14 Temmuz ve kahramanları

Forum Haberleri —

14 Temmuz 2021 Çarşamba - 09:51

“Bugüne kadar konuşturmadınız, ölüme giderken de konuşturmuyorsunuz. Fakat ben konuşacağım. Ölüm orucunun amacı; cezaevinde ve mahkemelerde uygulanan işkenceleri, politik kimliğimize ve Kürtlüğe dayatılan ihaneti protesto etmektir.”

FUAT KAV

 

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nin celladı Esat Oktay Yıldıran onlarca işkenceci gardiyanla birlikte 35.Koğuş’ta ilk nutuku çekerken, “burası cezaevi değil, askeri bir okuldur” diyerek, şöyle devam etmişti: “Sizler, tamamen bu askeri okulun esaslarına göre
eğitileceksiniz. Türk kültürüyle, Türk bilinciyle, Türk yaşamıyla, Türk kişiliğiyle yoğrulacaksınız. Eski düşüncelerinizi, eski ideallerinizi, eski kültür ve yaşam tarzınızı unutacaksınız. Onları yedi kat yerin dibine gömeceksiniz. Daha da önemlisi Kürt değil, Türk bilinciyle hareket edeceksiniz. Bu bir temenni değil, bir emir, uymanız gereken ve mutlaka yerine getirmeniz gereken bir emirdir. Bunun dışında başka çareniz, başka şansınız yok! Ya Türk olmayı kabul edeceksiniz ya da yok olup gideceksiniz…”

***    

Evet, birçok halk zulüm ve kırımlar görmüş, ama hiçbir halk Bu celladın söylediği biçimde inkâr edilmemiş, yok sayılmamış, dilini, kimliğini, kültür ve kişiliğini değiştirmesi için bu denli işkencelere, ölümlere maruz bırakılmamıştır. Tarihte, bir halkı tamamen inkar etme, onun dilini, kültürünü, kimlik ve kişiliğini yok etme gibi bir politika izleyen sömürgeci bir güç olmamıştır. Bu açıdan Türk egemenliği nadir görülen bir sömürgeci özelliğe sahiptir, ama ulusalcılığına pek kötü öykündüğü Fransa bile Cezayir halkına, “siz Arap değilsiniz, çölde zaman içinde yabancılaşmış, farklı bir dili kullanan Fransızlarsınız” dememiştir. İngilizler, Hindistan halklarının dilini, kültürünü, kimliğini inkâr etmemiştir.

Fuat Kav

***          

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’yle kurulan faşist askeri konseyin talimatlarına uyularak, Diyarbakır Cezaevi’nde söylenenler bu bakımdan ibret vericiydi: “Kürt diye bir halk yoktur. Sizler Türk’sünüz, değilseniz de Türk olacaksınız. Başka çareniz yoktur! ”Buna direnen Kürt tutsaklara ise en vahşi işkenceler uygulanmıştı. “Ya Türk olacaksınız ya öleceksiniz! Ya Kürt olduğunuzu inkâr edeceksiniz ya kafanız parçalanacak! Ya kendinizi reddedeceksiniz ya da yaşama hakkınızı kaybedersiniz!”

Bu sözlerin anlamı şuydu; Kürdistan bilinci yok edilmeli, Kürt halkının isyana kalkma gücü ezilmeli, özgürlük bilinci kafalardan silinmeli, direnenler tasfiye edilmeliydi. Bu sözler sadece söylenen, öylesine anlatılan, ayakları havada kalan sözler değildi. Gereklerinin yerine getirimesi için 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde yoğun ve sistemli işkence yapılmış, onlarca tutsak vahşice katledilmişti. Ancak tutsaklar bu gerçeğin bilincindeydiler. Bu nedenle teslim olmuyor, baskı ve zulme karşı giderek daha fazla örgütlenme arayışına giriyorlardı. Zulmün uygulayıcısı Esat Oktay bu durum karşısında güçsüzleştikçe korkuyor, korktukça şiddeti tırmandırıyordu. Ayağının altındaki toprağın kaydığını, yarattığı korku imparatorluğunun peş peşe darbelerle yıkıldığını göçtükçe baskıyı arttırdıkça artırıyordu. Artan vahşet karşısında itirafçı başları olan Şahin Dönmez ile Yıldırım Merkit, yeni itirafçıları türetmek için mahkemelerde her gün biraz daha saldırganlaşıyorlardı. Şahin Dönmez ile Yıldırım Nerkit Esat Oktay, mahkeme heyeti, 7. Kolordu Komutanı ile kol kola, mahkemede sözcüğün tam anlamıyla terör estiriyor, savunma yapan tutsaklara saldırıyorlardı. Mahkemelerin asıl işlevi; İstiklal Mahkemeleri’nde olduğu gibi Kürt halkının siyasi ve ulusal iradesini savunan tutsaklar için idam fermanı çıkarmak, öncüleri şahsında Kürt halkını ve insanlığı mahkûm etmekti. Bu saldırılara paldırılara paralel olarak siyasi savunmaları derinleştirmek, itirafçıları kapsamlı teşhir etmek zorunlu hale gelmişti. Ancak buna karşı Mazlum doğan, Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir ve diğer öncü kadrolar saldırıları püskürtmek amacıyla siyasi savunma kararını alırlar.

