Masumiyet Müzesi: Aşk’ın psikanalitik sebepleri
Kültür/Sanat Haberleri —

Masumiyet Müzesi
- Olgunlaşma sancısı çeken “Kemal”, adının anlamı “büyü” olan bir kadına tutulmuş ve “Merhamet Apartmanında” ondan sevgi beklemektedir. Aynı zamanda Frazer’ın ‘sempatik büyü’ diye adlandırdığı bir ritüeli gerçekleştirir. Kimi kabilelerdeki inanışlara göre birinin dokunduğu nesnede ondan bir iz, bir ruh parçası kalır.
BİLGE AKSU
Edebiyatın giderek nostaljik bir meraka dönüştüğünü hissedenlerin sayısı artarken, Netflix’in bir süredir tanıtımını yaptığı Masumiyet Müzesi yayına girdi ve son günleri neredeyse domine etti. Orhan Pamuk bu kitabı ilk yayınladığı günlerde de benzer bir çalkantıya şahit olmuştuk. Yazarın Nobel sonrası ilk kurgusuydu ve hepimiz ne çıkacağını merak ediyorduk. Kimimiz tatmin oldu, kimimiz burun kıvırdı ve bugünlere geldik.
Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un külliyatında tuhaf bir yerde duruyor. Önceki kitaplarında farklı evrensel izlekleri bahane ederek karakterlerine İstanbul’u arşınlattıran yazar bu kez kendi ilk gençliğini de yaşadığı 70’ler İstanbul’una odaklanmış. Sosyal, kültürel ve politik unsurları hikayesinde birleştirebileceği bir yol olarak da takıntılı bir aşığın, Kemal Basmacı’nın yıllar içinde inşa ettiği müze fikrini ortaya atmış. Kemal Füsun’un peşinde sokak sokak gezerken Paris’ten gelen ünlü çantaları, yazlık sinema salonlarının gazozlarını, yoldan geçen hurdacıyı, ekmek peşindeki işportacıyı, herkesin ulaşamadığı pahalı parfümleri ya da ideolojik ayrışmayı simgelemeyi başarmış sigara markalarını bize anlatırken aynı zamanda evrensel çağdaş edebiyatın önemli bir gerekliliğini de yerine getirir. Günümüzde hikayenizi uygun bir biçime, farklı katmanlara yayılacak şekilde yerleştirebilirseniz sizden beklenen kodları da sağlamış olursunuz. Orhan Pamuk bu müze fikriyle, doğu-batı arasında kalmış bir ülkenin yakın tarihteki panoramasını evrensel okuyucuya aktarır kısaca.
Fakat bu yazıda yazarın zihin dünyasında eseri nasıl oluşturduğunu tartışmayalım. Dizinin yayına girmesinden sonra patlayan ve bir süre daha durulacak gibi görünmeyen Aşık Kemal imgesine bakalım. Bu saplantılı halin, istifçiliğin, takıntılarını aşk sanmanın psikanalitik sebeplerini şöylece gözden geçirelim.
Nesne sürekliliği ve fiksasyonlar
Diziyi izleyenlerin dikkatinden kaçmamıştır; bütün önemli kırılmalar bir yemek masasında, neşeli ya da hüzünlü şekilde içkiler içilir, sigaralar ardı ardına yakılırken gerçekleşir. Sonradan kurulan müzede birçok farklı nesne bulunsa da en çok dikkat çeken şey, binlerce izmaritin sergilendiği vitrindir. Kemal terk edildikten sonra Merhamet Apartmanı’nda ümitsizce beklerken Füsun’un dokunduğu kavanoz kapağını öper, hatta bir emzik gibi ağzına alır ve çaresizce avunmaya çalışır. Tüm bunların ardında yatan sebep, en basit haliyle Kemal’deki oral ve anal dönem fiksasyonlarıdır.
