- Frankfurt Okulu’nun Parlak İkilisi, Immanuel Kant’ın ilk kez kaleme aldığı anlamıyla aydınlanma kavramının mahiyetine, yani tarihsel olarak kazandığı içeriğe dair eleştirilerine girişirken, şu çarpıcı ifadelerle işe başladılar: “Aydınlanma, (...) başlangıçtan bu yana insanları korkudan arındırmak ve onları kendilerinin efendisi durumuna getirmek amacını gütmüştür.
- Celîlê Celîl’in “Kürt Aydınlanması” başlığını uygun gördüğü kitabından edindiğim fikirler bana şunu söylüyor: Tarihin neredeyse hiçbir döneminde Kürdistanlaşamayan Kürt aydınlanmasının hikayesi, İslam’ın henüz yayılmaya başladığı ilk dönemde, Halife Ömer’in komutanı Halid Bin Velid marifetiyle İslam alemine katılır katılmaz başladı.
ÖMER LEVENTOĞLU
Aydınlanma kavramı, Avrupa’da, 18’inci yüzyıl sonları ile 20’inci yüzyılın ilk yarısı boyunca konforlu bir hayat yaşadı. Her ne kadar kilise muktedirleri ve toplumların mistik eğilimlerinden çıkar sağlayan siyaset tarafından sıcak karşılanmamış olsa da, hiç değilse felsefe ve sosyal bilim tarafından öyle pek fazla dokunulmayan, sözünü ettiğim dönem boyunca görece iyimserlikle, pozitif kabullerle karşılanan bir kavram olarak var oldu. Elbette bunun belli başlı nedenleri vardı. Hiç kuşkusuz en temel neden 1789 Fransız Devrimi’ydi. Bu devrimin Avrupa entelijensiyası tarafından iyimserlikle karşılanmasında da şaşıracak bir yan yoktur elbette.
İnsanları korkudan arındırmak
Felsefe ve sosyal bilim ile “aydınlanma” arasında tedrici bir mesafelenme ve soğukluğun peydahlanması ise ancak 1844 ve sonrasına denk gelir. Burada da ikinci neden yatar. O da şudur: Aydınlanmanın, giderek amacın hilafına bir içerik kazanması, politikada ve kültürde kademeli bir gerilemeyi/gericileşmeyi temsil etmesi... Her ne kadar Marx bu konuda doğrudan ve radikal eleştiriler kaleme almamış olsa da, ardılları, yani özellikle 20’inci yüzyılın ilk yarısında parlamaya başlayan Frankfurt Okulu’nun yarattığı zengin tartışma olanağı, bu konuda, elimizde bulunan külliyat içerisindeki en güçlü eleştirileri ortaya çıkardı. “Frankfurt Okulu’nun Parlak İkilisi” olarak bilinen Max Horkheimer ve Theodor Adorno, felsefi fragmanlar biçiminde kaleme aldıkları “Aydınlanmanın Diyalektiği” çalışmasında, ilk kez doğrudan ve bana göre halen mevcut en derinlikli aydınlanma eleştirisini yaptılar. (Buraya kısa bir alıntı parantezi: Frankfurt Okulu’nun Parlak İkilisi, Immanuel Kant’ın ilk kez kaleme aldığı anlamıyla aydınlanma kavramının mahiyetine, yani tarihsel olarak kazandığı içeriğe dair eleştirilerine girişirken, şu çarpıcı ifadelerle işe başladılar: “Aydınlanma, (...) başlangıçtan bu yana insanları korkudan arındırmak ve onları kendilerinin efendisi durumuna getirmek amacını gütmüştür. Ne var ki, tamamen aydınlatılmış yeryüzü, bugün muzaffer bir felaketin belirtilerini taşıyor.” Burada Horkheimer ve Adorno’nun suç ithaf ederek kastettiği şey, kavramın felsefik özü değil, bu kavrama dayanılarak çılgın bir boyut kazanan kapitalizmin yıkıcılığıydı. Ki bu yıkım, hem dizginsiz bir endüstri halini almış olan sanayi teknolojisi, hem de bu düzeni bir tür mistik bir inanç biçiminde meşrulaştıran kültür endüstrisi ile gerçekleşmekte olan muzaffer fetihti.)
