Barış Bıçakçı’dan bir meydan okuma

Kültür/Sanat Haberleri —

29 Eylül 2021 Çarşamba - 19:00

Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme

Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme

  • Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, eylül ayı içerisinde İletişim Yayınlarından çıktı. Barış Bıçakçı artık edebiyat kanonunda kendine yer bulmaya başlamış tecrübeli bir yazar.

 

BİLGE AKSU

Türkiye edebiyat camiasının eskiden beri aşamadığı bir problem vardır. Yazarın cinsiyeti neyse, karakteri de aynı cinstendir. Özellikle son 30-40 yıllık yazın geçmişine baktığımızda bu sorunun ayyuka çıktığını kolaylıkla fark ederiz. Mesela Orhan Pamuk’un en çok eleştirildiği yönlerden biri bununla ilgilidir. Kitaplarında soyut, renksiz, hayalden öteye geçemeyen ve tipik kadın karakterlerin olması onun en büyük eksiklerinden biri olarak görülür. Yalnızca nobelli yazarımız değil, onun çağdaşı pek çok erkek yazarda da bu sıkıntıyı tespit etmek mümkündür. İhsan Oktay, Hakan Günday, Murat Uyurkulak, Hakan Bıçakcı, Emrah Serbes ve daha bir sürü yazarı bu konuda örnekleyebiliriz.

Erkek yazarlar kadın karakterlerden ne uzak duruyor?

Geçtiğimiz aylarda Gaye Boralıoğlu ile yaptığımız röportajda da bu konu üzerinde durmuş, onun da bu eksiklikten dert yandığını öğrenmiştik bu sayfada. Ona bu soruyu sormamın sebebi, bu hususta diğer yazarlardan ayrışıyor olmasıydı. Bir kadın yazar olarak son derece canlı erkek karakterler yaratıyor olmasını ondaki bir hikmete mi bağlamalıydık, yoksa ‘diğerlerinin’ bu konuda dertlenmeyişine mi? Bu röportajdan sonra aklıma gelen başka kadın yazarlardan da yola çıkınca, örneğin Ayfer Tunç, erkek yazarların kadın karakterlerden uzak durduğu sonucuna vardım şahsen. Bunun birçok sebebi olabilir ve bu apayrı bir tartışmanın konusu. Bugün Barış Bıçakçı’nın yeni öykü kitabından bahsedelim. Çünkü, belli ki böyle bir eksikliğin farkına vararak öykülerini oluşturmuş kendisi.

Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, eylül ayı içerisinde İletişim Yayınlarından çıktı. Barış Bıçakçı artık edebiyat kanonunda kendine yer bulmaya başlamış tecrübeli bir yazar. En çok okunan ve popülerleşen eserleri Ankara üzerineydi. Seyfi Teoman’ın sinemaya uyarladığı Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de kasvetli bir Ankara atmosferinde iki arkadaşın aynı kadına aşık olması sonucu gelişen olayları görmüştük. Anlatının tek cümlelik bu özetinden rahatlıkla anlaşılacağı üzere, odağında iki erkeğin olduğu bir hikayeydi bu. Hatta Nihal’in ağabeyi Fikret de işin içine girince tek bir kadın karakter ve üç erkek karakter karşımıza çıkıyordu. Yine bir başka ses getiren romanı Sinek Isırıklarının Müellifi’nde ise Eryaman’daki toplu konutların birinde, editörden onay almayı bekleyen bir yazarı, Cemil’i izliyorduk kitap boyunca. Evden hiç çıkmayan karakterimiz, Turgut Özbenvari bir bunalımın içinde bize Nazlı ile olan hikayesini aktarıyordu.

 

Bir kadının gözünden öyküler

Bıçakçı’nın yeni çıkan kitabı ise on dört öyküden oluşuyor. Geneli kısa öyküler, hatta bir tanesi küçürek öykü kategorisinde. Fakat yazının gidişatından anlaşıldığı üzere, benim en çok dikkatimi çeken yönü, Bıçakçı’nın bu kez odağına kadın karakterleri alması ve bunda epey ısrarcı olması. Öykülerden altısı bir kadının gözünden anlatılmış. Halihazırda incelikli bir dili ve dünyası olan yazarın bu tercihiyle birlikte, öykülerin duygusal etkisi de epey derinleşiyor ve incelikli bir hale geliyor. Feride’siz Gülümseme, Eşelek ve Küf öyküleri bu bağlamda en başarılıları. Fakat bir erkek çocuğun gözünden annesini tanıdığımız Annemin Hikayesi de aynı incelikli duygu dünyasına katıp sürüklüyor bizi.

