Bir Savaş Stratejisi Olarak Ekolojik Yıkım ve Yangınlar

Sara AKTAŞ yazdı —

2 Eylül 2021 Perşembe - 22:35

  • Orman yangınları Kürdistan’ın yalnızca doğasını, barındırdığı hayvan ve bitki türlerini değil, aynı zamanda toplumunu, inancını, yaşam alanlarını da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Türkiye ve Bakur Kürdistan’ın da son dönemde yaşanan doğa yıkımındaki yükseliş ve orman yangınları, taşıdığı pek çok özellik ve yaşamsal içeriği nedeniyle ekoloji mücadelesinin damgasını vuracağı bir sürece gireceğimizi ve bu mücadelenin anti faşist mücadeleyi besleyecek bir atardamar rolü göreceğini bizlere gösteriyor. Bu bakımdan Türkiye’de yaşanan ekolojik yıkımın ve doğa kıyımının nedenlerini iki temel bağlamda yeniden değerlendirmekte yarar var kanısındayım.

Birincisi; emperyalizm ve kapitalizm günümüzde artık sadece halkların emeğini sömürmekle yetinmeyecek hale gelmiştir. Kapitalizm, yeni kaynak arayışlarına yönelerek, doğayı da kendi sermaye birikimine dahil edip, doğal varlıkları metalaştırmaya hız vermiş, doğaya yönelik sömürüsünü arttırmıştır. Emperyalizmin dünyayı kendi pazar alanı olarak görmesi gibi, doğayı sadece bir meta olarak gören kapitalizmde, doğayı kendi çıkarı doğrultusunda özelleştirmeye yönelmiştir. Örneğin uzun süredir Türkiye’deki mevcut sistem doğayı sermayenin çıkarı için özelleştirip, “çevre” dediğimiz, tüm canlıların ve onlardan biri olan insanların ortak yaşam alanlarına vahşi bir saldırganlıkla el uzatmaktadır.

Dereler ticarileştirilip, doğaya ve kamuya ait olan suya el konulmakta, tüm su kaynakları, meralar, tarım alanları, ormanlar, sit alanları, hatta denizler bile sadece sermayenin çıkarı için kullanılmak adına tüm canlılar, insanlar ve halklar yok sayılırcasına talan edilmektedir.

İkincisi; Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşundan bile eskiye dayanan Kürt düşmanlığı ve kirli savaş stratejileri sadece Kürtleri fiziksel olarak kırımdan geçirmeyi değil aynı zamanda tüm yaşam alanlarını da yok etmeyi varlık amacı haline getirmiştir. Örneğin 1880’li yıllarda Dersim’i baştan başa dolaşan Ermeni seyyah Antranik’in seyahatnamesinde 1887-88 yıllarına dair şu ifadeler oldukça çarpıcıdır; “… Sultana, Dersim’in korku salan heybetli dağlar ve ormanlarla kaplı bir doğaya sahip, tarifi imkânsız bir konumu olduğunu; ormanlardaki her bir ağaç ve dalın Osmanlı ordusuna karşı bir adım bile geri atmadan savaşan bir asker olduğunu; o ormanlar var oldukça Dersim’in yenilmez kalacağını anlattılar. Sultan bu sefer Dersim’in ormanlarını yakmaya, tüm o yüce dağları çıplaklaştırmaya karar verdi. Amacına ulaşmak için Batum’dan Dersim’e, Trabzon üzerinden büyük miktarda petrol getirtti.”

Kuşkusuz bu seyahatnamede anlatıldığı gibi Abdülhamid döneminden günümüze kadar hedeflenen Dersim coğrafyası birçok kez yangın yerine çevrildi. 1937-38 yıllarındaki askeri operasyonlar ile Dersim soykırımı yaşandı. Resmi sayılara göre yaklaşık 14.000 sivilin öldürüldüğü, yaklaşık 13.000 sivilin de zorla yerinden edildiği bu dönemde Dersim coğrafyasına sayısız bomba atılarak yakılıp yıkıldı

1938 yılı sonrasında bir süre devam eden sessizlik 1960’ların sonlarından itibaren yavaş yavaş kırıldı ve Dersimliler Türkiye’de gitgide güçlenen sol hareketler ve Kürt özgürlük hareketi içinde önemli pozisyonlarda yer aldılar.

