Leyla İmret 1991 yılında Cizre’de Türk devleti tarafından katledilen babası Abdulvahab İmret’i yazdı…

  • Babam, dilden dile geçen canlı bir hikayenin adıydı. Onu, ailem ve Cizîra Botan halkının anlatımlarıyla tanıdım. Adı yalnızca bir babanın adı değildi; o bir aşkın, bir kahramanlık efsanesinin ve hep canlı kalan bir hatıranın adıydı. Bu anlatımlarla babamın bende kalan anıları canlanıyordu.
  • Ve bir gün evimizi onlarca silahlı adam bastı. Gelenler babamı soruyorlardı. O sorulardan sonra bir daha kapımızı çalan babam olmadı. Annem ve dayımı götürdüler, ellerini kelepçeleyip gözlerini kapatarak. O günden sonra hiçbir şey normal olmadı evimizde. Giden babam ve kalan biz miydik?
  • Babam arkadaşlarıyla toplantıdayken evin etrafını sarmışlar. Devlet, teslimiyet çağrısı yapmış, ama o hızlıca çocukları ve arkadaşlarını arka kapıdan çıkarmış. Çatışmaya girmiş. Cizîra Botan, Zana’ya zılgıtlarla moral vermiş. Çatışma işte böyle sürüp gitmiş. Videodan gördüm Zana’nın bedenini, tabancası elindeydi.

LEYLA İMRET

Saatlerdir masa başında oturmuş bir sağa bir sola bakıyorum. Defter önümde ama elim kaleme gitmiyor. Korku mu, sevginin tarifsiz hali mi bu? Akıl ve duygunun dengesini kuramadığım bir dem. Yazmak ve konuşmak mı yoksa sessizliğe gömülmek mi zor? Medcezirli bir ruh halinden kurtulmak nasıl bir duygu? Başımı bir anlığına kaldırıyorum. Resmine gidiyor gözlerim. Bir resim ne çok anlatıyor hayatı. Saçların, gözlerin ve yüzün. Kalkıp doyasıya öpmek istiyorum. Parmaklarımı yüzünde gezdirmek, başımı dizlerine bırakmak ve kokunu çekmek nasıl da iyi geliyor. Ürküyorum birden. Şehir geceye doğru yol alıyor. Pencereden dışarı bakıyorum. Büyüyen kalabalıkta yalnızlık sarıyor. Gökyüzünde ne seyredebileceğim bir ay var ne de selam yollayabileceğim yıldızlar. Pencereye bir cisim çarpıyor. Birden evden çıkışların canlanıyor gözümde. Gerçeğe dönüyorum.

Babalarının hikayeleriyle büyüyenler

Ne yokluğuna alışıyorum ne de kabulleniyorum. Benimlesin, seninleyim. Nereye gitsem benden önce orada oluyorsun. Bir anne kızının saçlarını örgü yaparken, bir çocuk gülümserken, güneş doğarken ve ay görünürken seni yaşıyorum. Yaşadığını paylaşmak kolay mı? Gerekli mi? Gizemi kaybolmaz mı? Ama paylaşmak özelliğin değil miydi? Tebessümünden güç alıyorum. Geçen zamana dalıp gidiyorum. Bazıları babalarının okuduğu hikayelerle büyür, bazıları da babalarının hikayeleriyle. Ben ikincisiyim.

Ayakkabılarını saklardım

Babam, dilden dile geçen canlı bir hikayenin adıydı. Onu, ailem ve Cizîra Botan halkının anlatımlarıyla tanıdım. Adı yalnızca bir babanın adı değildi; o bir aşkın, bir kahramanlık efsanesinin ve hep canlı kalan bir hatıranın adıydı. Bu anlatımlarla babamın bende kalan anıları canlanıyordu. Her eve geldiğinde beraberinde bir çikolata getirirdi. Ben en çok onun eve gelişine sevinirdim. Bir daha gitmesin diye ayakkabılarını saklıyor, onları bulmazsa gitmez diye düşünüyordum. Ama o her seferinde çıkıp gidiyor, biz de gelmesini bekliyorduk. Her kapı sesi geldiğinde kapıya koşar, o değilse rengimiz değişir ve geriye çekilirdik.

O günden sonra…

Ve bir gün, ben olanların farkında değilken evimizi onlarca silahlı adam bastı. İlk kez böyle kaygılı görmüştüm ev sakinlerini. Gelenler babamı soruyorlardı. Oysa iki gün önce babamla yere oturmuş ve oyun oynuyorduk. O sorulardan sonra bir daha kapımızı çalan babam olmadı. Annem ve dayımı götürdüler, ellerini kelepçeleyip gözlerini kapatarak. O günden sonra hiçbir şey normal olmadı evimizde. Ne annemin gülüşüne tanık oldum ne de sokakta korkusuzca oynayan biz çocuklara eşlik eden büyükleri gördüm. Giden babam ve kalan biz miydik? Yıllar sonra anladım ki o gün sadece biz çocuklar için değil, aynı zamanda aile için de geri dönüşü imkansız bir gündü.