Savunmalar sömürgeciliğin inkâr ve ihanet ettirme politikasını önemli oranda boşa çıkartıyordu. Özgürlük çizgisi, Kürdistan tarihi, Kürt ve Türk gerçekliği ortaya konuluyor, tutsakların şahsında insanlık değerlerine dönük saldırılar teşhir ediliyordu. Kürdistan tarihinde sömürgecilik ilk kez bu denli açık bir biçimde yargılanıyordu. 

Mazlum ve Dörtlerin direnişi, olumsuz gidişatı durdurmada yetmemişti. Kanser öyle ilerlemişti yeni bir çıkışa ihtiyaç vardı. Hayri Durmuş, tek başına kaldığı dört metrekarelik hücresinde bunu düşünüyordu. Duyguları da düşünceleri gibi yoğun ve derindi. Çoğu kez kendi kendisiyle tartışarak sabahlıyordu. Bir çıkış yolu arıyordu. Hayri kendi eylemine varana kadar her şeyi sorgulamaya başlamıştı. Mazlum, hep gözlerinin önündeydi. İlginç ortak anılarını anımsıyor, bazen de tartışıyordu. Mazlum; “partimizi içeride boğmak istiyorlar doktor, bu hareketi kurtarmalıyız. Birinci derecede görev bize,sorumluluk omuzlarımızda. Bunu unutmayalım” demişti. Bu sözler hep bir burgu gibi işliyordu içine. Öteki arkadaşlarının da beklentileri bu yönlüydü. 

Günlerdir sürdürdüğü alıp vermelerden sonra düşüncelerini şu cümlelerle somutlaştırdı: “Hamle zamanı geldi. İlki Mazlum’un, ikincisi Dörtler ‘indi, şimdi hamle sırası bende. Bugüne kadar siyasi savunmayı başarıyla sonuçlandırmak için bekledik. 12 Eylül Faşizm koşullarında altında mahkeme kürsüsünde sömürgeciliği yargıladık, içimizde türeyen ihaneti teşhir ettik. Gelinen aşamada beklemenin anlamı kalmadı. Artık vahşet durdurulmalı, teslimiyet kırılmalı, ihanet çemberi parçalanmalıdır.”

Kemal Pir, aynı katın hücrelerinde Hayri gibi düşünüyor, o da “artık yeter” diyordu. İçsel isyanını şu cümlelerle dile getiriyordu: “Ben Kemal Pir’im. Halka verilmiş sözüm, özgürlük yürüyüşçüleri karşısında yeminim var. Onları asla mahcup etmemeye kararlıyım. Üstelik ben bir özgürlük yürüyüşçüsü olarak her koşulda özgürlüğü temsil etme gibi bir sorumluluk sahibiyim. Ben devrim için değil devrimler için Özgürlük Hareketi'ne katıldım. Önce Kürdistan'da, sonra Türkiye ve ardından Ortadoğu'da devrim yapmak için Abdullah arkadaşa söz verdim ve bunu yapacağımıza olan inancım tamdır. Demokratik Ortadoğu Cumhuriyeti'ni inşa edeceğiz, bunu mahkemede hakimlere de söyleyen bir devrimci olarak bir an önce burada da, Cezaevinde de yeni bir hamle başlatmalıyız. Mazlum yol gösterdi, dörtler bu yolda yürüdü, şimdi sıra bende, bende..."