Kemal, bebeklerin annelerine dokunarak rahatlamaları misali, nesne sürekliliğini sağlamak için daima bir kadına ihtiyaç duyar. Füsun’u Sibel’e anlattıktan sonra bir süre kaldıkları yalıda Sibel’le aralarında geçen bir tartışmada, “Sana aşık değilsem neden senden ayrılamıyorum, neden elini tutmadan bir gün bile geçiremiyorum?” diye sorduğunda da bu hissiyatını özetlemiştir. Sonraları Emirgan’da oturdukları bir başka sahnede ise Füsun’un, “Beni görmediğin zaman aşk olmuyor mu?” sorusuna Kemal’in, “O zaman fena bir takıntı, hastalık oluyor.” cevabını vermesi de bizi bu sonuca götürür. Kemal ayrılmayı, vedalaşmayı, yas tutmayı beceremediği için ortadan kaybolan sevdiklerini nesnelerle eş tutarak zihninde yaşatmaya çalışır. Babasının ölümünden sonra mezarlıktan eve döndüğünde, “Babamı gömdüğüm gün, Füsun’u bir daha göremeyeceğimi anladığım gündü.” cümlesini kurarken aynı zamanda, yas ritüelini hayatında ilk kez gerçekleştirebilmiş olmasının etkisi altındadır. Kaybı kabullenmek, toplumun gizli kodlarındaki ritüellere uyarak mümkündür ve sevdiğimiz birini toprağın altına bizzat koyduğumuzda onun dönme ihtimalini de gömmüşüzdür.
‘Babanın Adı Yok’
Buna dair kök sebebi özellikle dizide ayrıntılı göremesek de kimi kritik bilgilerle bize sezdirilir. Nişandan önce kimsenin anlam veremediği bir hüzün Kemal’in üstüne çöktüğünde babasının meseleye el attığını görürüz. Bir rakı masasında uzun uzun dertleşir oğluyla. Neticesi Sibel’i elinden kaçırmama tavsiyesine varan bu diyalogda babanın yıllar evvel, Kemal daha küçükken bir yasak aşk yaşadığını, zaman zaman evi terk edip gitme hayalleri kurduğunu öğreniriz. Kemal bu konuşmaya bir suç ortaklığının rahatlatıcı tepkileriyle karşılık verse de çocukluğunda, özellikle de anneden ayrışmaya başlayacağı dönemde babasının zihnini o evde tutamadığı, dolayısıyla (Lacan’cı bir tabirle) kendi görevini yapmamış olduğu sonucu ortaya çıkar (çocuk anneden ‘babanın çağrısıyla’ uzaklaşır). İlerleyen bölümlerde annesinin Merhamet Apartmanı’yla ilgili bazı uyarılarının da bu sebebe bağlandığına şahit oluruz. Fakat Kemal bu uyarılara kulak asmaz, ilk anda bir macera gibi gördüğü tutkusunun peşinde, olup bitenleri tüm dünyadan saklayacağı gizli bir perde arkası icat eder ve Merhamet Apartmanı’na sığınarak kendi oyununu sürdürür.
Kemal tüm bu çocuksu halleriyle, güneşli bir günde gittikleri piknikte Sibel’i bir anneye dönüştüren savrukluğuyla hiçbir zaman sempati beslenebilen bir karakter olmaz. Bunda yazarın niyetinden bağımsız, Kemal’in sınıfsal statüsü etkilidir muhtemelen. Füsun bu aşkın yasını dahi tutamayacak haldeyken Kemal pahalı bir dramın sahnesini kurmaya başlar. Kaybolan küpeler, tablada kalan izmaritler, yere düşen bilyeler, Füsun’a ait ayakkabılar ya da üç tekerli bisikletlerle son derece zengin bir yas mekanı oluşturacak kapasitededir. Nesneler arttıkça Füsun’un benliğinden gider ve tutulamayan yasın faturası şiştikçe şişer.
Ruh mu nesne mi?
Henüz felaketler başlamamış ve müze kurulmamışken ortaya çıkan ilginç bir diyalogdan bahsedelim. Sibel’le nişanına Füsun’un ailesini de davet eden Kemal, aşığının gözleri önünde danslar eder ve rakıları üst üste yudumlarken Füsun’un çektiği acıyı görmezden gelir ve deyim yerindeyse genç kadını epey kışkırtır. Gecenin sonunda yarı sarhoş haldeki Füsun’u Sibel’in masasında görürüz. Hüzünden çok öfkeli bir halde şu soruyu sorar: “Sevdiğiniz bir insanı özlerseniz ruhunu mu çağırırsınız yoksa eski bir eşyasıyla onu hatırlamayı mı tercih edersiniz?” Bu soru, Sibel açısından bağlamsız, anlaşılması güç bir sorudur ama Kemal’in geleceğine tutulmuş bir projeksiyondur aslında. Ayrıca hikayenin semantik kodlarına giriş yapmamızı sağlayacak önemli bir anahtardır.