Arkadaşlarının izini takip etti

Babamın hayalleri vardı ve bu hayaller ancak hakikatin peşinden gidilerek gerçeğe dönüşebilirdi. Hakikat bir yerde özgürleşme alanıydı. Ve o da özgürce yaşatmak isterdi çocuklarını. O artık kendini halkına adanmışlığın adı olmuştu. Aynı sofrada oturduğu ve aynı yolda yürüdüğü, bayraklarını devraldığı Berivan, Nizar, Baran, Çekdar, Zana ve daha nice arkadaştan etkilenmişti. Özgürlük en çok anlam kazandığı mekanlarda yaşanacaktı. Hakikatin bilincine orada daha derinden varılacaktı. Önce Akademi’de Bilge’nin eğitiminden geçmiş sonra da dağ ve şehirde izini takip etmişti arkadaşlarının.

Her evde bir anısı vardı

O yıllar, Cizîra Botan serhildanının örgütlenme dönemiydi. Ev ev, köy köy örgütleme yapıyordu. Ve o gün gelmişti. Haber Nusaybin’den gelmişti. Daha önce Cizir’de kalmış Kamuran, bir grup arkadaşıyla birlikte sonsuzluğa ulaşmıştı. Sessiz kalınamazdı. Ve bir anda şehir insan seliyle dolup taşmıştı. Vurulanlar oluyordu ama halk geri adım atmıyordu. Berivanların ektiği tohum filiz veriyordu. Ve babam Haşim bunun öncülüğünü yapıyordu. O günden sonra şehirde her sohbetin misafiri olmuştu. Herkesin babama dair bir anlatısı vardı. Biri “Haşim çok güzel, ince ve uzun boylu bir gençti”, öteki “Alçakgönüllüydü. Yaşlıyla yaşlı, çocukla çocuk olurdu” diyordu. Bir başkası gözlerindeki yaşı gizlemeye çalışarak “Akşamları asker sesi geldiğinde onu arardık. Haşim, bir anda ortadan kaybolurdu” diyordu.

Her evde bir anısı vardı.

Her sokakta bir iz.

Her insan babamdan bir parçayı yanında taşıyordu.

Halkın anılarında yaşıyor

Babamın dağdaki kodu Zana’ydı, şehirdeki kodu ise Haşim. Onun şehadetinden sonra doğan kardeşime Haşim Zana adını verdiler. Bir köyde bir anne babamla anısını anlatmıştı bana: “Zana bir gece bizde kaldı. Sabah erkenden asker ve özel timler köyü bastı. Ev ev aradılar. ‘Seni saklayacağız’ dedik. ‘Hayır, benim için kimse tehlikeye girsin istemem’ dedi. Zana ne yaptı, nereye gitti diye korkuyor, endişeleniyorduk. Güneş doğduğunda tarlaya gittik. Onu gördüm. Zana, ekinlerin arasında oturmuş, geceden şafağa kadar yerinden kımıldamamıştı. Ağlayarak, ‘Size, irade ve inancınıza kurban olayım’ dedim. ‘Heval Zana askerler gitti, gel artık’ dedim.”

Anne anlattığında gözleri yaşla doluyordu. Beni kucakladı. Uzun yıllardan sonra anladım, insan başkalarının anılarında da yaşayabiliyor.

Özgür bir ruh yerde yatıyordu

Ve bir gün şehri bir kara bulut kaplamıştı. Babam arkadaşlarıyla toplantıdayken evin etrafını sarmışlar. Devlet, teslimiyet çağrısı yapmış, ama o hızlıca çocukları ve arkadaşlarını arka kapıdan çıkarmış. Çatışmaya girmiş. İnsanlar o günü hatırladıklarında, “Bombaların gürültüsü vardı. Fakat o tek bir tabancayla cevap veriyordu. Damdan dama atlıyordu” diyor hâlâ. Cizîra Botan, Zana’ya zılgıtlarla moral vermiş. Çatışma işte böyle sürüp gitmiş. Herkes Zana’nın kaçıp kurtulduğunu sanmış. Oysa Zana oradan çıkmak için damdan atladığında ayağını çarpmış. Ayaklanana kadar taramışlar onu. Videodan gördüm Zana’nın bedenini, tabancası elindeydi. Başında kefiyesi, üzerinde yeşil bir mont ve kot pantolonu vardı. Özgür bir ruhtu. Onu sağ yakalayamadılar. Hatta yakalayabilmek için başına ödül koymuşlardı. Özgür bir ruh yerde yatıyordu işte. Ah! O nasıl bir acıydı.