Günler hızla akıp giderken; bir gün Hayri, Kemal ve Mustafa Karasu elleri arkadan zincire vurulmuş halde, mahkemeye götürülmek için bekletilen tutsakların arasındaydılar. Dar koridor karanlıktı, bir araya gelmişlerdi. Fırsat bu fırsattı ve onlar da bu fırsatı değerlendirmişlerdi. Birbirlerinin kulaklarına fısıldamış, bir iki cümlede anlaşmışlardı: “Eylemimizin biçimi ölüm orucu olacak. Çıkacağımız ilk mahkemede ölüm orucu eylemini açıklayacağız. Sözcümüz Hayri arkadaş olacak!”

***

Normal bir duruşma günüydü. Salonda oturan tutsakların gözleri, her zamanki gibi, karşı duvarda ‘Adalet Mülkün Temelidir’ yazılı panonun ‘Mülkü’ne kilitlenmişti. ‘Mülk’e bakmak zorunluydu. Bütün gözler, duruşma sonuna kadar yazıya kilitlenirdi. Göz ne pahasına olursa olsun kırpılmayacaktı. Tutuklular esas duruşta, sessiz, en ufak bir harekette bulunmadan saatlerce bakarlardı ‘mülk’e. Bazı tutuklular elleri ve ayakları zincirli, mahkeme koridorundaydı. Koridor tıpkı bir köle pazarı gibiydi. Buraya şafaktan beri tutuklular getirilip götürülüyordu. Her şafak vakti burada korku hâkim olurdu. Tutsakların bulunduğu koridor işkence gürültüleri, feryatlar ve işkencecilerin naralarıyla yankılanıyordu…
Bugün gardiyan ve subaylar, mahkeme heyeti ve Yüzbaşı Esas çok daha zalimce davranıyorlardı. Göz açtırmıyorlar, cop ve kalas darbeleri sağanak gibi yağıyordu. Sessiz ve ölümün gölgesinde var olmanın kavgasını veren tutsakların dört gözle baktıkları Hayri, onlarca kez elini kaldırıp söz hakkı istemiş olmasına rağmen verilmemişti. Her defasında “tamam Hayri, söz vereceğiz” denilmiş, buna rağmen verilmemişti. Ancak Hayri kararlıydı, ne pahasına olursa olsun konuşacaktı. Bıçak kemiğe dayanmıştı. Ve mahkeme heyetinden izin almadan ayağa kalkıp, “Konuşmak istiyorum. önemli açıklamalarda bulunacağım. Birinci derecede sorumlu bir insanım, siz de beni bu sıfatla yargılıyorsunuz” dedi ve beklemeden kürsüye doğru ilerledi. Heyet oldubittiye şaşırmıştı. “Tamam Hayri, ne anlatacaksan anlat.”

14 Temmuz 1982 Salı günüydü, hava sıcaktı. Sanki gökyüzünden ateş yağıyordu. Mahkeme nizamı intizamından başlayarak her türlü düzenin eriyip havaya uçacağı bugünün birazdan tarihi bir milada dönüşeceğini, birkaç kişi dışında kimse bilmiyordu. Onca tutuklu ve onları mahkûm etmekle görevli yargıçlar huzurunda konuşmaya başladı:
“Ben bu mahkeme salonunda oturan tüm tutsaklardan birinci derecede sorumluyum. Şimdiye kadar bu sorumluluğumun gereklerini yeterince yapamadım. Bu nedenle hem tarih karşısında, hem halkım, hem de oturan arkadaşlarım karşısında hatalı olduğumu belirtmek istiyorum. Yargılanmamız politik amaçlıdır. Bize yöneltilen bütün uygulamalar gibi, hepsi birer devlet politikasıdır. Sizin bunu değiştirmeye gücünüz yetmez. Bize karşı geliştirilen askerileştirme politikası, tamamen kişiliksizleştirme ve ihanet ettirmeyi hedeflemektedir. Biz burada düşüncelerimizi savunabilelim diye bugüne kadar bekledik. Ama artık bu da elimizden alınıyor ve ihanet tek seçenek olarak önümüze konuluyor. Mazlum Doğan bu uygulamaları protesto etmek için yaşamına son verdi. Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık bize doğru bir yaşama hakkı tanınmadığı için kendilerini yaktılar. ‘Ya ihanet edip devletin hizmetine gireceksiniz, ya da baskı ve zulme dayalı bir yaşamı kabul edeceksiniz’ denilerek başka hiçbir seçenek bırakılmadı. Mademki ihanet etmemenin karşılığında yaşam bize karşı bir silah olarak kullanılmak isteniyor, o zaman biz de bu yaşamı reddediyoruz. Eğer yaşam bir değirmen taşı olup boynumuza asılıyorsa; bu yaşamı kabul etmeyeceğimizi burada bir kez daha belirtmek istiyorum. Bugünden itibaren ölüm orucuna başlıyorum…

