bir yönetim mantığıdır. Devletin korunmasına ve genişletilmesine dair yapılan vurgular, sadece olası toprak kayıplarının önüne geçmek ya da yeni topraklar kazanmak gibi fiziksel çağrışımlara işaret etmez. Aynı zamanda devletin toplum karşısında nüfuz alanlarının küçülmesine mani olmak ya da büyümesini sağlamak anlamına da gelmektedir. Bu yüzden devlet aklı yönetimi, toplumun refahı ya da adaletin tesis edilmesi üzerine düşünmekten ziyade bizatihi devletin selameti üzerine odaklanmayı esas alır. Devletin varlığına dair güvenlik kaygılarının ve tehdit algılarının sürekli olarak gündemde tutulması, siyasal alanın dost-düşman ayrımı çerçevesinde düzenlenmesi, kamusal alana müdahale ederek insanların hayat tarzlarının ve düşünme biçimlerinin belirlenmesi devlet aklının temel parametreleridir. Bu temel parametreler, devlet aklı yönetimin yalnızca devlet-içi dengelerin ya da güç ilişkilerinin nasıl şekilleneceği hususunda bir akıl yürütme biçimi olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte, devlet ve toplum arasındaki ilişkilerin nasıl kurulacağı ve sürdürüleceği de devlet aklı yönetiminin değişmez gündem maddeleri arasındadır. Peki devlet aklı görünmez bir el ya da karanlık güçler tarafından mı icra edilmektedir?

   ‘Devlet seçkinleri’ olarak nitelendirilebilecek askeri, siyasal ve bürokratik elitler eliyle devlet aklının fonksiyonları yerine getirilir. Her daim, devlet aklının yürütücüsü olmak adına birbirleriyle rekabet halinde olan dönemsel aktörler ve devlet aklına sirayet etmek isteyen ideolojiler vardır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, herhangi bir grubun çıkarlarının ya da herhangi bir ideolojinin yansımasının devlet aklı olarak formüle edilemeyeceğidir. Bilakis ideolojilerin ya da grupların devlet aklına hizmet etmesi söz konusudur. Öte yandan, devlet aklının yürütücüsü olan ölümlü iktidarların (devlet seçkinlerinin) tercihleri, arzuları, hassasiyetleri ve benimsedikleri ideolojiler ölçeğinde devlet yönetimine ilişkin değerlendirmelerde bulunulabilir. Fakat devlet aklı yönetimini esas alan bir siyasal yapılanmanın dönemsel olarak otoriter olması ya da demokratik teamüllere riayet etmesi onun başarılı ya da başarısız olduğu anlamına gelmez. Zira devlet aklı için ana mesele devletin geleceğidir ve Michel Foucault’un veciz ifadesi ile devlet aklı yasalar uyarınca komuta eden değil, yasalara komuta eden bir şeydir.

   Hukuk devleti ise devlet aklının tam karşısında konumlanan bir yönetim tarzıdır. Bu yaklaşım, devletin meşruluğunu şiddet tekeli ve keyfilik yerine evrensel hukuk ilkeleri, temel hak ve özgürlüklerden alması gerektiğini vurgular. Böylelikle devletin bürokratik, siyasi ve askeri elitleri belirli ölçülere göre kararlar almak ve uygulamaları hayata geçirmek zorundadırlar. Aksi bir durumda, yani hukuk devletinin olmadığı koşullarda, kaçınılmaz olarak devletin merkezinde devletin bekası adına örgütlü bir suç organizasyonu hüküm sürecektir. Bu yüzden hukuk devleti sadece kanunlarla ilgili bir mesele değildir. Bir devlet sisteminin yapı ve işleyiş bakımından hangi esaslara dayanacağı ve devlet-toplum ilişkisinin sınırlarının nasıl belirleneceğiyle ilgili politik bir idealdir. Bir sosyo-politik tasarım olarak hukuk devletinin yerleşik olduğu devlet yönetimlerinde ana kriterler denetim mekanizmaları, toplumsal adalet, adil gelir dağılımı, bireysel özgürlükler gibi demokratik temalar üzerinden şekillenmektedir.