Feride’siz Gülümseme

Öykülerin hepsini değerlendirmeye alıp genel bir tema oluşturmaya çalışırsak, yarım kalmış aşkları, çocukluk travmalarını, ebeveyn-çocuk ilişkilerini görüyoruz. Benim dikkatimi çeken öykülerden biri, Feride’siz Gülümseme örneğin. Babalarını kaybetmiş iki kız kardeşin, baba evinin salonunda, önlerinde onun eşyaları yığılı halde geçmişe yaptıkları bir yolculuk söz konusu burada. Erkek kardeşleri de var bir yerlerde ama onların hatıralarla işleri kalmamış. Şaşırtıcı değil. Erkek dünyasının sürekli bir yerlere takılıp duran sivri köşeleri işte. İzin vermiyor o boşluğa düşmeye. Olan da Feride’ye ve kız kardeşine oluyor.

Eşelek: Anne-kız hikayesi

Bir diğer dikkat çekici öykü, Eşelek. Anne-kız hikayesi. Bir okuma grubuna dahil olan kızın, gerçekle hayal arasında bir yerde duran anneyi oyalama ve olgunlaşma serüveni. Yine hatıraların içinde yapılan bir yolculuk bu da.

Tabii bir de Mehtap var. Üzerindeki Boşluk hikayesinin kahramanı Mehtap. Annesinin bazı huylarına öfkeli. Mesela daire kapısına 44 numara erkek ayakkabısı koymasına. Belki de annesine değil, onu bunu yapmaya zorlayan şartlara öfkeli. Annesiyle birlikte çıktıkları bir tatilde, bütün sempatisine ve hoş görüntüsüne rağmen gösterişçi bir hareket olarak plajda Ulysses okuyan bir doktorun 44 numaralı ayakkabılarına da öfkeli ama.

Öykülerde şaşırtıcı son

Barış Bıçakçı’nın kaleminde yalnızca erkek cinsiyetinin olmadığını anladığımız bir kitap bu kısacası. Geçmişin, çocukluk travmalarının, yasın, özlemin en incelikli işlenişlerinden biri belki. Ama dikkat çeken bir başka hususa da değinmemek olmaz. Sanıyorum Barış Bıçakçı, Nolanvari bir kurgu da hayal ediyor zaman zaman. Öykülerin neredeyse hepsinde şaşırtıcı plot-twistler (sürpriz son da diyebiliriz) mevcut. Bu hususta öne çıkan Küf, Yüz Yirmilik Keçeli Kalem Takımı ve Kusursuz Kısırdöngü adlı üç öyküyü işaretlemek isterim. Fakat plot-twist’in adabına uygun düşsün diye, bu öykülerin içeriğinden bahsetmekten de uzak dururum. Meraklısına kefil olacağımı belirtmem yeterli.

Kısa anlatılar derin cümleler

Genel olarak ortalama ve iyiye yakın nitelikte öykülerin bulunduğu bu incecik kitabı son derece akıcı şekilde okuyabileceğinizi zaten Barış Bıçakçı’nın diline aşinaysanız bilirsiniz. Nitekim onun en büyük başarısı, kısa anlatıları derin cümlelerle süsleyebilmesinde yatıyor. Kimisi aforizma da diyor buna ama bu tabiri aşağılayıcı bulduğum için tercih etmiyorum. Onlardan kısa bir örnekle bitireyim. Yıllar boyu aşık olduğu kadının, Funda’nın başarılı bir yazar oluşunu hazmetmekte zorlanan zavallı bir adamın kaleminden, Gülünç Geçmiş adlı öyküden:

“Canım yanıyordu. Keşke diyordum Funda, kitaplarından birinin Fransızcaya çevrilmesi vesilesiyle yapılan bir söyleşide mesela, mutfak masasında otursa ve ‘Çileği saklamak için reçel yaparız,’ dese. ‘Salatalığı saklamak için turşu kurarız,’ dese. Yaşadıklarımızı saklamak için de kurmacaya başvurduğumuzu söylese! Bir duyguyu saklamanın, yaşatmanın en iyi yolunun onu bir öykünün ya da bir romanın içine yerleştirmek olduğunu söylese. Sonra balkona çıksa, arkasına yüksek, parlak binalarıyla sevimsiz bir şehir manzarasını alıp güzel gözlerini kısarak, ‘yazarın ömrü kahramanlarının ömrü kadardır,’ dese…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.