Ben PKK’nin merkez komite üyesiyim. Siz de beni bu sıfatla yargılıyorsunuz. PKK yeni bir hareket olarak doğdu, gelişti ve egemenlerin korkulu rüyası haline geldi. 12 Eylül darbesinin nedenlerden birisi de PKK’yi tasfiye etmek için. Bize karşı bu kadar acımasız bir politikanın sürdürülmesinin nedeni de budur. Gördüğünüz şu mahkeme salonunda bulunan tutsakların şahsında bir halk yargılanıyor. Bu yalnız benim sorunum da değildir. Özgürlüğüne susamış Kürt halkın sorunudur...

Bizi bitirmek istiyorsunuz. Bunu önce Diyarbakır Cezaevi’nde, daha sonra da dışarıda gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz. Ama şahsımızda Partimizin ve halkımızın tasfiye edilmesine izin vermeyeceğiz. Aç ve susuz kalır, işkencelere katlanırız, gerekirse kendimizi feda ederiz, yine de izin vermeyiz...”

Hayri’nin sözü bitmemişti. Söyleyeceği daha çok şey vardı. Ama yargıçlar sözünü kesmişlerdi. Ancak sarf ettiği sözler mahkeme salonunda bir bomba gibi patlamıştı. Patlama, salonda oturan tutsaklara hem sevinç hem de biraz korku oluştururken, cellatlar heyetine ise adeta soğuk duş etkisi yaratmıştı. Bombanın pimini çeken Hayri ise bir onur abidesi gibi cellatların panik içindeki hallerine tebessümle bakarak zaferin tadını çıkartıyordu.

Mahkeme heyti panikteydi: “Bir dakika Hayri!

“Beni dinlemenizi istiyorum. Son sözlerimi söyleyeceğim ve bir daha konuşmayacağım. İnançları, politik kimlikleri, ütopyaları ne olursa olsun ölüme gidenlerin son sözleri sonuna kadar dinlenir.”

Yargıçlar öfkelenmişti ama yapacakları bir şey yoktu.
“Bugüne kadar konuşturmadınız, ölüme giderken de konuşturmuyorsunuz. Fakat ben konuşacağım. Ölüm orucunun amacı; cezaevinde ve mahkemelerde uygulanan işkenceleri, politik kimliğimize ve Kürtlüğe dayatılan ihaneti protesto etmektir. Eğer ben bu ölüm biçimiyle arkadaşlarıma, halkıma ve insanlığa faydalı olabilirsem, bundan son derece mutluluk duyarım. Bütün çabamla kendimi bu davaya adamama rağmen, hala da halkıma karşı görevimi tam olarak yerine getiremediğimi biliyorum. Bu yüzden de halkıma karşı hep borçlu olduğumu herkesin huzurunda belirtmek istiyorum...”

Yargıçlar durumdan sıyrılmaya çalışırlarken, otoriteyi kaybetme telaşıyla Hayri’yi susturmak istiyorlardı. Kurulu sistem yıkılmıştı. Zorla, şiddetle ve zumlumla inşa ettikleri nizam bir anda tuzla buz olmuştu.

Hayri son olarak şunları eklemişti: 
“Kürtlerin Özgürlük Mücadelesine, onun özgür yaşam talebine inanan her dürüst insanın, bu mücadelenin başarıya ulaşması için, sonunda ölüm de olsa her türlü yol ve yönteme başvurması bir insanlık borcudur. Söyleyeceklerim, kısaca bunlardan ibarettir...

