• Carl Jung, aydınlanmamış ve güvensiz bir kişinin, bastırdığı veya reddettiği kötü özellikleri başkalarına yansıtarak "ötekileri" çirkinliğin deposu haline getirmesini ulusal egonun bir benzeri olarak görür. Dünya siyaseti işte böylece iyi ile kötünün nihai hesaplaşması haline gelir. Karşılaştığımız canavarlar, aslında kendi yarattığımız canavarlardır.
  • Hintli Shashi Tharoor: Hristiyanlıkta bedenin bir ruhu vardır, Hinduizmde ise ruhun bir bedeni vardır. Başka deyişle biz, evrensel ruhun, atmanın tezahürleriyiz. Advaita, görünüşler ne olursa olsun bütün insanların bir olduğunu öğretir. Herkes hem kendisidir hem de herkes. Başkasına iyi davranmak, kendine iyi davranmaktır.
  • Dünya düzeni asla güç üzerine kurulamaz, güçten ve dünyadan kendimizi koparma çabasından doğmalıdır. Dünyanın zevklerini tatmış ama sınırlarını bilen bir çabadan doğmalıdır. Dünyayı isteyerek cehenneme çevirenler, kendilerinin de orada yaşayacağını bilmelidir.
  • Kurucu kimliğini sergilemek küresel düzendeki güçlü devletlere mahsustur; ancak bu düzenin çıkarları, onların bütüncül uygarlık vizyonuyla çelişir. Tarihçi Wang Gungwu’nun belirttiği gibi: “Uygarlıklar sınır ötesinde bir arada yaşayabilir; ancak ‘uygarlık gücü’ evrensellik iddiasıyla ulusal çıkarlara alet edildiğinde dünya tehlikeli bir hal alır.

Nathan Gardels* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Portekizli diplomat ve düşünür Bruno Maçães, Noema’da şöyle yazmıştı: “Ulus-devletler Batı’nın icadıdır; doğaları gereği Batı etkisine açıktır. Uygarlıklar ise Batı’ya bir alternatiftir.”

Maçães, Berggruen Press’ten çıkan Daha Büyük Hindistan’ın İzinde adlı yeni kitabında, ulus-devletten binlerce yıl önce var olan Hint uygarlığının ışığının modern Batı’ya (ve yüzyıllar boyunca Batı egemenliğinin şekillendirdiği dünyanın geri kalanına) ne öğretebileceğini araştırıyor.

Carl Jung’un [İsviçreli psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusu] aydınlanmamış ve güvensiz kişi üzerine söylediklerini, ulusal egonun bir benzeri olarak alıntılıyor. Jung’a göre böyle bir kişi, kendi içinde bastırdığı ya da reddettiği özellikleri başkalarına yansıtır; böylece ötekiler, insan kişiliğindeki kötü ve çirkin ne varsa hepsinin uygun bir deposuna dönüşür. Dünya siyaseti işte böylece iyi ile kötünün nihai hesaplaşması haline gelir. Karşılaştığımız canavarlar, aslında kendi yarattığımız canavarlardır. Onlar bizi yok etmeye fazlasıyla hazır olduğuna göre, biz de onları yok etmeye hazır olmalıyız. O son ana kadar beklemek gerekir; belki sorumluluk bilinciyle beklemek gerekir, ama hayat çoktan yok oluşun gölgesiyle kuşatılmıştır.

Hint geleneğinde düalizm

Maçães’e göre İmparator Ashoka’dan Mahatma Gandhi’ye uzanan Hint geleneğinde, böyle bir düalizmi kaderci bir yanılsama sayan farklı bir tutum ve ruh vardır.

Hint düşüncesinde düalizm defalarca çürütülmüştür. Advaita, yani dualizm karşıtlığı, ego ile öteki arasındaki karşıtlığı bilincin en alt düzeyine ait görür. En yüksek idrak ve özgürlük düzeyinde ise benlik, doğuşsuz ve evrensel olan nihai gerçekliğin doğasıyla özdeşleşir. Algılanan kişisel benlik ya da kişilik, geçici bir yanılsama, bir maske sayılır.

Temel Hindu destanı Mahabharata’da öğretildiği üzere, canlı varlıkların bireysel ruhu olan “Jiva”, nihai gerçekliğin yüce bilinci olan “Shiva”dır: “Her şeyin kendi benliğiyle özdeşliğini her zaman idrak edebilen kişi hiç kuşkusuz ölümsüzlüğe ulaşır. Bütün varlıkları kendi benliği sayar ve bütün varlıkların esenliği için çalışır.”

Maçães’e göre Batı’nın ahlak kuramları bunun yanında neredeyse kaba kaçıyor. Hintli diplomat ve BM Genel Sekreter Yardımcısı Shashi Tharoor’a bir Hristiyan din insanı, “Bir Hindu neden iyi olmalı?” diye sorduğunda, Tharoor, Neden Hindu’yum kitabında anlattığı üzere şöyle açıklamış: Hristiyanlıkta bedenin bir ruhu vardır; Hinduizmde ise ruhun bir bedeni vardır. Başka deyişle biz, evrensel ruhun, atmanın tezahürleriyiz. Advaita, görünüşler ne olursa olsun bütün insanların bir olduğunu öğretir. Herkes hem kendisidir hem de herkes. Başkasına iyi davranmak, kendine iyi davranmaktır.

foto:AFP

Ya ‘Hint yolu’ ya da bomba!

