‘Çabuk, mülteci!’

Dosya Haberleri —

1 Eylül 2021 Çarşamba - 21:36

  • İstanbul’un sıfatlarına son yıllarda bir yenisi eklendi: Mülteci kenti. Ne var ki kentin mülteci kimliği en çok açlık, yoksulluk, evsizlik ile görünür oluyor.

MAHİR DEMİR

İSTANBUL

 

İstanbul’un sıfatlarının yanına, son yıllarda bir yenisi eklendi: Mülteci kenti.

Şehrin birçok semtinde parklar, sokakta yaşayan mülteciler ile dolu. Bu insanların bir bölümü, yaşadıkları sağlıksız koşullardan dolayı tüberküloz ve AIDS ile boğuşuyor. Birçok mülteci kadınlar, hamile kaldığında yeterli tıbbi desteği alamadığı için düşük yapıyor; bunlardan bazıları, hastaneye bile gitme koşulları olmadığı için, karnında günlerce ölü bebeğiyle geziyor.

İstanbul’un Tarlabaşı semti, mültecilerin maruz kaldığı sefalet koşullarının da en görünür olduğu yerlerden biri. İş bulmak ya da Avrupa ülkelerine geçmek için Türkiye’ye gelen mültecilerin bir bölümü, Tarlabaşı’ndaki parklarda sabahlıyor. Mülteciler, yaşamlarını, hem devletten gelen yapısal bir şiddetin ve ihmâlin hem de giderek keskinleşen ırkçı düşmanlığın menzilinde sürdürüyor.

Tarlabaşı Dayanışma Grubu, kimsesizliğin binbir hâlini yaşayan mülteciler ile dayanışma gösteren gönüllüleri bir araya getiriyor. Başta mülteciler ve göçmenler olmak üzere sokakta yaşayan insanlar için “Askıda Yemek” gibi kampanyalar organize eden grup, ayrıca durumu raporlaştırarak duyurmaya çalışıyor.

Tarlabaşı Dayanışma Grubu’nun iki üyesi, Fatma Yeralan ile Mehmet Yeralan, semtte mültecilerin yaşadıklarını anlattı. Fatma ile Mehmet Yeralan, evli ve beş çocukları var. Mültecilerin gelmesi ardından ortaya çıkan dayanışma ihtiyacına yanıt olmak için kolları sıvayan çift, grubun aktif üyeleri hâline gelmiş.

 

50 Lira’ya hamallık

Göçmenlerin İstanbul’da iş bulma sıkıntısı yaşadığına ve iş bulsalar da ucuz iş gücü olarak çalışmak zorunda kaldıklarına dikkat çeken Mehmet Yeralan, mültecilerin iki ya da üç odalı evlerde 10-15 kişi birlikte kaldığını belirtiyor.

Yeralan, bu “evlerdeki” yaşama dair şu detayları paylaşıyor: “Daracık odalarda hayata tutunmaya çalışıyorlar. Günlük 12 saat ve genelde ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. İş bulduklarında da piyasanın altında ücret ile çalıştırılıyorlar. Haftalık 250 ile 500 TL arasında çok düşük bir ücrete çalışmak zorunda olan bu insanlar, mağdur olmamak için her türlü zorluğa katlanıyor.”

İşverenlerin mültecilerin durumundan yararlandığını da sözlerine ekleyen Yeralan, “Mülteciler dışında kimseyi o kadar saat bu kadar düşük ücrete çalıştıramazlar. Buranın hamalına bir arabayı 30 ilâ 50 TL’ye boşalttırabilirler mi? Mülteciler bu fiyata çalışıyor” diyor. 

 

‘Çabuk’ sözcüğü

İşverenlerin çalıştırdığı mültecilere daha çok iş yaptırmak için sürekli “çabuk çabuk” diye seslendiğini belirten Yeralan, bu sözcüğün mültecilerin yaşamıyla adeta bütünleştiğini anlatıyor: “Çalıştıkları yerde ‘Çabuk şunu getir, çabuk bunu götür, çabuk işini yap’ denildiğinden kaynaklı onlar da her şeye ‘çabuk çabuk’ diyor.”