Orhan Pamuk’un yazarlığında emin olduğumuz şeylerden biri, karakterlerin yahut mekanların isimlerindeki titizliğidir. Olgunlaşma sancısı çeken “Kemal”, adının anlamı “büyü” olan bir kadına tutulmuş ve “Merhamet Apartmanında” ondan sevgi beklemektedir. Aynı zamanda Frazer’ın ‘sempatik büyü’ diye adlandırdığı bir ritüeli gerçekleştirir. Kimi kabilelerdeki inanışlara göre birinin dokunduğu nesnede ondan bir iz, bir ruh parçası kalır ve söz konusu nesne yeni ulaştığı kişiyi etkilemeye devam eder. Kemal’in, Füsun’un dokunduğu eşyaları istiflemesinin bilinçdışı bir sebebi de bu fenomendir. “Bütün bu eşyalar güzeldiler çünkü eninde sonunda onun oluşmasına katkıda bulundular” cümlesiyle Füsun’un çocukluk evindeki eşyalara dahi farklı bir gözle baktığını açık eder.
Merhamet-rahmet-rahim
Füsun’la gizlice buluştukları Merhamet Apartmanı, Kemal’in Nişantaşı’ndaki cemiyet hayatından, memnun olmadığı çevresinden ve en çok da kendi sorumluluklarından kaçtığı yerdir. Yıllardır kullanılmayan ve annesinin gönülsüzce anahtarını uzattığı bu daire, Kemal’in bebeklik yıllarına dek uzanan, unutulmuş ve tozlu bir mekandır. Kemal burada anne ikamesiyle kendini sağaltıp güçlenmeye çalışır. Merhamet apartmanı aslında yapay bir rahimdir (Arapça’da aynı kökten gelirler). Oral ve anal fiksasyonlarına dair ilk izleri bu mekanda görmeye başlarız. Kaybolan küpe, saklanan ilk izmaritler ve emilen kavanoz kapağı bu mekana dair nesnelerdir.
Anne ikamesini bir kez kuramayan birey, hayatı boyunca bunu tamamlamaya çalışsa da başarılı olması pek kolay değildir. Kemal için Füsun’la birlikte Sibel de bu role bürünmüştür. Dönemin algısı gereği “sonuna kadar gitmeyi” göze alan Sibel, aynı zamanda Kemal’le daha evlenmeden birlikte yaşamaya başlamış ve kendi çevresine açıklamakta zorlanacağı bir tutsaklığın içine düşmüştür. Kemal, Sibel’in bu çaresizliğinin farkındadır ve Zaim gibi kimi arkadaşlarıyla diyaloglarında bunu dile getirir. Füsun etraftayken Sibel’in kıymeti azalır; terk edildiğindeyse bu kez Sibel’in ellerine sarılır. Bu patolojiden beklenecek sonuç, Kemal için ne Sibel’in ne de Füsun’un gerçek bir sığınağa dönüşmesidir. Nitekim bir aşk hikayesi gibi başlayan roman, trajik bir sonla tamamlanır.
Sonuç olarak Masumiyet Müzesi, hemen herkesin de söylediği üzere dillere destan bir aşkın değil, zengin ve patolojik bir narsistin öyküsüdür. Kemal, Füsun’dan çaldığı nesnelerle kendi varlığının uzantılarını büyütürken muhatabını parçalanmaya, giderek ufalmaya ve dağılmaya mahkum eder. Bu patolojik hal öylesine karanlık hale bürünür ki, yıllar sonra misafir olduğu bir akşam yemeği sırasında Füsun’a, “…küçümsenen bir uzak akraba olmak isterdim” cümlesini kurdurur.














