Bir "Ceza Sömürgesi" olarak Türkiye

Sara AKTAŞ yazdı —

3 Şubat 2022 Perşembe - 23:30

  • iktidarlar için adaletsizliğin bir hukuk haline geldiği yerde, direnmenin ezilenler için bir görev haline geldiği, o eski altın kural günümüz Türkiye’sinde tüm çarpıcılığıyla sergileniyor.

İktidarın tipik bir güç gösterisi olarak saldırdığı her alan bir direniş alanına, iktidarın geliştirdiği her adaletsizlik ise bir adalet talebine dönüşüyor.
İktidar, kurbanlarının bedeni, onuru ve iradesi üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak için yoğunlaşmış işkence tekniklerini geliştirirken bedenler ve ruhlar birer direniş kalesine dönüşüyor.
Hala aydınlatılmamış binlerce katliamın failleri, yakılan köylerin, tecavüze maruz bırakılan kadınların ve çocukların hesabı soruluyor.
Yani adliye binalarının girişlerinde, mahkeme salonlarına kocaman harflerle yazılan "Adalet mülkün temelidir" sözünün bir yalana döndüğü Türkiye’de adalete ve adilliğe dair her şey çoktandır enkaz altında kalmışsa da bitmeyen bir inanç ve iradeyle adalet talep edenler hala seslerini yükseltmeye devam ediyorlar.
Evlatlarının ve eşinin faillerinin yargılanmasını isteyen Emine Şenyaşar ve Ferit Şenyaşar 333. gündür Urfa’da her türlü engele rağmen Adalet nöbetini sürdürüyor.
Dersim’de 5 Ocak 2020’den bu yana kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun ailesinin Adliye binası önünde başlattığı oturma eylemi 35’inci gününde devam ediyor.
Amed Barosu binasında bir araya gelen tutsak ailelerinin Adalet Nöbeti 81. gününde devam ediyor.
Tutsak yakınlarının Van Barosu'nda başlattığı Adalet Nöbeti ise 56. gününde devam ediyor.
Adaletsizliği ve katilliği bir devlet yönetme biçimine dönüştüren Erdoğan diktatörlüğü her gün, "bu kadar da olmaz" denilen barbarca uygulamalarıyla yeni adalet çığlıklarının yükselmesine yol açarken Türkiye’yi de bir işkence, ceza ve katliam ülkesine dönüştürüyor.
Zira faşizmin sömürü düzenine ve iktidarına muhalefet edenler, başkaldıranlar, adaletsizliğe itiraz edenler en ağır şekilde cezalandırılıyor; cezalandırılmakla kalınmıyor, artık resmi katletme ve infaz yöntemleri rutinleşen uygulamalar haline geliyor.
Örneğin cezaevlerindeki hasta tutsakların fiili olarak infazı, kadın katillerinin direk ya da dolaylı olarak korunması ve teşvik edilmesi bunun en çarpıcı biçimleri olarak, egemenlerin mücadele eden ve itiraz edenlere karşı derin kinini yansıtmaktadır.
Cezaevlerinden gelen ölüm, taciz, tecavüz, işkence haberlerinin ardı arkası kesilmezken yaşanan her şey, bize Kafka’nın 'Ceza Sömürgesi' isimli kitabında çarpıcı bir biçimde anlatılan eğretilemeyi hatırlatıyor.
Okumayanlar için hatırlatırsak; Kafka eserinde insancıl ve adil olmayan yöntemlere dayalı bir Ceza Sömürgesi’ni anlatmaktadır.
Sisteme büyük bir bağlılık duyan ve değişmesini engellemek isteyen bir Subay, bunun yanında bunların insancıl olmadığını, adil olmadığını, insaniyete uygun olmadığını söyleyen bir Gezginin yargı ve ceza kavramları üzerine fikir beyanlarına dayanarak bu Ceza Sömürgesi tasvir edilmektedir.
Bu ada’da adalet, yasalara karşı gelenlere işledikleri suçla orantılı cezalar verir. Burada adalet hapis ya da sürgün yoluyla temel yaşam haklarından mahrum etmekle yetinmez, cezalandırılan için suçunu acıyla eşdeğer kılacak bir model geliştirilir.
Kafka'nın hikayesinde bir yolcu, bir Ceza Sömürgesinde, komutanına karşı gelen bir erin cezasının infazını seyretmeye davet edilir.
Verilen cezaları uygulayan makineye karşı adeta dinsel bir coşkuyla bağlı olan bir subay kararı okur: "Vereceğimiz ceza çok sert, çok acımasız değil. Sadece, elimizdeki aletle suçlu­nun bedenine tecavüz ettiği yasa maddesiyle ilgili bir yazı yazıyoruz!...Komutanına itaat et."
Ama yolcunun tanıklığının, alete düşman olan va­linin görevine son verebileceğinden korkan subay mahkumu serbest bırakır ve alete kendisi oturur. Alet onun bedenine "adil ol" yazısını kazır ve onun iğrenç belleğini ortaya sermesine yol açar.
Sonuç olarak eski bir kızılderili sözü olan "Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun makosenleriyle yürü" ahlaki kuralını bize hatırlatan bu eğretileme, Türkiye’de ki toplumsal ve hukuksal ahlaktan, dolayısıyla vicdandan yoksun realiteyi de anlatmaktadır.
Hakikaten de adil olmayan bir toplum ve hükümet tüm koruyucuları ile birlikte çürümeye ve nihayetinde adalete teslim olmaya mahkumdür.
Bu nedenle zulmün her gün katlanarak arttığı Türkiye’de de insanlar kesintisiz bir biçimde direnme haklarını kullanıyorlar.
Çünkü zulmün olduğu yerde direnme hakkı vardır!
Çünkü baskıya karşı direnme hakkı adaletsizliğin tarihi kadar eskidir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.