Adalı suikastini karartan komiser, şimdi KKTC Polis Genel Müdürü

Dosya Haberleri —

28 Mayıs 2021 Cuma - 21:00

  • “Bu olayı zamanında araştırmamış kişiler, şimdi nasıl araştıracak? Bunlar, soruşturmayı bile olayı aydınlatmak için değil örtbas etmek için yapmışlardı. Kutlu Adalı cinayetinin tahkikatını yapan polis subayı, bugünkü KKTC Polis Genel Müdürü Ahmet Soyalan. Yapması gereken hiçbir şeyi yapmamış biri.”

OSMAN OĞUZ

 

Sener Levent, Kıbrıs’ın hakkında en çok konuşulan ve en deneyimli gazetecilerinden biri.

2000’li yılların başında dönemin Kuzey Kıbrıs Türk Yönetimi Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın hedef göstermesiyle gündeme gelen Levent’in genel yayın yönetmeni olduğu Afrika gazetesi (bugünkü adıyla Avrupa gazetesi), 2011 yılında bir silahlı saldırının da hedefi olmuş; gazetenin kapısına Şener Levent için yazılmış bir tehdit mektubu bırakılmıştı.

Kuzey Kıbrıs’ın milliyetçi-muhafazakar partisi Yeniden Doğuş Partisi ise 2018 yılında Şener Levent’i yaptığı gazetecilik nedeniyle polise şikayet etmişti. Bu dönemde Levent, Türk devletinin Kıbrıs’taki işgaline dair yazdığı köşe yazısında, “Yasemin ve limon kokulu yurduma hangi cehennemden, nasıl geldiniz? Defolup gidin, gideceksiniz, geldiğiniz gibi gideceksiniz” demişti. Şener, geçtiğimiz yıldan beri ise Ankara’da “Erdoğan’a hakaret” suçlamasıyla yargılanıyor.

Türk devletinin tetikçisi ve mafya lideri Sedat Peker’in Kıbrıslı gazeteci Kutlu Adalı’nın 1996 yılında öldürülmesine ilişkin ortaya attığı iddialar ardından da Levent, akla gelen ilk isimlerden biri oldu. Keza Levent, Kutlu Adalı’yı hem yakından tanıyanlardan biri hem de meslektaşı. Adalı, Şener Levent’in yazı işleri müdürlüğünü yaptığı Söz gazetesinde köşe yazarlığı da yaptı.

Avrupa Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Şener Levent’le Kutlu Adalı cinayetine ilişkin son iddialar ve Kıbrıs’ın Türk devletinin kontrgerilla faaliyetleri açısından tuttuğu yer hakkında konuştuk.

 

İnternette size dair arama yaparken “Kıbrıs’ta bir hain” gibi başlıklarla karşılaştım…

Nazım Hikmet’in “Vatan Haini” şiirini biliyorsunuz. Sağolsunlar, bana vatan hainliğini layık görmüşler. Bunun için kendilerine teşekkür etmek gerekir.

 

Peki size neden vatan haini diyorlar?

Öyle diyecekler tabii, çünkü onlarla birlikte hareket etmiyoruz. Kıbrıs, Türkiye tarafından işgal edilmiş bir ada. 1974’ten sonra getirildiğimiz durum da ortaya. İşgalcimiz Türkiye ve Türkiye’nin bugüne kadar gelip geçen hükümetleri. Biz bunlara karşı çıktığımız zaman ise bizi Türkiye düşmanı olarak gösteriyorlar. Sizi de aynı şekilde takdim ettiklerini biliyorum. Oysa bizim söylediklerimizi yapmış olsalardı, bugün Türkiye de, biz de aydınlıkta olurduk; özgür ve rahat olurduk. Bugün ise biz Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs’ın rehinelerine dönüşmüş durumdayız ve bu sorunun çözülmemesinin baş sorumlusu da burayı işgal etmiş ve ikiye bölmüş olan Türkiye’dir. Bunu söylediğimiz iç in, onların istemediklerini yazdığımız, onları ele verdiğimiz için de bize vatan haini diyorlar.

 

Kıbrıs çok uzun süredir Türkiye Cumhuriyeti’nin kontgerilla faaliyetlerinin merkezlerinden biri olarak da anılıyor. Özellikle de Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan bu yana adada Türkiye’nin özel harp çalışmalarının yürütüldüğü sıklıkla söyleniyor. Nedir bu meselenin aslı?