Aydınlanmanın ideolojisi
İşin ilginç yanı, aynı dönemde Türkiye’de bir cumhuriyet kendi şekline-şemaline kavuşuyordu ve bu cumhuriyetin kendisi için varlık sebebi saydığı, yani elinde avucunda ne varsa uğruna ortaya serdiği temel parola “aydınlanma” idi. (Bir parantez daha: Cumhuriyet, “aydınlanma ideolojisi”ne dayandığını ileri sürüyordu, fakat bu kavramın en temel cevheri olan aklın ve rasyonalitenin hilafına, cumhuriyetin iki kurucu unsurundan biri olan Kürtleri cumhuriyetten dışlamaya ve giderek varlıklarını inkar etmeye varan bir çarpıklıkla yol alıyordu. Bu öyle bir çarpıklıktı ki, ilkin, aydınlanmanın dayandığı “akıl ilkesi”nin canına ot tıkıyordu. (Her neyse, konu cumhuriyetin aydınlanma ideolojisine ve onun aklilik ilkesine ne ölçüde uygun kurulduğu sorunu olmadığına göre, bu konuyu şimdilik başka bir yazıya bırakıyorum.)
Bu ön açıklamaları “Kürt Aydınlanması”na bağlayabilmek için, 20’inci yüzyılın başında kurulan cumhuriyetin, Kürt entelektüelleri tarafından nasıl karşılandığına da kısaca değinmek, buradan geriye giderek Kürdistan tarihindeki aydınlanma bağlamına temas noktalarını yakalamak ve nihayet bu serencamı takip ederek geri gelip Kürt aydınlanmasının mahiyetini tanımlamaya çalışacağım.
***
Kürt Aklı
Cumhuriyet öncesi, iki büyük göç ve hafıza temizleme operasyonu gerçekleştirildi. Bunlardan biri Bedirxanî’lerin (Yêzdanşer isyanını da bu başlığa dahil ediyorum), diğeri de Nehri hareketinin akıbeti ile bağlantılı operasyonlardı. Bedirxan Beg İsyanı, 1841 ila 1847 yılları arasına tarihlenir ki bu isyanda Bedirxan Beg’in yeğeni Yêzdanşêr Osmanlı tarafına geçerek isyanı akamete uğrattı, ancak Osmanlı Yêzdinşêr’e vadettiği idari hakları tanımadı ve O da 1854-55 döneminde ayaklandı, ne ki bu ayaklanmanın başarılı olması için bütün koşullar daha baştan Osmanlı tarafından süpürülmüştü. İkinci büyük hareket ise 1880 Ubeydullah Nehri hareketiydi. Elbette bu isyanlar, 1803-1806’dan başlamak üzere Baban, Rewandûz, Botan ve nihayet Colemêrg ve Urmiye’ye uzanan isyanlar dalgasının devamıydı, fakat benim bu yazıdaki amacım Kürt isyanlarının tarihi değil, İstanbul Kürt entelijansiyasının genetiğini çözümlemek olduğu için, (Kahire, Şam, Paris vs yanı sıra) doğrudan İstanbul’daki ‘Kürt Aklı’na odaklanmaya çalışıyorum.
Botan ve Colemêrg süreçleri yenilgi ve sürgünle sonuçlanmıştı, bundan on yıl sonra Hamidiye Alayları, Hamidiye Alayları’ndan iki yıl sonra da Aşiret Mektepleri kuruldu. Bununla Osmanlı, askeri olarak yenilgiye uğrattığı Kürt yönetici elitinin hem kendine sadakatini sağlamak, hem de Mihail Semenoviç Lazarev’in, “Emperyalizm ve Kürt Sorunu” çalışmasında dediği gibi, “Kürtleri, Türk idari makamlarının sıkı gözetimi altında durmaya alıştırmak” istiyordu. Bunda neredeyse tamamen başarılı da olmuştu; eğer Bedirxan ailesinden, Celadet, Kamuran, Mikhdat Mithat ve Süreyya Bedirxan gibi üçüncü kuşak aydınlar çıkmasaydı…
Ayaklanmaların özneleri
Sözünü ettiğim İstanbul entelijansiyası; her ne kadar 1898 Kürdistan Gazetesi’nin Kahire’deki ilk sayısı ile “Proto-Kürt Entelektüel Kuşak” olarak belirmiş olsa da, asıl varlığı, Abdullah Cevdet’in de içinde yer aldığı Jöntürk Hareketi’nden ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden kopuşlar ve daha sonra Seyyid Abdülkadir, Hüseyin Şükrü Baban, Mehmet Emin Ali Bedirhan, Şükrü Mehmet Sekban, Ekrem ve Kadri Cemilpaşazadeler gibi isimlerle Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluşuna katılımlarla pekişip hüvviyet kazandı. Nihayet devamcı kuşak olarak bu entelektüel çevre, Xelîlê Xeyali, Fehmi Bilal, Hemzeyê Muksî vs gibi isimlerle, hatta cumhuriyetin Kürtleri dışladığı anlaşılınca ilk muhalefet olarak sahneye çıkan Koçgirîli Alişan ve Haydar kardeşler ile daha sonra Dersîm Tertelesi’ne uzanan çizgisiyle Elişêr’e kadar uzanır. (2015 yılında bu döneme dair yaklaşık 17 biyografi senaryosu yazmıştım, o günlerin çalışmasından da biliyorum ki.) 20’inci yüzyıl başında merkezi İstanbul’da şekillenen Kürt entelektüel kuşak, hem ilk “ulusal” fikirli büyük ayaklanmalar olarak bilinen Botan ve Nehri hareketlerinin sonuçları, hem de Bitlis ve Koçgirî’den başlayıp Dêrsim’e uzanan ayaklanma süreçlerinin özneleri oldular. Nehri Hareketi’nin lideri Ubeydullah Nehri’nin oğlu ve 1880 hareketindeki aktif rolüyle Sêyit Abdulkadir’in ve Bedirxanî’lerin bu kadro içerisinde yer alması da gösteriyor ki, 1845’lerde başlayan süreç, kesintisiz olarak cumhuriyetin kuruluş dönemindeki Kürt entelijansiyasının çekirdeğini oluşturuyordu.