 

Birçok kadın AIDS kıskacında

Mültecilerin yaşam koşullarından kaynaklı hastalıklar ile mücadele etmek zorunda kaldığına dikkat çeken Yeralan, mültecilerde genelde tüberküloz hastalığı çıktığını söyledi.

Mülteci kadınlarda ise tüberküloz hastalığının yanı sıra AIDS de yaygın. Yeralan, bunun barınma problemi ve iş bulma sorunundan dolayı “bedenleri ile para kazanmaya çalışmalarından” kaynaklandığını belirtiyor ve ekliyor: “Ev sahipleri belki birkaç gün ya da hafta idare ediyor ama fazlası oldu mu, idare edemiyorlar. Tarlabaşı, arka sokakların mahallesidir ve burada insanlar kıt kanaat yaşıyor. Onlar da geçimlerini kiradan çıkarmak zorunda. Bu durumda birçok kadın, kirasını çıkarmak, geçimini sağlamak ve ülkesinde ailesi varsa onlara para göndermek için bedeniyle para kazanmak zorunda kalıyor.”

 

‘Pozitifleri ülkelerine gönderiyoruz’

Kadınların kendilerine özellikle halsizlik şikayetiyle geldiğini aktaran Yeralan, çoğunda AIDS hastalığı tespit edildiğini söylüyor. Hastaların testlerini bir vakıf üzerinden ücretsiz yaptırdıklarını da kaydeden Yeralan, “Pozitif çıkınca, ‘Bu taşıyıcıdır, ülkesine gönderelim’ diyorlar; çünkü burada ilacı alacak imkânları da yok. Bu durumda kendi aramızda uçak bileti parasını toplayıp bu insanları ülkelerine gönderiyoruz” diyor.

Pandemi dönemi sürecinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden de kendilerine 10 hasta yönlendirildiği bilgisini veren Yeralan, taburcu olan hastaların “kimsesizliğine” dikkat çekiyor.

 

Kimliksizlik: Tam sahipsizlik

Mültecilerin kullandığı ve son dönemde daha da görünür olan yollardan biri, İran sınırı üzerinden Van’a ulaşıyor. Devletin bu mülteciler ile ilgili hiçbir önleminin olmadığına dikkat çeken Yeralan, durumu şöyle özetliyor: “Şu anda burada olan mültecilerin yaşadığı sorunlar ortada ve bunlara çözüm bulunmadan başkaları geliyor. Çıkın, sokaklarda bakın, mültecilerin birçoğu parklarda, sokaklarda yaşıyor. Kimse ‘Hasta mısınız, aç mısınız, susuz musunuz’ diye sormuyor. Devlet, bu mültecileri toplayıp Pendik’e ya da Tuzla’ya götürüyor ve orada ülkeyi terk etmeleri için 15 gün süre verip sokağa gönderiyorlar. Bu insanlar nereye gidecek? Elbette tekrar sokağa gidiyorlar. Niye ülkenize gitmiyorsunuz, diye sorduğumuzda, ‘Ya öleceğiz ya da Avrupa’ya gideceğiz’ diyorlar. Yunanistan’a geçerlerse orada da zulümle karşılaşıyorlar ve şiddete maruz kalıyorlar, nehre atılıyorlar. Bu insanlar ortada kalıyor, kimse onlara sahip çıkmıyor. Kimlikleri de olmadığı için hiçbir şey yapılmıyor. Mesela bir belediyeyi aradığımızda, mültecinin kimliği yoksa, ‘Biz bir şey yapamayız’ deniliyor.”

 

‘İlerisi hiç iyi görünmüyor’

Yetkililere, “Sınırı açıyorsanız ya sahip çıkacaksınız ya da sınırı açmayarak bu insanların burada mağdur olmasına izin vermeyeceksiniz” diye seslenen Yeralan, ileride yaşanacak problemler konusunda ise şunlara dikkat çekiyor: “Çevremizde mülteciler ile ilgili olumsuz söylemler duyuyoruz. Yarın öbür gün bu insanların daha beter saldırılara maruz kaldığı bir duruma dahi gelebiliriz. Toplum bunun daha fazlasını kaldıramaz, ilerisi hiç iyi görünmüyor. Bir an önce buna bir çözüm bulmaları lazım.” 