Türkiye’nin Kıbrıs’tan gelip geçmeyen mafya lideri kalmadı. Bugün gördüğümüz mafyaların hepsi buradan gelip geçti. Hatta daha da geriye gidelim: Deniz Gezmişlerin mahkemesinde idam kararını veren yargıç Ali Elverdi bile buradan geçti; buradaki Türk alayındaydı. Şimdi Sedat Peker’in açıklamalarıyla da yeni şeyler öğreniyoruz.

 

İddiaların odağında Kutlu Adalı’ya yönelik suikast var. Siz Adalı’yı tanıyor muydunuz?

Evet, bir dönem de birlikte Söz gazetesinde yazdık, ben ayrıca gazetenin yazı işleri müdürlüğünü yapıyordum. Hatta Kutlu Adalı, o sıralarda kamu görevlisi olduğu için müstear isimle yazıyordu: Kerem Atlı. Çok aydın, ilerici bir kişiliğe sahipti. İşe ilk başladığında, 20’li yaşlarında ise Rauf Denktaş ile birlikteydi.

 

“Denktaş ile birlikteydi” derken aynı politik düşüncelere mi sahipti?

Evet. Kıbrıs’ta, 60’ların başında cumhuriyet ilan edilirken Denktaş ve çevresi, Nacak isimli bir gazete çıkarmıştı. Hatta gazetenin reklamını, “Herkes evine bir Nacak alsın” sloganıyla yapıyorlardı; sanki kelle kesmeye gidecekmiş gibi. Rauf Denktaş, o sıralarda 24 yaşında olan Kutlu Adalı’yı da o gazetenin başına geçirmiş ve yazı işleri müdürü yapmıştı. Kutlu Adalı’nın fikirleri zaman içinde değişti, gerçekleri görmeye başladı; giderek tamamen farklı fikirlere sahip olmaya başlayınca da Denktaş onu uzaklaştırdı. Zaten Kutlu Adalı da artık başka yönde ilerlemekteydi.

 

O zaman da sizinle mi tanıştı?

Hayır, ben onunla Nacak zamanlarından itibaren tanışıyordum. Hatırladığım bir başka şey daha var: Benim ağabeyim, Kemal Akıncı da 60’lı yılların başında Akın isimli bir günlük gazete çıkarıyordu. Kutlu Adalı, bir yandan Nacak gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapıyor, diğer yandan ağabeyimin gazetesine de müstear isimle yazılar yazıyordu. Ben onu ta o zamanlardan beri hatırlıyorum.

Tabii Kutlu Adalı güçlü bir yazardı, yazıları son derece etkili oluyordu. Öldürüldüğü yıllara kadar bunu sürdüren araştırmacı bir gazeteciydi. Bildiğiniz gibi 1996 yılında evinin önünde, sokakta vurularak öldürüldü ve 25 yıldır bu cinayet aydınlatılamadı, çünkü aydınlatılmak istenmedi. Dosya rafa kaldırıldı. O zamandan bu yana Kıbrıs’tan sol yönetimler de gelip geçti ama ne yazık ki onlar da cinayet dosyasının yeniden açılmasını, faili meçhul diye yazılmış bu cinayetin aydınlatılmasını pek arzu etmediler.

 

Kıbrıs’ta da Türkiye’de olduğu gibi bir “tuğla” meselesi mi var yoksa?

Evet, Kıbrıs’ta da bir tuğla işi var. Kutlu Adalı cinayeti de Kıbrıs’ta işlenen diğer siyasi cinayetler gibi faili meçhul diye yazıldı ama biz bu cinayetin failinin meşhur olduğunu çok iyi biliyoruz.

 

Suikast ardından siz de hem gazeteci hem de Kutlu Adalı’nın arkadaşı olarak meselenin peşine düştünüz. Faillere ilişkin elde ettiğiniz güçlü bulgular var mıydı?

Bu konuda çeşitli söylentiler oldu. O sıralarda Abdullah Çatlı, Mehmet Özbay sahte ismiyle Kıbrıs’taydı. Çatlı’nın kendisinin değilse bile onun yönetimindeki kişilerin bu cinayeti işlediğine dair derin şüpheler vardı. Özellikle de Kıbrıslı bir şahsın, Hüseyin Demirci’nin ismi halk arasında çok sık dillendiriliyordu. Demirci, bundan üç dört yıl önce öldü. Buradaki askerle yakın ilişkileri olan biriydi. Kutlu Adalı’nın eşi İlkay hanım da çeşitli defalar eşini Hüseyin Demirci’nin öldürdüğünü söylemişti.