Peki, bir yandan cumhuriyetin “aydınlanmacı” söylemine kapılan, öte yandan Kürtlerin ulusal hakları için canlarını verecek kadar samimi olan bu entelektüel kadronun, iki arada bir derede kalışlarının esbab-ı mucibesi neydi? Gerçekten de ilk dile getirildiği anlamıyla, “bir başkasının nezareti olmaksızın kendi idrak kabiliyetini kullanma, aklını başka bir otoritenin vesayetine terk etmeme, böylece -büyük oranda imandan kaynaklanan- korkuyu ve -büyük oranda başkasının vesayetinin hayatı kolaylaştırdığı sanrısından kaynaklanan- tembelliği aşma, kendi öznelliğini ve özgürlüğünü, kendi sorumluluk alma cesaretiyle mümkün kılma dirayeti” olan aydınlanmayı, bu ekip neden başaramadı?
Neden başaramadı derken, savaşı kaybetmelerini değil, cumhuriyetin çarpık aydınlanma fikirlerini aşamama, görüşlerini örgütleyememe ve Kürt toplumsallığında kendine yer bulamama, yerelliği aşamama ve (hemen hepsinin de Fransızların deneyimlerini Türk kadrolardan daha sıkı takip ettiklerini de dikkate alarak) ulus ideolojisini hiç değilse Ehmedê Xanî düzeyinde yakalayıp reel bir programa dönüştürememelerini, yani basiretini neden gösteremediklerini kastediyorum. İşte bunun için kısaca tarihe başvurmak, bir iman biçimi olarak İslam’ın geleneğinin ve bir kopuşun temsili olarak Batılı anlamdaki aklilik ilkelerinin bu toplumsallıktaki ağırlık düzeylerine bakarak, belli ölçüde bazı cevaplar bulmak istiyorum.
***
Kürt Aydınlanması
Öncelikle şunu tespit etmemiz gerekir ki, “aydınlanma” fikri ve özel olarak aydınlanma kavramı, ortaya çıkışı itibariyle de, tarih içerisindeki seyr-i seferiyle de, sadece (örneğin fenomenoloji gibi) felsefenin hapsinde tutsak kalmadı, aynı zamanda ve daha ziyade, ulus devlet ideolojisinin olgunlaşmasında ve sosyoloji biliminin serpilmesinde çok temel bir kavram olarak yer tuttu. Adorno ve Horkheimer’ın yoğun eleştirilerine konu olan günahları da vardı elbette aydınlanmanın. Fakat ben bu yazıda aydınlanmayı, Avrupa’da başlayıp dünyaya yayılan ulus devletin kurucu ideolojisi olarak ele alıyorum ve zaten Kürtler açısından da en can alıcı yanı budur.
