- Bu yılki Nobel Edebiyat Ödülü, antik metinleri ve mitolojiyi başvuru kaynağı olmaktan çıkarıp güncel kurguya dönüştüren Kanada doğumlu yazar Anne Carson’a verildi.
BİLGE AKSU
Antik Yunan ve Roma edebiyatını çağdaş dünyanın duygu ve düşünceleriyle buluşturan Anne Carson, şiir, deneme ve roman arasındaki sınırları zorlayan yapıtlarıyla edebiyatın yerleşik biçimlerini sorguluyor.
2026 Nobel Edebiyat Ödülü, 8 Ekim Perşembe gününün öğle saatlerinde açıklandı. İsveç Akademisi, günler öncesinden başlayan tartışmaların ve sürekli değişip duran bahislerin ortasında, artık bir alışkanlığa dönüşmüş hamlesini yineleyerek duyurdu ödülü. Meseleyi takip edenlerin çoğunluğu Çinli yazar Can Xue’yi, bir kısım romantik Murakami’yi, favorilere değil de plaselere bakanlar Meksikalı Cristina Rivera Garza’yı beklerken ödül, Kanada doğumlu akademisyen, şair ve yazar Anne Carson’a verildi.
Anne Carson’ın ödül haberini nasıl aldığı hususunda bir bilgi kirliliği dahi doğurdu bu yarı-sürpriz haber. Söylenenlere göre, son yıllarda eşiyle İzlanda’ya yerleştiği bilinen Anne Carson’a akademi bir süre ulaşamamış ilkin. Bunun sebebine dair evvela, yazarın ıssızlığın ortasında “rüzgarı dinlemeye” gittiği, dolayısıyla telefonuna bakmadığı haberi düştü. Melankolik okur kitlesi açısından tatlı bir anekdot şüphesiz. Fakat ardından gelen düzeltmelerle, yazarın o esnada kendi evine süpürge tuttuğu, sonuç olarak yine telefonlarına bakamadığı anlaşıldı.
Anne Carson, edebi serüveni ve tarzıyla enteresan bir kişilik. Zaten akademinin ödül duyurusunda sunduğu gerekçe de ona işaret ediyor. “Klasik gelenekle eğlenceli bir diyalog içerisinde, çağdaş edebiyat için yeni biçimler yaratan cesur ve yenilikçi yapıtları” sebebiyle verilmiş ödül. Antik metinleri ve mitolojiyi bir metinlerarasılık ya da başvuru kaynağı olarak değil, doğrudan kurgu malzemesi ve karakter deposu gibi kullanıyor çünkü.
Tarzı tek bir yere oturmuyor
Yazarın ilk gençlik yılları buraya çıkan yolu açmış. Lisedeki Klasik Latince eğitiminde gördüklerinin fazlasını talep edince hocasıyla Antik Yunan dünyasına adım atmış. Geri kalanı biraz özel ders ve kendi çabası. Okul sıralarıyla arası bir iyi bir kötü devam etse, birkaç kez bölüm ve hedef değiştirse de akademik kariyeri ve yazarlık serüveni filolojiden, mitolojiden ve eskiyle yeninin çarpışmasından hiç ayrı düşmemiş.
Anne Carson’ın tarzı tek bir yere oturmuyor. Yazdıklarına şiir demek de mümkün, deneme demek de, roman demek de. Klasik Yunan ve Roma’dan aldıklarını bugünün dünyasında, bugünün düşünce ve duygulanımında yeniden yaratıyor aslında. Okurlar tarafından iyi bilinen eserlerinden ilki 1998 çıkışlı Kırmızının Otobiyografisi (Türkçede ilk basım 2012, Metis) bunu açıklamak için iyi bir örnek. Yunan Mitolojisi’ndeki Geryon’un baş karakter olduğu bu anlatıda Carson, orijinalindeki Herakles-Geryon mücadelesini alıp bugüne has bir queer hikayeye çevirmiş. Henüz Türkçede bulunmayan 2009 çıkışlı Nox kitabında Romalı şair Catullus’un bir ağıt metnini, yıllar evvel ölen kendi kardeşine yazdıklarıyla birleştirmiş örneğin. Türkçeye çevrilen diğer kitabı Kocanın Güzelliği’nde (Metis, 2009) ise deneme formunda 29 bölümden oluşan metinlerde hem bir ilişkinin arka planını anlatmış hem de geçmiş dönem şairlerinden John Keats’in bazı dizelerinden yola çıkarak yapmış bunu.
