“Yara neredeyse kalem de orayı deşip duruyor”
Kültür/Sanat Haberleri —

Roza Alkan
- “Anlattığım hiçbir şeyin yabancısı da seyircisi de değilim. Bahçeye kaset de gömdük, köyümüzden de ayrıldık, sevdiklerimizin bir kısmını toprağa verip sonrasında sular altında kalışını da izledik.”
BİLGE AKSU
Roza Alkan’ı edebiyat çevreleri kadar bu mecradan da tanıyoruz. Kimi dergilerde ve dijital yayınlarda öykülerine rastladığımız gibi, kritik filmlere ya da kitaplara dair eleştirilerini de bu sayfalarda okuduk. Dilinin akıcılığı kadar meramını doğrudan ifade edebilmesiyle çok kıymetli bir yazar.
Roza’nın ismini bazı ödüllerden de biliyoruz. 2020’de Şerzan Kurt ve 2023’te Abdullah Duran öykü ödülleri kendisine takdim edilmişti. Tıpkı yazdığı eleştiri yazılarında olduğu gibi, kendi coğrafyasının dinamiklerini, toplumsal travmaları, kolektif bilinçdışını öne çıkardığı eserlerinde de kolaylıkla görülmeyen detaylara yoğunlaşıyor. Kürt coğrafyasının yakın ve uzak geçmişinde görülen tüm hukuksuzluklar, asimilasyon politikaları, göçler ve sürgünler onun ısrarla üzerinde durduğu meseleler. Tüm bunları hafızalarımızda yer etmiş semboller üzerinden anlatmasıysa işin belki de en edebi yönü.
Roza Alkan’la, öykülerini ortaya çıkaran yaşantıları, toplumsal hafızamızı, Kürt Edebiyatını, suyla dolan mezarları ve çanak antenleri konuştuk.
Yayınlanan ilk kitabın… Bence biraz buna dair konuşalım, nasıl bir hazırlık oldu ve sonunda nasıl hissettin?
İlk öykümü 2019 yılında yazdım. Kararlı bir başlangıç değildi aslında, okuduğum onca muhteşem öyküden sonra yazmaya cesaret etmek güçtü benim için çünkü. 2020 yılında Şerzan Kurt Öykü Ödülünü almak az da olsa cesaretimi artırdı. Yazdıklarımla ilgili olumlu geri dönüşler de alınca zihnimde dönüp duran bazı şeyleri yazıya dökmeye başladım. Şaşırtıcı bir süreçti de benim için, çünkü olgunlaştığını sandığım öyküleri yazmaya başlayınca kalemim her seferinde planlamadığım kuytulara gitmeye başladı. Yıllardır aklıma bile gelmeyen küçük detaylar, unutmak istediğim anlar çıkıp çıkıp geldi. Yara neredeyse kalem de orayı deşip duruyor galiba. Oğulcan Kütük’ün bir tvitine denk gelmiştim. “Unutmaya çalıştığım her şeyi yazdım” diyordu, çok etkilemişti beni bu. Madem bir yere gittiği yok hiçbir şeyin, yüzeye çıkmasına izin vermek, yüzleşmek en doğrusu galiba.
Birbiriyle ince bağlarla bağlanmış öyküler çıktı ortaya en sonunda. Bunu da planlamamıştım aslında ama öykülerdeki ana tema ve mekân çok değişmeyince karakterlerin yer yer başka öykülere sızması kaçınılmaz oldu, müdahale etmek istemedim.
Şimdi sevdiğim insanların elinde görüyorum kitabımı, hoşuma gidiyor ama yüzüm de kızarıyor.
Hikayelerin çoğunu belirgin sembollerle örmüşsün. Ortak yaşantıları metne davet eden bir yöntem bu. Herkes çanak antenin manasını bilmez ama bilen için çok şey anlatır. Böyle anlatmak bir estetik meselesi mi yoksa zorunluluk mu?
Çanak anten tek başına bile 90’lardaki beyaz Toroslar, asit kuyuları vs gibi önemli bir metafor. Ne işe yarıyordu çanak anten, neden ihtiyaç duyuldu, neden bunun için baskı gördü Kürtler veya neden bağlamından koparılıp “Kürtler porno izlemek için çanak anten kullanıyor” denilip başka bir saldırının, sözde aşağılamanın kapısı açıldı?..
