- İnsan, birinci doğanın organik bir parçası iken, belli eşikleri aşıp sosyal yapıyı kurduğunda ekolojiyi de bir sömürü sahasına dönüştürdü. Göçmenliği, türcülüğü, cinsiyetçiliği, ırkçılığı hatta zorbalığı ve şiddeti ortadan kaldırmak için tüm bu sömürü ilişkilerinin bugünkü sonuçlarını tespit etmek yetmiyor, belki binlerce yıl evvel başlayan doğal kopuşu da teşhir etmemiz gerekiyor.
BİLGE AKSU
Hayvanları merkezine alan kimi anlatılar eskiden beri mevcut. Bulgakov’un ya da Sandor Marai’nin köpekleri, Livingston’ın martısı, Poe’nun kuzgunu hatta Kafka’nın böceği gibi. Şahsen favori kitaplarımdan olmasa da Orwell’ın Hayvan Çiftliği’ne ayrı bir parantezi illa açmak lazım. Eserleri algılayacak kitleye çocukları da dahil ettiğimizde Hollywood’un sevimli hayvanlarından masallara kadar genişliyor çerçeve. İnsanın bir hikayeyi doğrudan anlatmama arzusunun çeşitli sebepleri var. Alışageldiğimiz, yabancılaştığımız sömürü düzeni, böylesi alegorilerle muhatabına daha doğrudan ulaşıyor herhalde.
Fakat yukarıda kimi örneklerini verdiğim bu tarz anlatıların hemen hepsinde, doğaları gereği bir didaktizm sorunu da var. Köpek Kalbi’nde Bulgakov bürokrasiyi yerden yere vururken, Hayvan Çiftliği’nde Orwell bir toplumu simgeleştirirken aslında Antroposentrizm denen insan merkezci bakışın tam kalbine dokunuyor. Göstergesi hayvan olan bu anlatılarda kediye, köpeğe, domuza ya da koyuna yüklenen haller ve tavırlar doğrudan insanın kendisi elbette.
Yakın zamanda izlediğim bir filmin, bu geleneği altüst edişine dair yazmak istedim bugün. Macaristanlı yönetmen György Palfi’nin son filmi “Tavuk (Hen)”, geçtiğimiz günlerde sınırlı sayıda salonda gösterime girdi. Palfi’yi çoğu izleyici, tahammülü zor Taxidermia filminden bilir. Bu kez seyir deneyimi çoğunlukla olumlu fakat ismi tuhaf bir filmle karşımıza çıktı yönetmen.
Bir endüstriyel çiftlikten kaçmayı başaran kara tavuğun, sahil manzaralı bir restoranda biten hikayesi bu. Özeti böyle tuttuğumuzda elimizde yine klasik bir alegori var gibi görünüyor. Fakat Palfi’nin sabırla ve çileyle ördüğü anlatı bunun epey fazlasını vaat ediyor. Baştan sona tavuğun perspektifinde ilerleyen hikayede insanlar çoğunlukla arka planda sesleri duyulan, kendi yaşantılarını sürdüren ve insani çatışmalarını ikincil düzlemde, tavuğun başrolü asla kaptırmadığı bir eksende yaşayabilen varlıklar olarak karşımıza çıkıyor. Filme dair kimi söyleşilerde ve incelemelerde de belirtildiği üzere, Palfi çekimlerde gerçek tavuklarla çalışmış ve izlediğimiz şaşırtıcı sahneler birbirine benzeyen farklı tavuklarla farklı reaksiyonlar alınarak, uzun bir emeğin sonucu ortaya çıkabilmiş.
Film, teknik başarısı kadar yansıttığı alt metinle de dikkat çekiyor. Bugün bizzat deneyimlesek de yabancılaştığımız sömürü ilişkilerini, insanın eko-sosyal varoluşunu, birinci ve ikinci doğa durumlarını bir restoran bahçesinde, bir kümesin etrafında, bir evin salonunda bire bir takip etmek mümkün. Kısa bir özetle ilerleyelim.
Firar eden bir kara tavuk
Fabrikadan kaçmayı başaran kara tavuk, türlü badirelerden sonra bir köpeğin ağzında, sahildeki bir restorana getiriliyor. Köpeğin sahibi yaşlı ve şefkatli bir adam. Aynı zamanda, belli ki filmin geleneksel ve toprağa bağlı yaşayan eski kuşağının bir temsili olarak tavukları, keçileri ve köpeğiyle sıkı bir ilişkiye sahip. Burada kızı ve yasadışı işlere meraklı, geçimsiz damadıyla yaşıyorlar.
Köpeğin ağzında gelen tavuk yaraları iyileştirildikten sonra kümese dahil ediliyor. Burada kimi zorbalıklara ve şiddete maruz kaldıktan sonra annelik dürtüsüyle tanışıyor. Yönetmenin çoğu izleyiciye sevimli gelen, kimi şarkılarla kurguladığı tavuk-horoz aşk sahneleri, filmin insan merkezci bakışa en fazla meylettiği yerler.
Kara tavuk annelik dürtüsünü edindikten sonra her gün bir yumurtanın üzerinde uyansa da yaşlı adamın (fol bile bırakmadan) bunları gasp ettiğini görüyoruz. Kümesin dışındaki insani hayat tüm hızıyla sürüyor tabii. Mağduriyeti iyice artan tavuk kümesten bir kaçış yolu keşfedince bu kez farklı yerlerde kuluçkaya yatmaya başlasa da insandan kaçış yok. Her seferinde yavruları elinden alınıyor. Son noktada damadın kapalı kasa kamyonetindeki havalandırma motorunda buluyor kendini ve orada yumurtlayarak yaşamını sürdürüyor.