İhanet en ağır gelen sözcüktü

Onun şehadeti Cizîra Botan için ağır olmuştu. Herkes teslimiyeti reddeden, cesur, tereddütsüz kahramanlığına, fedakarlığına ve direnişine tanıklık etmişti. Cizîra Botan’ın yüreği onunlaydı. Onu seviyorlardı, onun verdiği kavgadan güç alıyorlardı. Direniş ve şehadetiyle herkesin hafızasında yer etmişti. Babam bir ihbar ve ihanet sonucunda 5 Ocak 1991’de vurulmuştu. Oysa düşman senelerce yakalayamamıştı onu. İhanet en ağır gelen sözcüktü. Ama tarihimizin de bir gerçeğiydi. Sonrasında evimizin biraz ilerisinde birkaç gün tarlada ölü bir adam olduğu söylenmişti. Kimse dönüp bakmamıştı. Yoldaşları intikamını almıştı babamın.

Newroz kutlamaları kapımızın önünde başladı. Newroz alanına doğru yürüyüşe geçiyordu on binlerce insan.

20 yıl sonra geri döndüm

Babamın şehadetinden sonra bizim için her şey değişti. Ailemiz dağıldı. Cizîra Botan’dan uzak düştük. Yabancı şehirlerde büyüdük. Annem çocuklarını koruyabilmek için göç yollarına düştü. Korku, göç ve yersiz-yurtsuzluk içerisinde yaşadık. İnsan bazen ülkesini bırakır ama ülke insanın içinde kalır. Yıllar geçti. Okumak için Avrupa’ya gittim. Her ne kadar hayatımı orada sürdürsem de içimde bir duygu yaşadı hep: Dönmem lazım. Sadece çocukluğumun geçtiği yerleri görmek için değil, kendimi görmek için. 20 yıl sonra Cizîra Botan’a döndüm. Babamın mezarında durdum. Eş, kardeş, oğul ve kızı olarak ilk defa toplanıyorduk mezarı başında. O an kayıp yılların gözlerimin önünden geçtiğini fark ettim. Hikayem de orada başladı.

Cizîra Botan’da tamamlandım

Dicle Nehri, onların çağlayan devrimlerinin ve emeklerinin şahididir. Gittim, ona sordum: “Doğa, nehir, vadi! Hadi siz söyleyin. Siz, bu ülkenin tarihinin tanığısınız.” Artık onların gözüyle bakacaktım. Buradayım ve hissediyorum. Onlar bana bir görev vermiş gibi, hayat beni buraya taşıdı. Partiye gittim, adaylığımı koydum. Bu, oradaki örgütlenmeye katılmam için bir fırsattı. Artık ben de oranın bir parçasıydım. Kapı kapı gezdik. Heyecanlıydım. Burası benim yurdum! Anamın, babamın, dedemin yurdu. Evimdeyim. Fakat ne kimse beni tanıyor ne de ben kimseyi. Daha ben söze giremeden orada bulunan arkadaşlar “Şêx Zeynê Kal’ın torunu, Pîrê Xecê’nin torunu, Haşim Zana’nın kızıdır” derlerdi. Daha sözlerini bitirmeden insanlar kalkıp kucaklıyordu. Gözleri doluyordu. Ve ben doyasıya yaşayamadığım babamın bıraktığı etkiye şahit oluyordum. O gün yalnızca bir şehre dönmediğimi anladım. Köklerime de dönmüştüm. Uzun yıllar boyu yarım kaldığımı hissettim, Cizîra Botan’da tamamlandım.

Yokluktan bir varoluş yarattılar

Bugün biri bana “Babanı tanıdın mı” diye sorarsa, hiç tereddüt etmeden “Evet, onu seneler sonra tanıdım. Bir fotoğraftan, bir belgeden değil, onu halkının gözlerinde tanıdım. Onların anılarında. Cizîra Botan sokaklarında. Dicle’nin sesinde tanıdım’’ derim. Çünkü bazı insanların ömrü kısa sürse de insanların hafızasında uzun süre yer edinirler. Anılar anlatılırken buna sevgi eşlik ediyorsa ölüm insanı hafızalardan silemez. Ebedileşmenin gerçek anlamı da budur. 

Yürekten teşekkürler sizlere. Halkınıza duyduğunuz aşk için. Çocuklar için kurduğunuz düşler ve daha iyi günlerin geleceğine duyduğunuz inanç için teşekkürler. Yokluktan bir varoluş yarattılar. Her kuşak bir önceki kuşağın çabalarından doğar. Bugün yoldaşların onurlu bir görev olarak o yolu yürümeye kararlılıkla devam ediyorlar. Ta ki bu toprağın çocukları barış, özgürlük ve huzur içinde büyüyene dek. Senin ve bizde özgür bir bilinç yaratanların ruhu şad olsun.