Ben bilinmediğini düşünmüyorum. Yaşayan da yaşatan da toplum da çok iyi biliyor her şeyi. Holokost’tan “sağ” kurtulan ve soykırımın Almanya’da gerçekleşmesini bir ayrıntı olarak gören, Almanların masum olduğunu düşünen dünyaya, öfkesini ölene kadar diri tutan Jean Amery, Suç ve Kefaretin Ötesinde adlı kitabında konuyla ilgili şunu der:
“Duymak istemiyor musunuz? Kayıtsızlığın sizleri ve beni her an nerelere sürükleyebileceğini bilmek istemiyor musunuz? Ben size söylüyorum. Yaşananlar sizi hiç ilgilendirmiyor, çünkü bilmiyordunuz ya da çok gençtiniz ya da henüz bu dünyaya bile gelmemiştiniz, öyle mi? Görmek zorundaydınız; gençliğiniz size imtiyaz sağlamaz; babalarınızla bağlarınızı koparınız.”
Bilmemenin, duymamanın kimseye sorumluluk yüklemeyeceğini düşünmüyorum ben de. Kimseye imtiyaz sağlayacağını veya. Hadi onu bilemedin, sonrasında da çok şey oldu, onları da mı duymadın?
Herkesin her şeyi zaten bildiği bir yerde uzun uzun anlatmaya, tereddütü olanı ikna etmeye gerek yok. Anlamsız çünkü.
Kolektif travmalar aslında evrenseldir. Yine de bizimki gibi coğrafyalarda daha önemli sanırım. Suyla dolan mezarlar, bahçeye gömülen kasetler, boş kalan köyler… Bunların kurgusal olmadığını biliyoruz ama senin kitabındaki her değinmece, aynı zamanda bir gerçekliği işaret etti mi?
Gerçek o kadar katı ve korkunç ki hiçbir kurgu, kurmaca yanından, yamacından bile geçemez. Ne kadar etraflıca anlatılırsa anlatılsın bir şeyler hep eksik kalacaktır. Amacım zaten yaşanmış olanı tekrar anlatmak değildi, gerek de yok. Küçük göndermelerle, detaylarla hatırlatmak istedim sadece. 90’ları hepimiz yaşadık ama hepimizde kalan tortu aynı olmadı. Kimimiz için acıydı, kimimiz için, “pop müzik çok iyiydi.”
Çocukluğuma, ilk gençliğime denk gelen bir dönem olduğu için sanırım en çok etkisinde kaldığım dönem de olmuş. Anlattığım hiçbir şeyin yabancısı da seyircisi de değilim. Bahçeye kaset de gömdük, köyümüzden de ayrıldık, sevdiklerimizin bir kısmını toprağa verip sonrasında sular altında kalışını da izledik.
Ben bugün kalkıp mutlu mesut bir aşk hikâyesi bile anlatsam ikinci paragraftan sonra illa ki bir acı sızar içine. Aşıklardan birinin geçmişi bir kıyıma muhakkak çıkar, geleceklerine dair bir tehdit, doğmamış çocuklarının anadilinde eğitim görmeme ihtimali, uğrayacağı ırkçılık… Bütün bunlar köşede hazır bekliyor olacak. Ben değinsem de değinmesem de olacak olan budur. Yazın insaflı davransa da yaşam aynı insafı göstermeyecektir.
Annesinin sokaktaki cesedini köpekler yemesin diye yedi gün boyunca pencerede nöbet tutan kişi bugün pencereden baktığında farklı bir dünya görmeyecek. Cemile’nin annesi bir daha asla dondurucuyu sadece dondurucu olarak görmeyecek.
‘Yabani Elma Ağacı’, ‘Bir Mezar Hikayesi’, ‘Sev Beni Anne’ öykülerinde özellikle anne-çocuk ilişkisi dikkat çekiyor. Bu annelerin ya gerçeklikle bağı kopmuş ya da çocuklarına karşı çok sertler. Onları buna sürükleyen şartlar hala mevcut mu?
Şartlar o kadar mevcut ve her zamankinden o kadar güçlü ki. Hayatın en ağır yükü hiç olmadığı kadar annelerin ve yine toplumun en zayıf halkası olan çocukların sırtında. Hem kendini hem de çocuğunu hayatta tutabilmek için insanüstü bir çaba sarf ediyor birçok anne. Kimi bedenen, kimi ruhen yitip gidiyor. Kimi de olanların ağırlığından içten içe çocuğu sorumlu tutup ona düşman kesilebiliyor. Anlatılması da konuşulması da zor bir konu.
Kürt Edebiyatında belirgin bir eğilim olduğu söylenir hep. Hüzünlü yol hikayeleri, geçmişe dönük arayışlar, ağıt yakan kadınlar, masalsı/büyülü bir atmosfer… Sence kolektif bilinçdışı mıdır tüm bunlar?