Salon bir düello meydanına dönmüştü adeta. Hayri ile yargıçlar arasında kalan tutsakların ne yapacakları belli değildi. Ancak herkesin kaderini değiştirecek yeni bir döneme girilmişti, dolayısıyla her tutsak bir biçimde yer alacaktı. Ama nasıl? Risklerle dolu günlerdi.

Ancak bir de Hayri’nin duruşu vardı. Yaptığı açıklamalar çok açık, ortaya koyduğu perspektif çok netti. Herkesi göreve, kendi sorumluluğunu yerine getirmeye davet etmişti.
Gerçek şuydu ki; tohum toprağa düşmüştü. Filize durması, ardından başak tutması uzun sürmeyecekti. Güneş ufuktan doğmuş, ok yaydan çıkmış, köprüler yıkılmış, gemiler yakılmıştı. Artık geriye dönüş yoktu. 

Tutsaklar arasında eller havaya kalkıyordu. Havaya kalkan her el, çelişkinin de çözülüşünün işaretiydi. Yargıçlar bunun anlamını iyi biliyorlardı. Birbiri ardına kalkarak çözümü garantileyen elleri durdurmaya çalışmalıydılar. Heyet başı, derhal devreye girmişti. Hayri’yi yalnızlaştırmanın yolu artık onu susturmak değildi. Tersine, Hayri’yi ikna etme çabasına girmişti. “Baskı dediğiniz şeylerin kaldırılması ve savunmalarınızı rahat yapmanız için ilgili makamlara yazarız.”

Hayri’nin yanıtı netti:
“Hayır! Artık ok yaydan fırlamıştır. Nasıl ki atılan oku geri getirmek mümkün değilse benim de geriye dönüş yapmam mümkün değildir. Bunu siz istediniz. Siz de atalarınız gibi hiçbir zaman anlamadınız, bizi dikkate bile almadınız ve hep başkalarına karşı savaştıracak asker diye gördünüz. Bize hep koşturan, kazandıran, ganimet bıraktıran aşiretler olarak baktınız. Güvenmediniz, sırtınızı vermediniz, hep ikiyüzlü davrandınız. Şimdi de aynı oyunları oynuyor, aynı bakış açısıyla değerlendiriyorsunuz. ‘Sorunlarınızı çözmek için çaba sarf ederiz’ diyorsunuz. Bu sözlere de yabancı değiliz. Hatırlıyorum bu sözlerinizi. Şêx Seîd döneminde, Koçgirî’de, Sason’da, Agirî ve en son Dersim’de söylemiştiniz. Yalandı. Gerçekten de yalan. Ben bizzat kendim, tüm arkadaşlarım adına burada, bu kürsüde sorunlarımızı onlarca kez dile getirdim. Sistemli bir biçimde işkencelere maruz kaldığımızı, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen uygulamalara tabii tutulduğumuzu hep anlattım. Öldürülen, kendilerini yakan, ipi boğazlarına geçirip kendilerini asan onca arkadaşımızın ismini söyledim ama siz, “bizi ilgilendirmez” dediniz. Her defasında, “bizim işimiz sizi yargılamaktır, onlar idari iştir” diyerek, en ufak bir yaklaşım göstermediniz. Daha da ötesi; işte burada, bu salonda, sizin gözlerinizin önünde işkencelerden geçirildik. Tek bir kez dahi itiraz bile etmediniz. Siyasi savunma yapmamızı engelleyen sizlersiniz. Söz hakkı vermeyen heyetinizdir. Bir itirafçıyı saatlerce konuştururken, bize bir iki kelime ettirmek bile istemediniz. Bütün bu uygulamalardan siz de sorumlusunuz. Bu nedenle Ölüm Orucu kararım kesin ve nettir.