 

Tetiği çeken gerçekten o muydu?

Bunu bilmiyoruz. Atilla Peker, Savcılık’a verdiği dilekçede, Korkut Eken’den Uzi marka bir silah aldığını, Adalı’nın evinin çevresinde dönüp durduklarını ama kalabalık olduğu için bir şey yapmadıklarını söylüyor. Sonuçta onlar, Adalı’yı öldürmeden buradan ayrılmışlar ama bir süre sonra Korkut Eken, “Kıbrıs’taki o iş halloldu” demiş. Kutlu Adalı suikastini onlarla bağlantılı olan Kıbrıs’taki bir başka ekip işlemiş.

Şimdi ortada bu kadar tanık var, yeni bulgular var, bence cinayeti aydınlatmak isterseniz çok daha rahat aydınlatabilirsiniz. Ben ama burada, yönetimde bunu isteyen kimsenin olduğunu sanmıyorum.

 

Neden?

Serdar Denktaş, Türkiye’deki yönetimin Kutlu Adalı soruşturması sürerken “Bu soruşturmaya devam etmeyin” dediğini açıkladı. Bu anlayışın bugün de değiştiğini sanmıyorum. Yeniden araştırılsın diye herkes ayağa kalktı, mecliste bununla ilgili önerge de verildi, araştırma komisyonu kurulması istendi ama bu olayı zamanında araştırmamış kişiler, şimdi nasıl araştıracak? Bunlar, soruşturmayı bile olayı aydınlatmak için değil örtbas etmek için yapmışlardı.

 

Nasıl böyle bir sonuca varıyorsunuz?

O zamanlarda Kutlu Adalı cinayetinin tahkikatını yapan polis subayı, bugünkü KKTC Polis Genel Müdürü Ahmet Soyalan. Ben Soyalan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde verdiği ifadeyi de okudum: Yapması gereken hiçbir şeyi yapmamış. Mesela Kutlu Adalı vurulduktan sonra olay yerine giden ilk polis komiserlerinden Eybil Efendi isimli memurun ifadesini bile almamış. O dönemde siyasi polis şefi olan Mustafa Asilhan’ın da yine ifadesini bile almamış. O gün yapması gereken pek çok şeyi yapmamış olan bir tahkikat şefi, bugün KKTC Polis Genel Müdürü. Şimdi ona gidiyorlar, “Dosyayı raftan indir, yeniden soruştur” diyorlar. O gün bu tahkikatı düzgün yapmamış adam, bugün mü düzgün yapacak? Bence bugünkü Polis Genel Müdürü’ne sorulacak soru ş udur: Bu olayın tahkikatını neden düzgün yapmadın?

 

Bir yandan bugün Polis Genel Müdür olmasında o tahkikatın bir katkısı, etkisi oldu mu acaba, onu da merak ediyor insan…

Herhalde bu gibi hizmetlerin bir karşılığı olarak böyle makamlara gelebiliyorlar. Zaten Ahmet Soyalan, Polis Genel Müdürü olmadan bir yıl önce Lefkoşa Polis Müdür Yardımcısı idi. Lefkoşa’daki bir polis müdür yardımcısının Polis Genel Müdürlüğüne atanması da ilk defa görüldü; hatta Soyalan’ı bu göreve atayabilmek için tüzük değişikliği yaptılar. Şimdi kamuoyumuzun da, siyasi partilerimizin de kendisinden hesap sorması gerekiyor. Belki Galip Mendi’ye şu anda hesap sorabilecek konumda değiliz ama Kıbrıs’ın Polis Genel Müdürü’ne o gün tahkikatı neden doğru düzgün yapmadığını sorabiliriz.

 

Bu söyledikleriniz, Kuzey Kıbrıs’ın yönetici elitinin Türkiye’deki mafyalar ve kontrgerilla güçleriyle ilişkisine dair söylenenleri akla getiriyor. Mesela Rauf Denktaş’ın da Türk Özel Harp Dairesi’nin bir elemanı olduğu söylenir. Kuzey Kıbrıs’ın yönetici elitinin Türk özel harp kurumlarıyla ilişkisine dair siz ne söylersiniz?