   Hukuk devleti ile devlet aklı yönetimleri birbirleriyle taban tabana zıt olmalarına rağmen her iki yönetim biçiminin de temas içinde oldukları ortak alanların ve anların varlığından bahsedilebilir. Örneğin, hukuk devletinin günümüz rol-modelleri olarak değerlendirilen birçok Avrupa ülkesinin dış politika alanında ve göç konusunda devlet aklı yönetimine taviz verdiği görülmektedir. Başlı başına bir araştırma konusu olan Almanya-Türkiye arasındaki çok yönlü ilişkilerin sadece göçmen pazarlığı ve Kürdistan Meselesi üzerinden şekillenme biçimine odaklanıldığında, bir hukuk devleti olarak Almanya’nın nerede ve nasıl devlet aklı yönetimine alan açtığına dair çeşitli ipuçlarına ulaşılabilir. Yine hukuk devletinin en başarılı örnekleri olarak kabul edilen İskandinav demokrasilerinin sığınmacıların kabul edilmesi ve entegrasyonu konusunda giderek ayrımcılık düzeyine ulaşan pratikleri bu ülkelerin devlet aklı yönetimine verdiği ödünlerin yansıması olarak ele alınabilir. Dönemsel koşullar ve temalar ile bağlantılı olarak hukuk devletini esas alan ülkelerin devlet aklı ile uzlaşma alanlarına sahip olması bir eleştiri konusu olarak oldukça önemlidir. Lakin bu durum bahse konu olan devletlerin sistemsel mantığı ve işleyişi açısından bir bütün olarak hukuk devletinden çıktıkları anlamına gelmez.

   Devlet aklı yönetimini esas alan bir ülkenin de iç ve dış dengelerin dayatması ile kimi dönemlerde hukuk devletine taviz vermesi söz konusudur. Bu bağlamda devlet aklının siyasal bir gelenek olduğu Türkiye’den verilebilecek en iyi örnekler, yüksek oy oranları ile siyasal alana giriş yapan merkez sağ partilerin serüvenleridir. Demokrat Parti (Menderes), Anavatan Partisi (Özal), Adalet ve Kalkınma Partisi (Erdoğan) örneklerinin ortaya çıkış koşulları detaylı olarak incelendiğinde dönemsel olarak devlet aklının hukuk devletine taviz vermek zorunda kaldığı süreçlerin ürünleri oldukları görülecektir. Demokratikleşme iddiaları ile tek başına iktidar olabilmiş bu partiler, hukuk devleti ilkelerine uygun yeni bir devlet mantığını ortaya çıkarmak bir yana kısa süre içinde devlet aklı yönetimine yedeklenmişlerdir. Bu yüzden devlet aklı yönetiminin konjonktür gereği hukuk devleti usullerine kısmi alan açmış olması en fazla geçici bir ‘iyileşme’ durumu olarak kavranabilir. Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık tarihi içinde herhangi bir dönemin hukuk devleti usullerine uygun bir yönetim anlayışı ile idare edildiğinden bahsedilemez mi?

   Devam-ı Devlet

   Bu sorunun cevabı tartışmasız olarak olumsuzdur. Türkiye Cumhuriyeti, kendisini Devlet-i Aliyye-i Osmaniye (Büyük Osmanlı Devleti) olarak takdim eden imparatorluğun devlet olgusuna kutsiyet atfeden siyasal kültürünü devralmıştır. Ayrıca Cumhuriyet reformlarının öncüsü olan, İmparatorluğun ilk modern eğitim kurumlarında (Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye) okumuş ve çeşitli vesilelerle Avrupa kültürünü deneyimlemiş Sultanın yılmaz muhalifleri Jön Türk ve İttihat Terakki hareketlerinin de ‘devlet-i aliyye’ olgusuna sımsıkıya bağlı oldukları unutulmamalıdır. Adı cumhuriyet bile olsa, devlet aklının bir yönetim tarzı olarak korunması hususunda 1923 patentli Türkiye’nin Osmanlı geleneğine karşı bir reddi miras durumu söz konusu değildir. Yemek duasına başlarken bile ‘devam-ı devlet’ vurgusuna sahip olan Türk kültürünün cumhuriyet ilan ederek hukuk devleti ile hemhal olabileceğini iddia etmek ancak bir yanılsama olabilir. Zira; Türk kültürünün baskın özelliklerinden biri olan devlet milliyetçiliği, devlet işleyişinin toplumun içinden çıkan insanların eliyle icra edildiğini göz ardı ederek toplumun devlet için var-olduğuna inanır. Bu yüzden, her ne kadar seçimlerin ve ideolojilerin siyasal panoramanın şekillenişi ve güncel devlet pratikleri açısından önemi olsa da, Türkiye’de yaşanan irili-ufaklı tüm dönüşümlerin bir yönetim biçimi olarak devlet aklı ve onu var-eden devlet seçkinleri arasındaki rekabet kültürü üzerinden ele alınması elzemdir.

   Peki?

   Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık siyasal tarihi devlet aklı tartışmaları üzerinden yeni bir dönemselleştirme ile nasıl okunabilir?

   Gelecek bölüm: Türk Devlet Aklı -II -

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.