Maria’yı hiçbir hastane kabul etmedi

Fatma Yeralan, Tarlabaşı Dayanışma Grubu’nun bir başka üyesi.

Mültecilerin maruz kaldığı zor koşulların onları uyuştucu ve fuhuş başta olmak üzere birçok kötülüğe bulaştırdığını vurgulayan Yeralan, hasta olduklarında bir hastanede tedavi imkânına dâhi sahip olmadıklarını söylüyor.

Yeralan, mültecilerin yaşamına ilişkin gözlemlerini şu cümlelerle özetliyor: “Rutubetli bir göz odada yaşamak zrunda kalıyorlar ve bu da birçok hastalığa davetiye çıkarıyor. Ugandalı Maria isminde, tüberküloz hastalığına yakalanan bir kadın vardı. Hastaneye götüremediğimiz için evimize aldık, tedavi ettiriyorduk. Maria’nın hastanede tedavi olması gerekmiyor muydu? Mülteciydi diye hiçbir hastane kabul etmedi. Maria, kendi ayakları ile hastaneye gitmişti ama reddedilmişti. Sosyal medyada çaba gösterdik ve bunun ardından bir hastaneye yatırıldı ve sağlığına kavuştu.”

Kadınların hastalıklarla mücadelesinin özellikle zorlu olduğunu da belirten Yeralan, “Hastane ücretleri yüksek. Para olmayınca da ödeyemiyorlar tabii ki” diyor.

 

 

Karnında günlerce ölü bebeğiyle

dolaşan mülteci kadınlar var

 

Mültecilerin yaşadığı tek sağlık sorununun tüberküloz ve AIDS olmadığını, hamileliklerin birçoğunun da kadınların maruz kaldığı yaşam koşullarından dolayı düşükle sonuçlandığını söyleyen Yeralan, devam ediyor: “Düşük yapma durumları da hastanelerde değil, evlerde oluyor; çünkü pahalı oldukları için hastanelere gidemiyorlar. Bazı örneklerde de kadınlar, mesela Cuma günü düşük tehlikesi nedeniyle hastaneye gidiyor, ‘Git, Pazartesi gel’ deniliyor; o zamana kadar da çocuk, kadının karnında ölüyor. Kadın, üç gün boyunca, içinde ölü bir bebekle yaşıyor ve bu durum kadının da ölümüne neden olabiliyor. Bu tür örneklerle karşılaştık ve ben de bir kadın olarak bu durumlarda yardımcı olmaya çalışıyorum.”

 

 

Muhammed Kınas nereye gidecek?

 

Suriye’de 2011 yılında başlayarak ülkenin tamamına yayılan ve halen devam eden savaş, geride acı, ölüm, keder ve yıkılmış hayatlar bırakıyor. 10 yıldır süren savaşın sonucunda yüz binlerce insan yaşamını yitirirken, milyonlarca insan ise yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalarak başka ülkelerde mülteci olarak yaşamını sürdürmeye devam ediyor.

Suriye’deki savaştan dolayı ülkesini terk etmek zorunda kalan mültecilerden biri de Muhammed Kınas. Bugünlerde İstanbul’da yaşayan Kınas, “Savaş benden çok şey aldı” diyor ve ekliyor: “Savaş, korkunç bir şey.”

 

Savaş bitse acılar bitmez

Savaşın başlaması ardından Suriye’de geçirdiği dört yılda yaşadıklarını Kınas, şu sözlerle özetliyor: “Savaş sürerken Halep’teydim. Durum çok kötüydü, Halep’e her gün onlarca roket düşüyordu ve yüzlerce insan ölüyordu. Her roket düştüğünde, diğer insanlarla beraber ben de kimse ölmesin diye çaba gösteriyordum. Hiç unutmuyorum, bir roket bu kez bir okula düşmüştü ve yaklaşık 60 çocuk öldü. O çocukların parçalanan küçücük bedenlerini hiç unutmam.