Türkiye’deki çetelerle bağlantılı olmayan, zaten burada bu tür makamlara getirilmez. Burada, Türkiye’deki güçlü birimlerden gelen talimatlara uymayanlar barınamazlar. Hele de son seçimlerden sonra bunu çok açık biçimde görmek mümkün. İstediklerini cumhurbaşkanı, başbakan, istediklerini milletvekili yapıyorlar; yaptıkları insanlar da bunun diyetini ödüyor tabii ki.

 

Rauf Denktaş’ın Kutlu Adalı’ya yönelik suikastten haberi var mıydı?

Yani Denktaş’ın bu cinayetten hiç mi haberi yoktu? Bunun elbette olanağı yok. Denktaş, Adalı’nın öldürülmesinden sonra, “Rumlar öldürdü” demişti. Bunu söyleyebildiğine göre demek ki bildiği bir şeyler vardı.

 

Ya da sakladığı bir şeyler…

Evet, bunu saklamak için de “Rumlar yaptı” diyebildi. Dediğim gibi, Türkiye’den gelen talimatlara uymak zorundalar, uymayanlar bu görevlerde kalamaz. Buradaki meclis de, hükümet de Türkiye’nin kuklasıdır; devlet dediğimiz şey, Türkiye’nin kuklasıdır. Avrupa Birliği, biraz daha kibar bir biçimde, “Türkiye’nin alt yönetimi” diyor ama Kıbrıslı Rumlar buraya “işgal altındaki bölge” diyor. Evet, burası işgal altında bir bölge ve işgalci ne derse o oluyor. Tarihte de ben zaten hep böyle gördüm: İşgalci, işgal ettiği bölgedeki insanları dinlemez, o insanlara emir verir.

 

Kutlu Adalı cinayeti konuşulurken bir de sürekli “PKK” parantezi açılıyor. Kimi cinayeti PKK’nin üzerine atmaya çalışıyor, kimi Kutlu Adalı’nın da PKK dostu olduğunu söylüyor; Galip Mendi, manastırdaki kazıyı PKK oraya silah gömdüğü için yaptıklarını iddia ediyor ve son ifadelere göre Korkut Eken de tetikçilere, “Hepsi PKK’li, vurun, öldürün” diyor. Sürekli bir PKK lafı dönüyor. Kıbrıs’ta olan biten her şeyin sorumlusu PKK mi gerçekten?

(Gülerek) Asla böyle bir şey yok.

Burada ama biliyorsunuz, bir de Türkiye’den gelen Kürt nüfus var. Bu insanlara ne yazık ki çektirmedikleri kalmadı. Bir Kürtçe şarkı söyledi diye, evinde bir Kürtçe kitap bulundurdu diye insanlar tutuklanıyor. Burada insan hakları çok açık biçimde çiğnenen bir Kürt nüfus var. Onlara her türlü kötülüğü yapabiliyorlar ama burada aslında ne bir PKK tehlikesi var, ne de bir Kürt tehlikesi. Bana da muhalif olduğum için rahatça bu sözü edebilirler. “Kıbrıslı Türkler ve Kürtler” başlıklı bir yazı yazdım, polis geldi, ifademi aldı. Aslında “Burada da Kürtlerle ilgili gerçekleri yazamazsınız, yazarsanız bedelini ödemeyi göze almanız gerekir” diyorlar.

 

Peki Kutlu Adalı cinayeti bağlamında neden sürekli PKK deyip duruyorlar?

Biliyorsunuz, bunlar hep geçer akçeler. Birini ortadan kaldırmak istersen ya “vatan haini” diyeceksin ya “PKK” diyeceksin. Polis Genel Müdürü’nden bahsettim, o da mesela FETÖ operasyonlarının başında olan biri ve sevmediklerini FETÖ’cü ilan ediyorlar. Ben gazetede yazıp duruyorum: Yahu FETÖ deyip duruyorsunuz ama baş FETÖ’cü Erdoğan’dır ve o da Ankara’da oturuyor, siz burada FETÖ’cü arıyorsunuz.

