Zaman, bir anlatıcı olabilir mi?

Kültür/Sanat Haberleri —

27 Şubat 2022 Pazar - 19:50

  • Anılarımız orada durdukça, geçmişe doğru yolculuk yapabiliyoruz. Peki ya anılar ortadan yok olursa? Onları sakladığımız yer neresidir ki gidip bulabilelim? Yazarın peşine düştüğü en önemli sorular bunlar. Kitabın girişindeki epiloglarda da buna değiniliyor zaten. 

BİLGE AKSU

Anlatı geleneğinin son yarım asrında dikkat çekici şekilde öne çıkan bazı öğeler var. Eskisi gibi olay anlatımından vazgeçilmesi, beraberinde içeriği çekici hale getirecek bir takım çözüm yollarının bulunması zorunluluğunu da getirdi. 19. yüzyıl serüven romanlarının okuyucusu için en mühim soru, bundan sonra ne olacağıydı. Karakter başına ördüğü çoraptan kurtulabilecek mi, karanlıkta dolaşan şapkalı bu adam da kim, genç kız arzu ettiği kişiyle evlenebilecek mi gibi sorular, yazarın asıl amacını ortaya koyduğu gibi, okuyucunun da beklentisini karşılayabiliyordu. Fakat 20. yüzyılda işler hızla değişti.

Okur ‘ne olacak’ sorusunu bıraktı

Yeni yüzyılın okuru, bundan sonra ne olacak sorusuyla ilgilenmeyi bıraktı ve yeni arayışlara girdi. Örneğin karakter nasıl bir ruh halindeydi, çevrenin karakter üzerindeki etkisi neydi, bu yaşananlar nasıl bir ortamda gerçekleşiyordu… Artık anlatı, eskisi gibi tek boyutlu bir çizgide ilerlemeyi bırakmış, birden çok meseleyi, makul bir içerik ve biçim uyumuyla bir araya getirip katmanlı bir yapı elde etmeyi amaçlıyordu. Bir anlatıda hem karakteri tanımak, hem yaşadığı kenti ya da ülkeyi saf gerçekliğiyle görebilmek, hem de yaşadığı zamanın izlerini anlatıda sürebilmek istiyordu okuyucu.

Sinemada sanat yönetiminin işlevi gibi düşünebiliriz bunu. Bir dönem filminde, anlatılan dönemin izlerini taşıyan bütün ayrıntılar görsel bir tasarımla bir araya getirilir ve hikaye o arka planda kayda alınır. Peaky Blinders’ı izlerken, Jack London’ın vahşi İngiltere’sini görebildiysek sebebi budur. Ya da yerli işlerimizden Kulüp’ü izlerken, dönemin Beyoğlu sokaklarında gezintiye çıktığımızı hayal edebiliyorsak da aynı sebeptendir.

Edebi anlatıda bunu en iyi yapanlardan biri Orhan Pamuk. Zaten aldığı Nobel ödülünün sebebi açıklanırken de bu duruma hafiften değinilmişti. İstanbul şehrini, bütün zamanlarda en iyi şekilde anlatıya katabilmesi ve gerçekçi ayrıntıları canlandırabilmesi onun en etkileyici özelliğiydi. Masumiyet Müzesi ilk çıktığında, belki önceki kitaplarına kıyasla vasat bulundu ama herkesin hakkını teslim ettiği ilk şey, romanda kullanılan nesnelerin, dönem Türkiye’sini oldukça başarılı yansıttığıydı. Nitekim, akabinde açılan müze de bunu destekledi. Türkiye’deki ilk tematik edebiyat müzesi olarak tarihte yerini aldı. Orhan Pamuk bunu diğer eserlerinde de başarıyla uyguladı. Benim Adım Kırmızı’da 17. yüzyılı, Sessiz Ev’de 20. yüzyıl ortalarını, Veba Geceleri’nde 19. yüzyıl sonlarındaki –kurgusal- bir adayı bütün arka planıyla öylesine betimledi ki, hakkında en çok söylenen şey, onun araştırmacı ve gözlemci kişiliğinin ne denli sağlam olduğuydu.

Günümüz romancılığında bunu ortak bir uğraş olarak görüyoruz artık. Dünyanın neresinde olursa olsun, aktarılan hikayede hem dönemin sosyal, siyasal ya da ekonomik koşullarına hakim olabiliyor, hem de karakterin tasarımında bu etkenlerin rolünü ölçebiliyoruz. Şili’den Alejandro Zambra, Almanya’dan Monika Maron, İskandinavya’dan Erlend Loe, Türkiye’den Ayfer Tunç ve daha bir sürü örnekle bunu destekleyebiliriz. 

Gospodinov’un Zaman Sığınağı

Bulgaristanlı yazar Georgi Gospodinov da bu hususta yıldızı parlayan isimlerden biri. Türkçeye çevrilen son kitabı Zaman Sığınağı’nı okurken bu yazıyı yazma fikri oluştu kafamda. Kitap, demans hastaları için yaratılan ‘geçmiş klinikleri’ üzerine. Elbette gerçek dünyada böyle bir olgu yok. Fakat yazarın kurguladığı evrende, Gaustin adlı biri bu işe kendini adıyor ve anlatıcımızla birlikte bu işi yürütmeye başlıyor. Önce 1960’lı yılların odası hazırlanmış. Yani örneğin, 1940’lardan sonra doğmuş biri, günümüzde demans hastalığına yakalandıysa, onu alıp bu odaya koyuyoruz ve içerideki 60’lı yıllara ait birçok ayrıntı onun anılarının tazelenmesini sağlıyor. Bir nevi terapi etkisi. Beatles, Hippiler, Vietnam Savaşı, Marilyn Monroe, dönemin gazete ve dergileri, posterler, çıkartmalar, broşürler, o dönem revaçta olan yazı fontları vs. Gospodinov, kullanılacak nesnelerin kriterleriyle ilgili tartışmalar da yürütüyor. Örneğin Doğu Avrupa ülkelerinde Sovyet etkisi olmalıyken, batılı ülkelerde daha canlı renkler ve eğlence kültürü öne çıkmalı belki. Ya da tam tersine, mümkün olduğunca evrensel kurgulanmalı ki yöreden yöreye değişmesin.