Her gün, gözlerimizin önünde insanlar öldü. Bu, çok tuhaf bir psikoloji yaratıyor ve sağlıklı kalmak, neredeyse mümkün değil. Savaş, Suriye’ye acıdan başka hiçbir şey getirmedi. Ölen öldü, geride kalanlara acılara katlanmak ve acılarla yaşamak düştü. Çok fazla insan, yerini yurdunu, toprağını bırakmak zorunda kaldı. Akrabalarımın çoğu farklı ülkelerde mülteci. Savaş bitse de geride bıraktığı acılar asla bitmeyecek.”

 

Hamile eşi, annesi, kardeşleri…

Muhammed Kınas, evlerine isabet eden roketle kendi ailesinden de 5 kişiyi kaybetmiş. Bu 5 kişi, Muhammed Kınas’ın o günlerde 5 aylık hamile olan eşi, annesi, iki erkek kardeşi ve bir kız kardeşi.

“Savaş benden çok şey aldı” diyor Kınas ve devam ediyor: “Bizim eve roket düştüğünde psikolojik olarak çok etkilendim. Kardeşlerim, annem ve aynı zamanda amcamın kızı olan eşim, aklımdan bir an olsun çıkmıyor. Sürekli onları düşünüyorum.”

Kınas’ın Halep’te triko fabrikası varmış, savaşta yakınlarının yanı sıra malını mülkünü de kaybetmiş. “DAİŞ hırsızdır, her şeyimi elimden aldılar” diyor ve ofisine gelen beş çete üyesi tarafından silahlarla nasıl tehdit edildiğini ve parasına ölüm tehditleri eşliğinde nasıl el konulduğunu anlatıyor.

 

‘Bıktım bu hayattan’ dedim, Bakırköy’e gönderdiler

Muhammed Kınas, Türkiye’ye aslında Avrupa’ya geçmek için gelmiş ama psikolojisi gün geçtikçe kötüleşmiş, hiçbir şeyi organize edemez hale gelmiş. Gittiği hastanelerde önce depresyon teşhisi konulan Kınas, bir süre de Antep’teki ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde kalmış.

Kınas, “Yaşadığım acıyı unutabilmenin tek yolu olarak sürekli intihar etmeyi düşündüm” diyor ve devam ediyor: “Hep uyumak istiyorum. Antep’teki ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde dört ay kaldıktan sonra Avrupa’ya geçmek için İstanbul’a geldim. Yunanistan’a geçmeyi iki kez başardım da. Yunanistan polisi, ilk denememde beni sadece geri gönderdi; ikinci denememde üstümdeki bütün parayı ve eşyalarımı benden alıp öyle geri gönderdiler. Bu durum, psikolojimi daha da kötü etkiledi. Bir gün Boğaz Köprüsü’ne gittim, intihar etmek için. Polis yakaladı, ‘Buraya niye geldin’ diye sordular. ‘Bıktım bu hayattan, rahat etmek istiyorum’ dedim. Beni Bakırköy’deki hastaneye yatırdılar.”

 

Muhammed Kınas nereye gitsin?

Ne var ki ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde geçirdiği günler, Kınas’ın meselelerini çözmesini sağlayamamış. Kınas, şimdi içinde olduğu durumu şu cümlelerle anlatıyor: “Avrupa’ya gitmek için biriktirdiğim parayı da Yunanistan’da polisler elimden aldı. Burada zor koşullarda yaşıyorum. Çalışmak istiyorum ama yavaş çalıştığımı söyleyip işten çıkarıyorlar. Psikolojik rahatsızlıklarımdan da dolayı çabuk yoruluyorum, yavaş çalışıyorum. Kimse beni çalıştırmak istemiyor. Burada kimse de yok. Avrupa’da hiç değilse akrabalarım var, onların yardımını görürdüm ama oraya da gidemedim.”

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.