Film boyu hikayeyi tavuğun perspektifinde, yere bir karış yakından, kimi zaman otların arasında, çakıl taşları ve ekmek kırıntılarını ayırt ede ede takip etsek de arka plandaki insani anlatı diyaloglar ve düzenli biçimde artan bir gerilimle akmaya devam ediyor. Yaşlı adamın damadıyla kızı arasında yaşadığı bocalama, sürekli televizyonla baş başa bırakılan torununa uzatamadığı şefkat eli ve dünyanın son yıllarını utanç vesikasına dönüştüren göçmen krizi, tavuğun kimi eylemlerinin sonucunda çözülmesi gereken krizlere dönüşüyor.
Yönetmen, kamerayı yerden bir karış yükseğe yerleştirerek kendine meydan okusa da arka planda bir ülkenin, bir tarihi dönemin panoramasına şahit oluyoruz. Kümesin içinde belirli tavizler karşılığı esir tutulan tavuklarla bir odaya kapatılıp umut vadedilen göçmenler arasında kurulan analoji son ana kadar neredeyse hiç sarkmadan sürüp gidiyor. Kimliğini, bir insan olarak benliğini geride bırakıp kör bir umudun peşine düşen göçmenlerden kimisinin, açlığa mahkum edilen çocuklarını bizim tavuğun gözünden sakındığı yumurtasıyla beslemeleri, filmin üslubunu ve mesafesini ustalıkla kurgulayan yönetmenin kadrajında bir duygu sömürüsüne asla dönüşmüyor. Palfi, hayvanların aşk sahnesinde tasarladığı mizahın çok daha inceliklisini, insani dramların arka plandaki aktarımında sergiliyor.
Palfi’nin tavuğun kadrajından neredeyse hiç çıkmadığı tüm anlatıdaki en dramatik akış ise elbette kara tavuğun kendini içinde bulduğu o binlerce yıllık sömürü düzeni. Yönetmen burada çok başarılı bir paradoks yaratıyor. Göçmenlere yönelen şiddete karşı çıkacak kadar adalet duygusuna sahip, yaralı bir tavuğu koruyup kollayacak kadar ‘şefkatli’ görünen yaşlı adamın, faili olduğu sömürü ilişkisine yabancı olması ilginç bir detay. Evrimsel kökenlerde bir tohumu bulunsa da medeni topluma dönüşen yaşantılarımızın bir sonucu bu; birinci doğayı tamamen geride bırakmaya çalışıyoruz çünkü. İnsan, birinci doğanın (ekolojik sistemin) organik bir parçası iken, belli eşikleri aşıp sosyal yapıyı kurduğunda (ikinci doğa) ekolojiyi de bir sömürü sahasına dönüştürdü. Bu yeni sistemde beslediğimiz bir tavuğun ölümünün yarattığı üzüntü, çoğunlukla bir canlıya duyulan şefkatten değil de onun sağladığı faydadan mahrum olma ihtimalimizden doğuyor.
Geçmişte kimi toplumlarda varlığına dair izler bulunsa da bugün sürdürülmediği aşikar olan “anaerkil toplum” tespitlerinin, “kadına değer veren toplum” olma savlarının dayandığı yer de burası olsa gerek. Bir tahakküm ilişkisi kurduğumuz, deyim yerindeyse etinden sütünden faydalandığımız kadınlığa biçtiğimiz değere götürüyor bu durum bizi. Hayırsız bir baba, zalim bir eş açısından evindeki kadınlar ve kızları yalnızca kendisi tarafından sömürülebilir, ortadan kaldırılabilir yahut tüm hakları askıya alınabilir. El üstünde tutulduğu iddia edilen kadınlar, başka bir tehdide karşı korunup kollanır ki mevcut sömürü düzeni sürdürülebilsin, etlerinden sütlerinden faydalanmaya devam edilebilsin.
İnsan-doğa çatışması
Filmin finalinde (izleyecekler için muğlak bırakalım) yaşanan insan merkezli çözülmeyle birlikte, o ana dek üremeyi bir türlü başaramayan tavuğun evvela yalnızlaşması ve bir nevi bakımdan, korumadan mahrum kalması olumsuz duygulara sevk ediyor bizi. Öyle ya, evin dışındaki tehlikelerden koruduğu gibi aç kalmaktan, açıkta hastalanıp ölmekten de koruyan bir erkek dünyasına dairdir kastik sistem. Kendi kurallarını kendince oluşturmuş, geri kalanları buna inandırmış ve dayattığı noktadan itibaren yeni bir hikaye yaratmıştır. Yönetmenin en iyi hamlesi de tam burada ortaya çıkıyor. Kimsesiz kalan, bakımdan mahrum hale gelen tavuk için orada yeni bir medeniyet imkanı doğuyor ve ilk kez yumurtasından canlı çıkabilen bir yavruya tanık oluyoruz. Gerisi, insanın yazdığı kadim hikayenin kendi içinde çöküşüne dair. Koruyup kolladığımız, biz olmasak kim bilir ne hale gelir dediğimiz kadının, işçinin, hayvanın ve doğanın kendini yeniden yaratması.
György Palfi, 96 dakikalık filminde insan-doğa çatışmasını klişelere düşmeden aktardığı gibi, doğanın doğayla ve insanın insanla çatışmalarını da aynı hikayenin merkezine yerleştirebilmiş. Göçmenliği, türcülüğü, cinsiyetçiliği, ırkçılığı hatta zorbalığı ve şiddeti ortadan kaldırmak için tüm bu sömürü ilişkilerinin bugünkü sonuçlarını tespit etmek yetmiyor, belki binlerce yıl evvel başlayan doğal kopuşu da teşhir etmemiz gerekiyor.