1990’ların başından itibaren Kürt özgürlük hareketinin giderek kitlesel bir destek kazanması ve Dersim’de varlık göstermesi bir kez daha Dersim Coğrafyasını devletin kirli politikalarının hedefi yaptı. Dersimlilerin “İkinci 38” olarak tanımladığı 1993-94 yıllarında Dersim’in insanları ve doğası yeniden kırıma uğradı. Bu dönemde yakılan bölge ve köylerde, ilerleyen yıllarda da  hemen her yıl orman yangınları gerçekleşti.

Bu yıkım elbette yalnızca Dersim’de değil, birçok Kürt ilinde meydana geldi, gerillanın bulunduğu düşünülen tüm alanlar yakıldı, bölgede yaşayan insanlar zorla yerlerinden edildi.

Bu yıkımın doğa, tarım ve hayvancılığa etkisi korkunç rakamlara ulaştı. Bununla da sınırlı kalmadı, “çözüm” süreci ardından 2015 yazından itibaren Dersim’de 14 yer geçici güvenlik bölgesi ilan edildi, bu bölgeler arasında sonraki dönemde hem çatışma hem de orman yangınlarının yaşandığı Kutu Deresi, Bali Deresi, Laç Deresi, Aliboğazı ve Kinzir Ormanları da yer almaktaydı.

Türk devletinin Kürt coğrafyasındaki tahribatı, ormanlarla sınırlı kalmamış; bölgedeki dereler, yaylalar, topraklar da halkın elinden alınmıştır. Zira Barajlar ve HES gibi projeler Dersim’de 1990’ların ikinci yarısından itibaren yapılmaya başlanmış ve amaçları bölgeye yatırımdan ziyade “modern devletin denetleme pratiklerinin bir devamı olarak algılanmıştır”. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugünde yaşananlar Dersim’i insansızlaştırma planlarının ve savaş stratejisinin devamı olduğu gibi, yangınların yerleri, boyutu ve çatışma dönemleriyle yangınların çıkış zamanlarının ne derece örtüştüğü göz önüne alındığında kesinlikle devletin savaş stratejisinin bir parçası olarak şekillenmektedir. Nitekim uydu görüntüleri üzerinden yapılan araştırmalar, farklı siyasi parti ve kurumların hazırladığı Dersim orman yangınları raporları, Dersim’de yaşayanların konu ile ilgili tanıklıkları ve konunun basında işlenişi bu yangınların bir savaş stratejisi olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan uzun dönemde, Kürdistan coğrafyası ve Dersim, yıkımların, kayıpların ve devlet şiddetinin merkezi haline gelmiştir.

Orman yangınları Kürdistan’ın yalnızca doğasını, barındırdığı hayvan ve bitki türlerini değil, aynı zamanda toplumunu, inancını, yaşam alanlarını da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Dolayısıyla bu vahşet karşısında direnmek hayati bir hal almış durumdadır. Bu nedenle orman yangınları ve doğa tahribatının, yalnızca belirli grupların değil, toplumun her kesiminin gündeminde yer bulup önemsenmesini sağlamak oldukça önemlidir. Bu nedenle Türkiye’de doğanın talanı ve ekosistemin katledilmesine karşı ekolojik yaşamın korunması mücadelesinin, aynı zamanda insanca yaşam hakkı için verilen mücadele olduğunun anlaşılması gerekiyor.

Hem ülkenin hem de doğanın talanına, hem insan haklarına hem de yaşam alanlarına sahip çıkmak toplumsal mücadeleyi besleyecek bir atardamardır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.