Salonda oturan en geç tutsaklardan Ali çiçek’in havaya kalkan eli inmiyordu bir türlü. Bıkıp usanmadan söz istiyor, yargıçların başı ise görmezlikten geliyordu. Fakat Ali söz hakkı almakta kararlıydı. Heyet, Hayri’yi yalnız bırakmak için söz hakkı vermiyordu. Ama o Ali Çiçek’ti, taşı ne zaman gediğe oturtacağını biliyordu. Gençti ama çok şey görmüş geçirmiş, yaşam onu olgunlaştırmıştı. Nerde nasıl hareket edeceğini özgürlük yürüyüşünde öğrenmişti. Yargıçlar sınırı aşmışlardı. Biraz daha dayanacaktı ama ondan sonra ne yapacağını biliyordu. Önce birini, ardından öteki elini kaldırdı. ancak nafile! Duruşmayı bitirmeye hazırlanıyordu heyet. Ali ok gibi fırladı yerinden. Söz hakkı istemeden sertçe konuştu: “Yarım saattir ellerim havada. Bana söz hakkı verin! Konuşmak istiyorum, çok önemli açıklamalarda bulunacağım.” Heyet başkanı “tamam Ali, söz hakkı vereceğim” dedi ve Ali’yi kürsüye çağırdı: Beklediği an gelmişti. Veda edercesine konuşmaya başlayan Ali şunları haykırdı:
“Ben Türk devletinin gerçek karakterini bu salonda ve cezaevinin koridorlarında iyi tanıdım. Yüzlerce ciltlik kitap okumuş olsaydım, devletin gerçek karakterini bu kadar açık anlamazdım. ‘Pratik her şeyin aynasıdır’ sözü, ne kadar da doğruymuş. Bu arada kendimi de bu salonda, cezaevi hücrelerinde çok daha iyi tanıdım. Kürt olduğumu söylüyordum, bunun için mücadele de ediyordum ama eğer cezaevine düşmemiş olsaydım, herhalde kendimi ve halkımı b kadar iyi tanımayacaktım. Hep düşündüm. İşkence görürken, kalaslar altındayken bile hep düşündüm. Günlerce aç, susuz bırakılırken de. Neden? Neden bu kadar işkence? Neden bu kadar zulüm? ‘Nasıl bir işkence?’ diye sorarsanız, cevabım, işkenceyle öldürülen onlarca arkadaşımın ismini bir çırpıda saymak olacaktır. Ona da gerek yok. Bundan bir yıl önce, bu salonda oturan ama bugün olmayan onlarca tutuklu nerede? diye sorsam, vereceğiniz doğru bir cevap olmayacak.”  Mahkeme heyeti yine müdahale etmişti. Ali cevap vermeyi geciktirmedi:
“Hep ‘esas konuya gel’ dediniz. Bizim için esas konu bunlardır. Biz hiçbir duruşmada, bireysel savunma yapmadık. Buna ihtiyaç da duymadık. Biz bir davanın insanlarıyız. Özgürlüğe yürüyen tutsaklarız. Eskiden devleti soyut bir olgu olarak düşünüyordum ama burada, kalaslarla kafalarımızı parçalayan askerleri gördüm. Bizi sabahlara kadar işkencelerden geçiren polisleri gördüm. Boğazımıza ip geçirip, bizi demir parmaklıklara asan yüksek rütbeli subayları gördüm.

Ve sizi…” Ali’nin haykırışı zalimleri derinden sarsmıştı. Her sözü cellatların beynine bir kurşun gibi saplanmıştı. Bakışları şimşek gibi delip geçmişti yüreklerini. Bu nedenle heyet dayanamadı: “Yeter artık. Hakaret yapmana izin vermeyeceğiz. Seni uyarıyorum.”

Ali devam etti: 
“Sonunda Kürt olduğum için vurulduğumu anladım. Özgürleşmeyi seçen Kürt olduğum için işkence gördüğümü, onurlu bir Kürt olarak yaşamayı tercih ettiğim için idamla yargılandığımı ve onlarca arkadaşımın kafalarının neden parçalandığını kavradım. Kürt ve olduğumuz için bize teslimiyet ve ihanetten başka seçenek tanınmıyorsunuz. Ama biz, bu seçeneği kabul etmiyoruz. PKK bana her koşul altında teslimiyeti ve ihaneti reddetme bilincini verdi. Bu bilinçle ben de ölüm orucuna gireceğimi belirtmek istiyorum…”

***

Ali Çiçek’ten sonra birkaç el daha havaya kalkmıştı. Kalkan her el artık eylemi ifade ediyordu.