Kürt Aydınlanması ifadesinin, sosyolojik olarak ne kadar tutarlı olacağı ayrı bir tartışma konusu, fakat bir kaç yılı bulan “İtiraz Tarihi” çalışmalarının Kürdistan tarihini kesen kısımlarından çıkartabildiğim sonuçlar ve Celîlê Celîl’in “Kürt Aydınlanması” başlığını uygun gördüğü kitabından edindiğim fikirler bana şunu söylüyor: Tarihin neredeyse hiçbir döneminde Kürdistanlaşamayan Kürt aydınlanmasının hikayesi, İslam’ın henüz yayılmaya başladığı ilk dönemde, Halife Ömer’in komutanı Halid Bin Velid marifetiyle İslam alemine katılır katılmaz başladı. Kürt aydınlanma hareketi, İslam İlimleri Ekollerinin ilki sayılabilecek Mutezile başta olmak üzere bütün ekollerde yer kaptı, bu mecra içerisinde de; tasavvufta, felsefede, kelam, fıkıh, tefsir gibi teoloji alanında, -hatta İslam içi ama bir bakıma İslam muhalifi sayılan İhvan-ı Safa hareketi de dahil olmak üzere- dini düşüncenin hakim olduğu hemen bütün İslami fikirlerin parçası oldu, her kulvarda boy gösterdi. Meşşailiğin içinde, İşrakilik ekolünün kuruluşunda Şihabeddin-i Sühraverdi El Kurdî El Maktul gibi büyük filozoflarla (ki o dönemde bile bir tür “birakujî”yle, bizzat Selahaddin-i Eyyubi iktidarı tarafından 1191 yılında katledildi) felsefe tarihine katkıda bulundu. Fizik, mekanik ve bir çok bilim alanında önemli eserler veren İsmâil bin er-Rezzâz el-Cezerî de aynı dönemde yaşadı ve bilime katkıları halen caridir. Tarihçi Faik Bulut tarafından “tarihin ilk komünistleri” olarak tanımlanan Karmati Hareketi içerisinde yer aldı. Babai hareketinin manevi liderliği Manisa merkezi olsa da, hem Dede Garkın hem Baba İshak bu hareketin belkemiğini oluşturuyordu, ayrıca Baba İlyas da dahil olmak üzere Babai dergahlarının teorik, entelektüel, tasavvufi beslenme kaynağı Tacü'l Arifin Ebul Vefa El Kurdi’yi.
Kürt edebiyatının, dünya edebiyatı içerisindeki özgün yerini ayrıntılı anlatmaya gerek yok. 16’ıncı yüzyılın sonları ve 17’inci yüzyılın ortalarında, yani henüz Sefarad Yahudilerinin Avrupa’daki bilim ve felsefeye katkıları son derece sınırlıyken, hatta emekleme dönemindeyken Melayê Cîzirî, şiir sanatıyla teolojiyi harmanlayan güçlü edebiyatıyla, “Varlığın Birliği” fikrini, yani Spinoza’nın Etika’da felsefe tarihini değiştiren temel görüşlerini, daha önce sanatının merkezine yerleştirmişti. Feqîyê Têyran ile devam eden bu ekol, ilk kez Ehmedê Xanî tarafından yapılan radikal bir müdahaleyle, (Batılı Anlamda) aydınlanmacı fikirlerle buluştu. Bana göre, teoloji, felsefe, bilim ya da edebiyatta olsun, Kürdistan tarihinin entelektüel şuuru, en radikal biçimde Ehmedê Xanî ile dönüşüme uğradı. Xanî, kendisinden önceki ve 20’inci yüzyıl İstanbul merkezli Kürt aydınları hikayesine kadar devam eden kendisinden sonraki bütün aydınlanmacı emekten ve entelektüel birikimden, (bir tek Erdelanlı ilk kadın tarihçi ve dünya edebiyatı/bilim külliyatı içerisinde ilk kez kadınların tarihini yazan Mesture-i Kurdistani’ye de O’nun yanında yer verilebilir) radikal biçimde ayrılır. Bu yönüyle, Xanî’yi, Fransız aydınlanma hareketinden çok önce, ulus devlet fikrinin kurucusu saymakta hiçbir beis yoktur. Farklı saiklerle ve farklı üslupla yazmış, edebiyatı o dönem Avrupa’daki edisyonlar içerisine çevrilmemiş olsa da bu hakikat değişmez.
El netice, Kürdistan tarihinin yarattığı ve bilebildiğimiz literatür, İslam ile başlayan bir literatür olduğu için, sürekli iman ile felsefe arasında gidip gelen, ne kadar sorgulayıcı olursa olsun İslam dairesinden taşamayan, (Ehmedê Xanî hariç) Kantçı anlamda aydınlanmacı olmayan bir külliyattı. Zira Kürt kültür tarihi, felsefeden teolojiye, bilimden şiire, her dönem seküler bir içerik, ancak itikadi bir lafız taşıyordu.
Bu durum, bütün dönemlerin Kürt siyasetini de belirledi ve Kürt siyaseti, neredeyse her dönem ahlaki-politik ilkeler bakımından “değerli”, ancak askeri bakımdan (Burada da Eyyubileri, özellikle ilk dönem Selahaddin Eyyubi’yi dışarıda tutmak kaydıyla) başarısız oldu. Dolayısıyla Kürt Aydınlanması, ki siz bunu nasıl bir aydınlanma olarak tariflerseniz tarifleyin, bana göre, Adorno ve Horkheimer’in eleştirdiği kapitalist makinenin yıkım aparatı olan aydınlanmadan azade bir aydınlanma olarak var oldu, halen de o damar varlığını sürdürüyor.