Maçães’e göre Hint felsefesi, “ampirik egonun üstüne çıkıp evrensel bir bakışa ulaşmanın mümkün olduğunu” söyler; bu bakış da en az bizimdir. İşte bu düzlemde diğer insanlarla ve siyasi gruplarla savunmaya geçmeden karşılaşabiliriz. Kendimizi, siyaset dünyasının çatışmalarına tabi bir ego olarak en kırılgan hissettiğimiz anda kurallar ve düzen isteriz; oysa bu kavramlar ancak daha yüksek bir düzlemde var olabilir. Ne kadar düşersek, yeniden yükselme çağrısı o kadar yükselir.

Maçães’e göre çatışma güce başvursa bile, dualizm karşıtlığının hakikatine dayanmalıdır. Dünya düzeni asla güç üzerine kurulamaz; güçten ve dünyadan kendimizi koparma çabasından doğmalıdır. Dünyanın zevklerini tatmış ama sınırlarını bilen bir çabadan doğmalıdır. Dünyayı isteyerek cehenneme çevirenler, kendilerinin de orada yaşayacağını bilmelidir.

Maçães tam bu bakışla, uygarlıkların yükselişi ve çöküşü tarihçisi Arnold Toynbee’yi milliyetçilikte vücut bulan “biz ve onlar” düalizmi üzerine alıntılar. Toynbee şöyle demişti: “Batılı bir başlangıcı olan bir bölümün Hintli bir sonu olmak zorunda. Ya ‘Hint yolu’ ya da bomba.”

Bilgelik doğduğu yerde aranmalı

Advaita’nın uygarlık ışığına rağmen Hindistan ulus-devleti, bağımsızlıktan neredeyse 30 yıl sonra, 1974’te ilk nükleer aygıtını denedi: “Gülen Buddha.” Hindistan 1998’de “Shakti Operasyonu” kod adıyla bir sonraki denemesini yaptığında (Shakti, Sanskritçede evreni ayakta tutan ilksel güç anlamına gelir) Pakistan’ın o dönemki muhalefet lideri Benazir Bhutto, Global Viewpoint sendikasyon ağı için yazdığı bir köşe yazısında fevri bir biçimde komşusuna karşı, onun nükleer kapasitesini yok etmek üzere önleyici bir saldırı çağrısı yaptı. Zaten iyice yol almış olan taklitçi rekabet, aynı yılın ilerleyen aylarında Pakistan’ın kendi ilk nükleer denemesini yapmasıyla sonuçlandı; Pakistan böylece bombaya sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke oldu.

Advaita düşüncesine aykırı bu düalist yarış, Peter Sloterdijk’in Batı modernitesinin etkisi altında Çin’de Daoist  [Evrenin doğal akışını, yasalarını ve her şeyin kaynağı olan "Yol" kavramını merkeze alır] düşüncenin gölgede kalışı hakkında söylediklerini akla getiriyor. Kozmosun doğal düzenine uygun davranma yönündeki Daoist ilkeden söz ederken, Alman filozofa antik Çin düşüncesinin bugün iklim değişikliği çağında tam da aradığımız felsefeyi sunup sunmadığını sormuştum.

“Kavramsal olarak evet,” diye yanıtladı, “Daoizm ruhunun bu yeni bilince yaklaştığını söyleyebiliriz. Ama gerçekte Doğu zihni, son yüzyıllarda küresel egemenlik kazanan Batı Aydınlanması’nın araçsal aklı tarafından sömürgeleştirildi. İronik biçimde, eski Asya dünya görüşünün hakikati yeniden inandırıcı görünmeye başladığı tam o anda, o hakikat doğduğu yerde kayboldu.”

Sömürge sonrası dönemde, Batı emperyalizminin ardından ortaya çıkan bağımsız ulus-devletler onun kalıbında kaldı. Ancak yeterince güçlenip refaha ererek kendi ayakları üzerinde durabildiklerinde, Çin ve Hindistan gibi ülkeler tarihin o gölgesinden kurtuldu ve kendi imgelerinde bir gelecek kurmanın yol göstericileri olarak uygarlık köklerini yeniden sahiplendi.

İronik biçimde, kurucu kimliklerini ortaya koyma imkanı yalnızca uluslararası düzende yer alan modern devletlerin gücünde bulunur; oysa bu düzenin çıkarları, onların uygarlık görüşündeki bütüncüllükle çelişir.

Çinli-Singapurlu tarihçi Wang Gungwu’nun Noema’da yazdığı gibi: “Uygarlıklar sınırların ötesinde bir arada var olabilir; ama ‘uygarlık gücü’ evrensel olduğu iddia edilip ulusal çıkarlarla iç içe geçirildiğinde, dünya tehlikeli bir yer olur.”

Uluslararası düzende jeopolitikanın tuzağı, onu meydana getiren düalist zihniyetten doğan çatışmaları kaçınılmaz biçimde davet etmesidir. Bütün farklılıkların ardındaki birliği kavrayan kadimlerin bilgeliğinden yararlanan jeo-uygarlıksal bir paradigma, bu tuzaktan çıkışın tek yoludur. Uzun süredir kayıp olan şey, uzun bir bekleyişten sonra gelecektir.

* Nathan Gardels küreselleşme, jeopolitika, demokrasi ve teknoloji üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Amerikalı bir gazeteci ve yazardır. Noēma Magazine'in genel yayın yönetmenidir.

Kaynak: Noēma Magazine

Kaynak:https://www.noemamag.com/from-the-trap-of-geopolitics-to-a-geo-civilizational-paradigm/