Havaya kalkan eller arasında birisi vardı ki, daha yüksekteydi. Elin sahibi söz verilmeyeceğinden korktukça, elini daha da yükseklere doğru kaldırıyordu…

Havada asılı kalan elin sahibi Kemal Pir’di. Sabrı çoktan taşmış, öfke yüklüydü. Boğazına kadar dolmuş ve patlamak üzereydi. Öfkeden titriyordu adeta. Söylenmesi gerekeni Hayri söylemişti, uzatmanın anlamı yoktu. Birkaç cümleyle eyleme katılacağını açıklayacaktı. İzin almadan konuşacaktı, el kaldırıp söz hakkı isteme gereği yoktu artık. Öyle de yaptı.

Oturduğu yerden hızla ayağa kalktı:
“Ben de birkaç cümleyle bazı şeyleri açıklamak istiyorum” dedi ve devam etti Kemal Pir: “Uzun konuşmayacağım. Buna gerek de yok. Çünkü söz bitmiştir. Söylenmesi gerekenleri Hayri ile Ali söylemiştir. Onlara olduğu gibi katılıyorum. Özellikle Hayri geniş ve derinlemesine anlattığı için, fazla uzatmadan şunu vurgulamak istiyorum; 1981’de çok direndik ve büyük bir mücadele ruhuyla sürece yüklendik. Çeşitli nedenlerden dolayı fiili direnişe ara verdik. Ancak, mahkemelerde ideolojik, cezaevinde ise düşünsel ve ruhsal alanda büyük bir direniş örneği verdik. Bu ara süreçten büyük dersler çıkarttık ve işte bu seferki ölüm orucu direnişi bu derslerle örülü geleneğin bir sonucu olarak ortaya çıktı ve gidişatı da bu doğrultuda olacaktır...”   

Yargıçların başı bağırmıştı: “Yeter Kemal! devlete hakaret edemezsin!” Sesi titrek, tiz ve öfkeliydi. Nefretle dolu sesle birlikte ağzından hem salyalar akıyordu, hem de lapa halinde yağan kar gibi köpükler saçıyordu…
Kemal Pir soğukkanlı olduğu kadar konuşması da sakindi:
“Mahkeme heyetinin çok öfkeli olduğu belli. Ama yerinde olmayan bir öfke olduğunu da belirtmeliyim. Tam iki yıldır sizi dinliyoruz. Burada, bu salonda bize hakaret ettiniz, küfür ettiniz, askerleriniz gözleriniz önünde bize işkence yaptı... Bizi konuşturmadınız, bir veya birkaç kez söz hakkı verdiniz, o da onlarca kez araya girip sözümüzü kestiniz. ‘Hep kendinizi savunun, bireysel olarak kendinizi ifade edin’ diyorsunuz. Oysa ben tek başıma bir şey ifade etmiyorum. Beni burada yargılarken; PKK Merkez Komite üyesi olmamdan dolayı yargılıyorsunuz. Yani beni PKK’nin dışında tutarak yargılayamazsınız. Dolayısıyla ben de PKK ile bağlantılı olarak konuşmak durumundayım. Zira beni PKK’siz, PKK’yi de bensiz yargılayamazsınız. Bu iki olgu etle tırnak gibi yapışıktır. Eğer beni PKK’siz yargılayacaksanız, o zaman beraat ettirmeniz gerekecek. Çünkü beni PKK’li olmamdan, onun kimliğini taşımamdan dolayı yargılıyorsunuz. Bunlar ne kadar doğru ve yerindeyse, PKK ile bağlantılı olarak konuşmam da o kadar doğru ve yerindedir.”
Yargıç: “Son sözünü alalım Kemal.”
Kemal Pir: “Bu salonda adaletin, hukuk ve vicdanın olmadığını biliyorum. Bu nedenle sizden adalet talep etmek için konuşmuyorum, tarihe insanlığa bir not düşmek için konuşuyorum.”
Yargıç: Kemal, Propaganda yapıyorsun!”
Kemal Pir: “Bitirmeden şunları belirtiyorum: Hayri’nin başlatmış olduğu ölüm orucu eylemine katılıyor, isteklerimiz yerine gelene kadar eylemi sürdüreceğimi belirtmek istiyorum. Bugün burada, gelecekte bu salonda sizin değil tarihin tutanakları okunacak, bunu böyle bilin.”