Zamanla bu girişim ün kazanıyor ve ilgi artıyor. Haliyle yapılması gerekenler de. Üç katlı bir binanın en üst katında 60’lar dekore edilmişken, ikinci kata 50’li yıllar ayrılıyor. Beat Kuşağı, Elvis Presley, Blues ve caz tanrı ve tanrıçaları öne çıkıyor burada. En alt kat ise 40’lı yıllar için. Çünkü bu bölümde bir de sığınağa ihtiyaç var. İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış kişiler, arada bir verilen uçak/kamikaze sesleriyle uyarılıp bodrumdaki sığınağa kaçabiliyor. Ayrıca en yaşlılar ve hareketleri en kısıtlılar en alt kata getiriliyor ki bu da oldukça ince bir düşünce… Akabinde zaman ilerledikçe demans hastalarının hatırlamayı isteyeceği onyıllar da ilerliyor. 70’lere geldiğimizde çiçek çocukları, rock gruplarını, uzay seyahatlerini, iyice yaygınlaşan televizyonu hatta yerine göre, Berlin Duvarı’nı görüyoruz. Duvarın ‘doğu’ tarafına elinde silahıyla üniformalı bir asker de yerleştirilmiş. Böylece duvarın diğer tarafına atlamaya çalışan olursa engellenebilecek. 

Ya anılar yok olursa?

Gospodinov’un yapmaya çalıştığı şey, basit anlamda içeriğe biçim üretmek. Çünkü bu yazarın derdi her şeyden önce, kendi çocukluğunda içinde bulunduğu Doğu Avrupa yaşantısını bize aktarmak. Daha önce Hüznün Fiziği’nde bunu, başkalarının zihnine girebilen bir karakter vasıtasıyla yapmıştı. Dedesinin zihninde Balkan Savaşları’nı, babasının zihninde İkinci Dünya Savaşı ve soğuk savaş dönemini izlemiştik. İçeriği aktarabilmek için yazarın okuyucuya geçerli bir sebep sunması gerektiğinden, bu şekilde kurgulanan bu roman oldukça etkileyici bir iş olmuştu. Sonuçta bir okuyucuyu durduk yere geçmiş yılların ayrıntılı betimlemelerini okumaya ikna etmek kolay değil. Bu noktada Orhan Pamuk tarihsel kurguyu neden kullanıyorsa, Gospodinov’un da bu tarz yaratıcı yöntemlere aynı sebepten ihtiyacı var. 

Hafıza klinikleri, biçim-içerik uyumunu yakalamak için mükemmel bir altyapı taşıyor. Demans gibi, hafızaya saldıran bir hastalık da aynı şekilde. İnsanlar, gelişmiş zihin yapıları sayesinde zamanda yolculuk edebilen tek tür. Fiziksel bir yolculuk değil bu elbette, en azından şimdilik. Zihinsel bir yolculuktan bahsediyorum. Anılarımız orada durdukça, geçmişe doğru yolculuk yapabiliyoruz. Peki ya anılar ortadan yok olursa? Onları sakladığımız yer neresidir ki gidip bulabilelim? Yazarın peşine düştüğü en önemli sorular bunlar. Kitabın girişindeki epiloglarda da buna değiniliyor zaten. 

Onyıllara bölünmüş odalar, dünyanın makbul olmayan bir ülkesinde doğmuş çocuklar için zamanda bir yolculuk imkanı sunduğu kadar, ‘batılı’ ve ‘bilgili’ okuyucu için de bir merak unsuru haline geliyor. Soğuk savaşın gündelik yaşamdaki etkisi, ne tür ekmeklerin tüketildiği, yoksulluğun derinliği, mutfakta pişen yemeklerin çeşitleri, tercih edilen moda alternatifleri ve daha bir sürü ayrıntı, yazarın bize aktarmaya çalıştığı çok katmanlı yapıyı besliyor, büyütüyor, geliştiriyor. Hatta öylesine ön plana çıkıyor ki, arka planda yer alan bu ayrıntılar, yaşananların önüne geçip ana iskeleti oluşturmayı başarıyor. Benzer bir durumu Monika Maron’un Animal Triste’sinde de görmüştük. Orada da hafıza kaybı yaşayan bir kadının, geçmişi hatırlamaya çalışırken yakaladığı ayrıntılar bizi soğuk savaş yıllarının Berlin’inde bir gezintiye çıkarıyordu. Aynı şekilde Gospodinov’da da bunu Balkan ülkeleri özelinde deneyimliyoruz.

Anlattığımız hikayeyi, yalnızca hikayenin kendisine odaklanarak anlatma devri çoktan bitti. Şimdi mesele, hikayede yer alacak arka plan unsurlarını ne yapsak, nasıl yapsak da konuya dahil etsek meselesi. Gospodinov’u çağdaşlarından ayıran en büyük unsur sanırım bunun için bulduğu bahanelerin yaratıcılığında yatıyor. Hafıza, zaman ve gündelik nesnelerin çağrışımları, 2022 yılında oturduğumuz koltuktan kalkıp yıllar öncesine gitmeye kolayca ikna ediyor bizi. Yazarın bundan sonraki edebi serüvenini sırf bu sebepten merakla beklemekteyim. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.