Mitolojiyi bugünün hikayesine dönüştürüyor
Anne Carson aynı zamanda bir akademisyen ve çevirmen. Uzmanlık alanı karşılaştırmalı edebiyat ve filoloji. Eğildiği metinlere uzun mesailer harcıyor, kimisini “günümüze kazandırıyor” hatta. Türkçede basılmayan 2002 çıkışlı If Not, Winter: Fragments of Sappho’da Antik şair Sappho’nun kimi şiirlerini çevirmiş ama bunu yaparken hem bir akademisyen titizliğiyle, ilk kaynağı dahi okuyucuya sunarak yapmış, hem de çeviri metninde Sappho’nun bireysel ve dönemsel biçim tercihini bire bir yansıtmış. Carson’a dair okuyucuların Reddit yahut Goodreads gibi mecralarda ikiye bölünmesi bundan: bir şair olarak fazla akademik, bir akademisyen olarak fazla lirik bulunuyor. Ağıt kitabı olarak özetlediğimiz Nox’ta da benzer bir biçimsel tercihi var; Catullus’un binlerce yıl önceki kardeş kaybını, bugünün dünyasında aralarının bozuk olduğu ve ailesinden uzakta ölen kendi kardeşiyle birleştiriyor Anne Carson. Bunu yaparken de eserin katlanıp açılabilen bir formda olmasını, tüm sayfaların bir kutuya yerleştirilmesini sağlıyor. Bu biçim kimine göre kardeşi için bir tabut görevi taşırken, kimisi ek olarak Roma dönemi papirüslerine benzetiyor.
Anne Carson’a dair düşündüğümüzde akademinin onu seçmesi için şimdiden yeterli sebebe ulaştık bana kalırsa. Eski ve yeniyi bir araya getirmek, biçimsel sapmalar, belirli bir tarza ait olmayışı, akademinin son yıllarda farklı yazarlar özelinde tercih sebepleriydi zaten. Anne Carson tüm bunları sağladığı gibi, son dönemin okur eğilimlerinde iyice belirginleşen “tembelliği” de yeniden düşündürmeye aday bir seçim oldu. Booker’la, Goodreads’le yaygınlaşan kısa cümleli, kısa bölümlü, yazarın sesinin hiç kesilmediği ve okura alan bırakmadan başlayıp biten “proje” metinler arasında, geleneksel okuma biçimlerinden haz etmeyen ve oyun isteyen okurlar için yeni bir pencere sağladı. En azından önümüzdeki yıla kadar, “mesai isteyen” metinlere kısa bir dönüş yaşanabilir.
Son not ve teşekkür niyetine
Anne Carson gibi yazarlar söz konusu olduğunda akla gelen ilk soru, bu denli katmanlı ve şiirsel metinlerin başka dillere ne ölçüde çevrilebileceği oluyor haliyle. Nitekim 30 yılı aşkın bir yazarlık serüvenine ve hatırı sayılır bir okur kitlesine rağmen Türkçede yalnızca iki kitabı mevcut yazarın. Kolay olmadığı aşikar. Fakat her iki çeviri de işin ehlince yapılmış. Kendisi de kıdemli bir yazar ve uzun süre “Faulkner’ın çevirmeni” olarak bilinen Aslı Biçen sayesinde okuma şansı buluyoruz Anne Carson’ı. Hem de tüm manası ve biçemiyle.