Ve Kemal devam etti:
“Tarihe şunların da geçmesini istiyorum; Mensubu olduğum bu harekete sarsılmaz inancımı burada bir kez daha belirtmek istiyorum. Dünya görüşüne, ideolojik, siyasi ve felsefi düşüncelerine sonuna kadar katıldığım ve bağlı olduğum PKK Hareketi’nin sadece Kürtleri değil, Türkleri ve Ortadoğu halklarını da birleştireceğine olan inancımı yinelemek istiyorum. Eğer demokratik, eşit ve müreffeh bir Ortadoğu Cumhuriyeti kurulacaksa, onu da mutlaka bu hareket kuracaktır...”

Kemal Pir’in konuşmasından sonra birkaç tutsak daha ölüm orucu eylemine katılmış ve toplam altı kişi olmuşlardı. Mahkeme salonunda açıklanmayla başlayan direniş bir kartopu gibi büyümüş, kurulu düzeni ezip geçecek bir çığa dönüşmüştü. Korku duvarları yavaş yavaş yıkılıyor, yüreklerde oluşan bentler devriliyor, beyinleri saran örümcekler temizleniyordu. Büyük bir dalgalanma yaşanıyordu. Tutuklular birer birer ölüm orucuna katılıyordu. Yargıçlar uyuşmuşlardı adeta ama buna artık son verme zamanıydı. Yükselen dalganın kesilmesi zorunlu hale gelmişti. Heyet, sonunda çözümü bulmuştu; bir an önce duruşmayı bitirmek. Ve mahkeme başkanı kimsenin yüzüne bakmadan deyim yerindeyse her şeyini masada bırakarak kendini apar topar dışarıya atmıştı…

Yargıçlar heyeti, duruşmayı kapatıp salonu hızla terk ettikten sonra, ortalığa sessizlik çökmüştü. Koca salonda çıt çıkmıyordu.
Evet, salonda hayat yoktu. Ama hayatı var etmenin mücadelesi veriliyordu. İşte o gün, 14 Temmuz’da, o salonda gerçek hayatın yeni tohumları atılmıştı. Atılan bu tohum filizlenecek, başak tutacak ve ürünlerini verecekti.  

“Başardık, başardık 6 kişiyle başardık...!”

Yeni yaşamın yolcuları olmak kolay değildi ve bizzat kendi elleriyle tohumu serpmişlerdi. Salonda bulunan herkes duygular denizindeydi; sevinç, üzüntü, keder, korku, öfke ve hatta nefret yan yanaydı. Kimse konuşmuyordu. Ama yüzlerdeki ifadeler, birbirlerine kenetlenen gözler, titreyen dudaklar, yumruk haline gelen eller, yanaklardan süzülen yaşlar çok şey anlatıyordu…

Gardiyanlar sessizdi hala. Oysa duruşma bitimlerinde ayrı bir vahşileşirlerdi. Yargıçlar, ‘duruşma bitmiştir’ der demez fırtına kopar, tutukluların başlarına hemen o anda onlarca cop inerdi. Bilek kemiklerine oturan kelepçeler iyice sıkıldıktan sonra, sopa altında ringlere ve askeri panzerlere doldurulan tutsaklar, cezaevine kadar kanlar içinde kalmış olurlardı. Koridorlarda ise daha ağır sahneler sergilenirdi. Bu sefer kanlı sahneler yaşanmamış, gökyüzüne yükselen çığlıklar duyulmamıştı. Karanlık koridorlarda kan akmamış, demir parmaklıklara bedenler asılmamıştı.

Mahkeme dönüşünde Hayri, duruşmada olmayanlara müjdeyi veriyordu: “Başardık, başardık, altı kişiyle başardık!” Evet, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu'nun açıklanmasıyla direniş kıvılcımı çakılmıştı.

O gün mahkemede olmayan Akif Yılmaz ile Fuat Kav iki gün sonra, Mustafa Karasu ise dört gün sonra kaldıkları hücrede eyleme katılmış, daha sonraki günlerde PKK Hareketi’nden katılımlar devam etmişti. Değişik tarihlerde Deza Hamit, Muzaffer Ayata, Hamit Baldemir, Rıza Altun, TKP/ML TİKKO hareketinden Hasan Hayri Aslan ve daha birçok tutsağın katılımıyla ölüm orucunun süreklilik kazanmasını sağlamışlardı.