Yukarıda da değindim kısmen. Şerzan Kurt ve Abdullah Duran öykü ödüllerini aldım. İkisi de katledilen çocuklardı. Kitapta hikâyesine kısmen değindiğim Xezal Beru karakolun köpekleri tarafından parçalanan bir çocuktu, aynı yıl – birbirine 40 km’lik uzaklıkta- doğmuşuz. Ben kırk beş yaşındayım, Xezal on yaşında kaldı. Evime 50 km uzaklıkta bir anne kızı Ceylan’ın parçalarını toplayıp eteğine doldurdu. Her tepenin, her çeşmenin, her yol ayrımının hikâyesi bir kıyıma, bir katliama dayanıyor. Bir inkâra…
Mevcut koşullar böyleyken oturup güzel, iç açıcı hikâyeler anlatmak güç. Ama yaşananların korkunçluğuna rağmen umuda yer bırakılmamasına, karamsarlığın hakim olmasına da karşıyım, çünkü Kürtler her şeye rağmen günlük hayatta mizahı asla elden bırakmaz, gülmeyi sever, yaşamda ısrarcıdır. Halay önemli bir direniş kaynağıdır misal. Böyle bir halkı sadece acıyla, kıyımla anlatmak yetersiz olur bana göre.
“Trenlerin sadece asker taşımaya başladığı dönemde…düşmanın bizler olduğunu sonradan anladık…” cümlesi geçiyor ‘Sular Altında’da. Bir başka öykünün son cümleleriyse şöyle: “Babam yok artık, köy yok, dağlarımız yok, MED TV yok ama o kefiye hala sallanıp durur çalının tepesinde.” Hakkari’de Bir Mevsim geçiren büyülü yazarlardan bugüne, o coğrafyayı edebiyatta nasıl görüyorsun?
Felaketi yaşamış insanlar bunu kurmaca bir metne taşırken her zaman tam anlamıyla tarafsız davranamazlar diye düşünüyorum. Hakim ideolojiyle ters düşmenin getireceği korku ve kaygı aşılsa bu sefer de felakete gölge düşürebilecek detayların kendi mahallesini kızdırabilme kaygısı baş gösterecektir ya da felaketi hakkıyla anlatamama kaygısı…
Ama dışardan bir göze her zaman ihtiyaç vardır. Hele ki yazarın toplumun vicdanı olması gerektiği konusunda hemfikirsek. Dışardaki gözün patavatsızlığına, kayıtsızlığına, kaygısızlığına, yoldaşlığına veya daha birçok şeyine ihtiyaç var. Var mı böyle bir göz?
En iyimser halimle cevap veriyorum: Çok az. Özellikle ülkenin çok okunan yazarlarına baktığımda gündemlerinin bize uzaklığını hep üzücü bulmuşumdur. Gerçi mevcut birçok soruna uzak ama, dursun şimdilik bu. Yine de coğrafyamızdan geçip bizimle hemdert olan sanatçılarımız da yok değil. Misal, Metin Altıok sürgün geldiği Bingöl’de on yıl kalır. Bir söyleşisinde, “Bingöl’den sonra şiirime kan değdi” der, nitekim şiirlerindeki değişimi çok net görebiliyorsun.
Murathan Mungan’ın hazırladığı Bir Dersim Hikâyesi önemli bir çalışmaydı. Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatımız bu mevzuda önemli bir romandı bence. Iskaladığım veya haberdar olmadığım kitaplar da vardır illaki. Yolu bu coğrafyadan geçtiği halde çok yanlış gözlemlerle dönen veya çok suskun dönen yazarlar da oldu.
Türkiye geneline bakarsak durum nasıl? Edebiyatın gerçeklikten koptuğunu düşünüyor musun?
Bunu birçok kez söylemişimdir ama söylemeye de hep devam edeceğim galiba, Elias Canetti’nin “İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerine yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur…” cümlesi benim hep kılavuzum oldu. Okurken de yazarken de. Gerçeğin de felaketin de en önemli dili bana göre hâlâ edebiyattır, hep edebiyattır. Elde bu kadar güçlü bir dil varken onu kullanmakta isteksiz davranmak anlaşılır bir şey değil. Gerçi biz genelde yazarı suçlarız ama yayınevlerinin kapısı hakikate ne kadar açık, ona da bakmak lazım. Meydan okuyana, minnet etmeyene ne kadar açık?