 

Galip Mendi de PKK’nin Kıbrıs’ta silah sakladığını iddia etmişti…

Galip Mendi doğruları söylemiyor. Lefkoşa’daki Ledra Palace Oteli’nde kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde verdiği ifadelerde de Mendi doğruları söylemedi. Mendi, adada, 1994-1996 yılları arasında Sivil Savunma Teşkilatı Başkanı bir albay ve 2000-2002 yılları arasında Güvenlik Kuvvetleri Komutanı olarak bulundu. Buraya tayin edildiğinde biz, Sivil Savunma günlerinden esinlenme ile ona “SS” diyorduk. Onun dönemleri, burada oldukça karanlık. Aynı dönemde başka bir Barış Kuvvetleri Komutanı da buradaydı: General Hasan Kundakçı, belki de soyadı gibi gerçekten de kundakçıydı, bilmiyorum.

 

Peki mesele bu değilse Kutlu Adalı’yla ilgili esas rahatsızlıkları neydi? Adalı’yı neden öldürdüler?

Bunu herkes St. Barnabas Manastırı’na gece vakti yapılan baskınla ilişkilendiriyor ve Adalı’nın oradaki hırsızlıkla ilgili yazılar yazmasından dolayı öldürüldüğünü söylüyor. Ben açıkçası bunu pek inandırıcı bulmuyorum. İşgalcinin, buradaki askeri zevatın bir yerden gidip bir şey almak için operasyona ihtiyacı olmazdı. İster çalsın, ister topraktan çıkarsın. Burada, zapt ettikleri yerlerde zaten her şeyi soydular. Girne’de, Mağusa’da, Maraş’ta bütün kuyumcu dükkanları soyuldu, soyulmadık hiçbir şey kalmadı. Bu dönem, hırsızlığın, yağmanın gayet serbest olduğu bir dönem ve bunun başında da askeri yetkililer bulunuyor. Gidip St. Barnedas’tan bir İncil çıkarma k ya da bir mücevher çıkarmak için bu kadar gizliliğe gerek yok. Bence burada daha çok siyasi nedenler olmalı.

 

Nasıl siyasi nedenler?

Bana bu cinayetin nedeni olabilecek şöyle bir olay anlatıldı: Kıbrıs’ta 1974’de kaybedilen ya da öldürülen ve halen bulunamayan insanlar için bir Kayıpları Araştırma Komitesi kurulmuştu. Bu komite, çeşitli yerlerde kazılar yaparak kayıpları bulacaktı ama St. Barnabas olayının yaşandığı günlerde bu kazılar henüz başlamamıştı. 90’lı yıllardan sonra Türkiye’den buraya gelenler -aralarında Abdullah Çatlı’nın da olduğu söyleniyor- bu mezar yerlerini saptamaya çalışıyor ve hatta o sıralarda bazı Kıbrıslı Türklerin kapılarını çalıyor ve “Gelin bize öldürdüklerinizi nereye gömdüğünüzü gösterin” diyorlar. Bu mezarlardan çıkardıkları kemikleri de Kay

 u305 pları Araştırma Komitesi bulamasın diye denize atıyorlar.

St. Barnabas Manastırı’nın çevresinde de böyle toplu mezarlar olduğu, bu ekibin onların peşinde olduğu ve kazılarla cesetlerin yok edildiği söyleniyor ve ben de bunu diğer iddiaya göre daha inandırıcı buluyorum. Kutlu Adalı’nın da muhtemelen bunu ortaya çıkarmasından çekiniyorlardı.

 

Peki, son soru: Kıbrıs’taki mafyalardan, tehditlerden, gazeteci cinayetlerinden bahsediyorsunuz; Türkiye’nin izni olmadan kimsenin makamlara oturamadığını söylediğiniz bir yerde böyle bir gazetecilik yapıyorsunuz. 2011’de de size yönelik bir suikast girişimi olmuştu. Bu cesareti nereden alıyorsunuz?

Orhan Veli, “Kelle fiyatına hürriyet bedava” demişti. Bedelini ödemeyi göze alırsanız bunları yapabilirsiniz. Sonunda sizi ya öldürürler ya da başka bir şey yapar, sustururlar. Türkiye’de ne kadar siyasi cinayet işlendiğini, hele de sizin gazetelerinizin başından neler geçtiğini iyi biliyoruz. Bu doğruları söylemenin tabii ki bir bedeli var. Bu bedeli göze alırsanız doğruları da söyleyebilirsiniz ancak her an ölmeye hazır olmalısınız.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.